8 Temmuz 2010 Perşembe

Aylak Azınlığı Beslemek

Torstein Veblen Marksist olmadığı gibi Marx'ı öcü gibi gören liberaller arasında tutulan bir ekonomisttir. Ancak aslında Marksist teoride tariflenen burjuva sınıfına açıktan yaptığı eleştirisinde belki de Marksist terminolojiyi kullanmak istememesinden kaynaklı bir hassasiyetle burjuva sınıfı yerine "Aylak Sınıf"ı önerir. Aşağıda okuyacağınız satırlar Veblen'in türkçeye de çevrilmiş olan kitabı "The Theory of the Leisure Class"tan alıntılanmış olup kısaca Aylak Sınıfın kendisini görünür kıldığı Gösterişli Tüketim'in (conspicuous consumption) var olabilmesi için çalışan ve çalışmayı erdem olarak görmeye şartlandırılmış kitlelere ihtiyaç duyduğunu anlatır. Çalışmak zorunda olmayan, daha da ötesinde çalışmayı, emeği aşağılayıcı bulan bu kitle, kendileri yerine işleri yoluna koyacak, üretecek ve sermayelerini büyütecek kitlelere gereksinim duyacaktır. Bu ayrıcalıklı azınlığı beslemek ise insan aktivitelerinin genel tarifi olan eylemekten anlamını alan insan emeği ile değil ama hayatta kalabilmek için uzun mesai saatleri boyunca didinmek zorunda kalan milyonların "çalışması" ile mümkündür.

"Belirli bir aylak sınıfı olmayan toplumlar sosyal yapı ve hayatın işleyişi açısından da bir çok ortak özellik gösterir. Bunlar küçük gruplardır ve arkaik bir yapıya sahiptirler... Bu toplulukları farklı kılan, barışsever insan gruplarından oluşmuş olmalarıdır... Aylak sınıf, barışsever yapıdan savaşçı yapıya geçerken filizlenmeye başlıyor. Aylak sınıfın ortaya çıkması için:

- Yağmacı bir topluluk olması...
- Mesleklerde uzmanlaşmaya geçilmiş olması yani bazı mesleklerin değerli, bazılarının ise değersiz (hatta aşağılayıcı) olması gereklidir.

Yağmacı evrede düzgün olan, özellikle yağmacı evreyi takip eden çalışkanlığın yarı-barışçıl gelişme evresinin başlarında aylak hayat, parasal gücün en nihai kanıtıdır, ancak aylak beyefendinin belli bir refah içinde yaşayabilmesi şartıyla. Bu evrede servet en önce kölelerden oluşur; servet güç, en başta kişisel hizmetlerde görünür hale gelir. Böylece emekten bariz bir kaçınma, üstün parasal başarının geleneksel işareti ve saygınlığın göstergesi haline gelir; buna karşıt olarak üretici emeğin uygulanması yoksulluğun ve tabi olmanın işaretidir.

Emek daha erken bir kültürel safhadan miras eski gelenekler tarafından uygunsuz sayılmamış olsa dahi fakirliğin bir kanıtı olması dolayısıyla kaçınılmaz bir şekilde onursuzluk sayılacaktı. Yağmacı kültürün kadim geleneğinde üretici emek muktedir yaratılmış insanoğlun yakışmaz sayılıp skınılır.

Teoride aylak sınıf yağmacı kültürün başlangıcınan beri var olsa da, kurumun, yağmacı kültürden bir sonraki parasal safhaya geçerken yeni ve daha tamamlanmış bir anlam kazandığını belirtmek gerekir. Bu dönemden itibaren teoride olduğu kadar gerçekte de bir “aylak sınıf” doğmuştur. Tam anlamda bir “aylak sınıf” kurumunun tarihi bu noktada belirlenir.

Emekten kaçnma sadece şerefli ve takdire değer bir hareket sayılmakla kalmayıp aynı zamanda terbiyenin de gereği haline gelmiştir. Mülkü, servetin biriktirilmesinin ilk dönemlerinde saygınlığın temeli olarak görme ısarrı çk naif ve küstahçadı. Emekten kaçınma servetin geleneksel kanıtıdır... Bu arada üretici emek aynı anda ve benzer bir süreçte çif anlamlı bir ifadeyle özünde değersizlik kazanır.

İnce görgü kurallarına uzun süredir alışkın olan hassas ve duyarlı kişilerde emeğinden utanç öyle güçlüdür ki ciddi bir durumda kendini sakınmak için bile emek harcamaktan kaçınabilirler. Mesela söylendiğine göre Polinezyalı kabile reisleri töreye uygun davranma stresi altında yemeklerini kndi ağızlarına götürmektense açlıktan ölmeyi tercih ederlermiş. Fransa krallarıdan birisi için anlatılan hikayeye göre de, görevi hazretin sandalyesini çekmek olan hizmetçinin yokluğunda kral, şöminenin karşısında şikayet etmeden oturmuş ve kraliyet temsilcisi iyileşemeyecek kadar yanmıştır."

Torstein Veblen, Aylak Sınıfın Teorisi, Babil yay.

23 Nisan 2010 Cuma

Vasfın Sıradanlaştırılması -Gorz Okumaları- (2)

Üretici güçlerle ve kendi varoluşlarıyla hala kurdukları tek ilişki olan çalışma, onlarda bütün kişisel faaliyet görünümünü kaybetmiştir ve ancak bitki gibi yaşayarak ayakta kalırlar (Marx, Alman İdeolojisi).

“çalışma” (arbeit) bireylerin akılcı ve toplumsal işbirliğiyle ortadan kalkacaktır (beseiting); bu çalışmanın yerini, seri üretimin parçası olmuş ve uzmanlaştırılmış bireylerin emeği değil, bilinçli ve yöntemli olarak işbirliği yapan bireylerin özerk faaliyeti olan kolektif bir poiesis alacaktır. (s.43)

Bizim bizim “sanayi” diye adlandırdığımız şey, gerçekte, ancak emekçilerin üretim araçlarından ayrılması temelinde mümkün olan bir sermayenin teknik yoğunlaşmasıdır. Sadece bu ayrım çalışmayı akılcılaştırmaya ve iktisadileştirmeye, üreticilerin ihtiyaçlarını aşan artıklar üretmesine ve bu büyüyen artıkları üretim araçlarının çoğalmasında ve güçlerinin büyümesinde kullanmaya imkan tanımıştır. (s.73)

Üretim, hesaplanabilir ve öngörülebilir olmak için, farklı verimlilik ve hızlarda üretim yapan işçilerin emeğine dayanmaya son vermeliydi. Farklı bireylerin üretken faaliyetlerinin kesinlikle aynı olması gerekiyordu; yükümlülükleri birbirinin yerine geçebilir olmalıydı, aynı ölçüde değerlendirilebilir ve verimlilikleri karşılaştırılabilir olmalıydı. Bunun için (Max Weber’in doğru olarak gördüğü gibi) çalışmayı emekçilerin kişiliğinden ayırmak gerekiyordu. Çalışmayı, aynı yükümlülüğün toprakların dört bir yanına, hatta dünyanın dört bucağına yerleştirilmiş herhangi bir fabrikada çalışan herhangi bir emekçi tarafından sağlanabileceği biçimde akılcılaştırmak ve şeyleştirmek gerekiyordu. Çalışmanın akılcılaştırılması makinelerin akılcılaştırılmasını ve sonra da standartlaştırılmasını zorunlu kılıyordu. Bu da ürünlerin standartlaştırılmasını ve ürünlerin standartlaştırılması da emekçilerin standartlaştırılmasını zorunlu kılıyordu. Benzer ürünlerin, her yerde benzer “jestlerle” ve benzer yöntemlere göre, benzer parametreli makinelerde imal edilmesi gerekiyordu. (s.79)

Adam Ferguson History of Civil Society adlı kitabında şöyle yazar: “Üretim en çok, zekadan vazgeçildiğinde ve atölyede, parçaları insanlar olan bir makine olarak kabul edilebildiğinde artar.” Kapital’de bu bölümü aktaran Marx, ardından Adam Smith ve G.Garnier’nin alıntılarıyla devam eder ve D.Urquhart’dan (Falimial Words) aldığı formülle sonuçlandırır: “İşbölümünün daha da ayrıntılandırılması bir halkın öldürülmesi demektir.” (s.80)

Kısacası emekçi kitlesini yönlendirici ütopya artık “emekçi iktidarı” değil, emekçi olmaktan çıkma imkanıdır; çalışma içinde özgürleşmeye daha az vurgu yapılırken, tam gelir garantisiyle çalışmaktan kurtulmaya daha fazla vurgu yapılmaktadır. (s.81)

İktisadi akılcılaştırmanın yerine araçsal bir çalışma anlayışı koymak için ortadan kaldırmaya çabaladığı çalışma ile yaşamın birliğini yeniden oluşturmak söz konusudur. Kriz, rekabet ve teknik değişimlerin şiddetlenmesi sayesinde, işletme, işlevsel bütünleşme yeri olmaktan çıkıp, toplumsal bütünleşme ve mesleki gelişme yeri haline gelmelidir. En azından, “insan kaynakları” denen yeni ideolji böyledir. Bu ideoloji çeşitli açılardan, ekonomist tüm-akılcılaştırma üzerinde gelişiyor gözükmektedir. İşgücünün diğerleri gibi bi alet olmadığını çıkça olmasa da kabul eder. İşgücünün etkinliği ve performansının, işletme ortamı, çalışma tatmini, işbirliğinin toplumsal ilişki niteliği vs. gibi hesaplanabilir olmayan unsurlara bağlı olduğunu ve iktisadi akılcılıktan kaynaklanmadıklarını da kabul eder.

Başka açılardan, “insan kaynakları” ideolojisi iktisadi olmayan özlemelerin iktisadi akılcılık tarafından akılcılaştırılmasına –veya Habermas’ın deyişiyle, sömürgeleştirilmesine- zemin hazırlar: Yeni tip işletme bunları sadece üretkenlik ve özel tür bir “rekabet” unsurları olduklarından dikkate almaya çabalayacaktır. (s.83-84)

Mesleğinden gurur duyan, yaptığı işe egemen, iş teknikleriyle aynı tempoda gelişebilen yeni tip emekçi figürü patronların çalışma hümanizmasına verdikleri geçikmiş bir tavizden doğmamıştır. Teknolojik değişmlerin sonucu olan bir zorunluluğa denk düşer. Sermaye işçi sınıfının bütünlüğünü, sendikal hareketi ve toplumsal dayanışma ve bağlardan geri kalanları parçalamak için bu zorunluluğu bir levye olarak kullanır. Bunu yapmak için, çalışma ütopyasının değerlerini kendi hesabına geçirmesi yeter: Bu değerler, üretim araçlarının emekçiler tarafından sahiplenilmesi (yani tekniğin yeniden mal edilmesi); çalışmada bireysel kapasitelerin tam olarak gelişmesi; ve mesleğin ve meslek etiğinin değer kazanmasıdır. (s.91)

Almanya örneğinde, imtiyazlı eçkin emekçiler tarafından yönetilen sendika, periferik işçilerle, işsizler ve geçici işçilerle ilgilenmeme gibi tehlikeli bir eğilim taşır. Patronlarla, bilinçli veya bilinçsiz olarak, “kazananların” ve “yeterli olanların” “yeterli olmayanlara” ve “tembellere” karşı ideolojik ittifakını oluşturur. Burada da sorun, Peter Glotz’un formülüne göre, “güçlülerin zayıflarla dayanışmasını” başarmaktır.

Oysa bu dayanışma ancak çalışma etiğinden ve çalışma ütopyası diye adlandırdığımız şeyden ayrıln bir perspektif içinde mümkündür. Bu ütopya –ve verimlilik, çaba, profesyonelleşme etiği- çalışmanın artık temel üretici güç olmadığı ve sonuç olarak, herkes için yeterince sürekli iş olmadığı bir durumda tüm hmanist içeriğinden yoksun kalır. Bu durumda, çabanın yüceltilmesi, meslekle yaşamın birliğinin onaylanması ancak ücreti iyi, nitelikli ve düzenli işleri kendine ayıran ve bu gaspı da yüksek nitelikleri adına haklı gösteren imtiyazlı bir seçkin tabakanın ideoloji olabilir. Çalışma ideolojisi, çaba ahlakı bundan böyle aşırı-rekabetçi egoizmin ve kariyerizmin kılıfı olur: En iyiler kazanır, diğerlerinin ise kendilerine öfkelenmekten başka ellerinden bir şey gelmez; çalışmayı cesaretlendirmek ve ödüllendirmek gerekir, dolayısıyla işsizlere, yoksullara ve diğer “tembellere” ödün verilmemelidir.

Avrupa’da en açık ifade Thatcherizm olan bu ideolojide, sermaye açısından, kesin bir akılsallık vardır: Güç yenilenebilir (en azından şimdilik) bir işgücünü güdüledirmek ve maddi olarak denetlenemeyeceğinden ideolojik olarak denetlemek söz konusudur. Bunun için, çalışma etiğini korumak gerekir. Seçkin işçileri daha az imtiyazlılara bağlayabilecek dayanışmayı yıkmak, mümkün olduğunca fazla çalışarak kendi çıkarından başka topluluğun çıkarına da daha iyi hizmet edeceğine onu inandırmak gerekir. Dolayısıyla, yapısal olarak fazlalaık konumundaki bir işgücünün sürekli büyüdğünü ve düzenli ve tam gün işlerde büyüyen bir yapısal kıtlık olduğu olgusunu gizlemek gerekir; kısacası ekonominin herkesin çalışmasına ihtiyacı olmadığını ve bundan sonra da daha az ihtiyacı oalcağını gizlemek gerekir. Ve sonuç olarak, “çalışma toplumu”nun hükümsüz olduğunu gizlemek gerek: Çalışma, artık toplumsal bütünleşmenin temeli değildir. (s.93-94)

Yüksek yeteneklerin ve vasıfların sıradanlaştırılması yukarda anlatılan toplumun ikiliğiyle mücadele etmenin en vazgeçilmez ve etkli aracıdır. En vasıflı işlerin bile çok sayıda çalışana dağıtılmasıyla çalışma süresindeki indirimin peşinden gelecek bir politika için bu sıradanlaştırma gereklidir. Ve dahası, çalışma süresinin azaltılmasının hedeflerinden biri olmalıdır: Serbest zaman, mesleki olsun olmasın bilgilerin derinleştirilmesi ve genişletilmesi için de kullanılabilmelidir. Toplumsal olarak gerekli çalışmayı, yetenekli ve çalışmayı arzulayan bütün yurttaşlara dağıtmanın başka yolu yoktur: herkesin hayatını çalışarak kazanabilmesi için, herkesin daha az çalışabilmesi gereklidir. (s.103)

A.Gorz, İktisadi Aklın Eleştirisi

18 Nisan 2010 Pazar

Rekabetin namlusu işçiye doğru!

"Yoksulluğun müsebbibi olan işsizleşme ve hiç iş bulamama olarak ortaya çıkan işsizlik, emek üretkenliğindeki artışın, sermayenin organik bileşimindeki ve teknik şeklindeki değişimin hızındaki artıştan etkilenir. Böyle bir etki altında kaldığı için işçiler kendi yarattığı sermaye birikimi ile birlikte, kendisini nispi ölçüde fazlalık haline getirip, yoksullaşma sürecini başlatan önce düşük ücretli işçiye, daha sonra ücretten yoksun işsize dönüştüren araçları da üretmiş olur. Bunu da daima artan boyutlarda yapar...

Kapitalist üretimin rahatça at oynatabilmesi için yoksullardan oluşan yedek bir sanayi ordusuna ihtiyacı vardır. Bu yoksul yedek sanayi ordusunun büyüklüğüne duyulan bu ihtiyaç yoksullara katılanların sayısını da arttırır. Üretim araçları, büyüklük ve etki güçleri bakımından artarken, daha az emekçi çalıştırma araçlarına haline geldikleri gibi, bu durum, bir de emeğin üretkenliğindeki artış oranında, sermayenin emek arzını, emekçi talebinden daha büyük bir hızla yükseltmesi gerçeğiyle değişikliğe uğratılır. Bir yandan işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışmasını yoksul yedek ordunun saflarını şişirirken, öte yandan da bu yoksul yedek ordunun rekabet yoluyla çalışanlar üzerindeki artan baskısı, bunları, aşırı çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek zorunda bırakır. İşçi sınıfının bir kesiminin aşırı-çalışmayla diğer kesimi zorunlu bir işsizliğe mahkum etmesi ve bunun tersi, bireysel kapitalistleri zenginleştirmenin bir aracı halini aldığı gibi, aynı zamanda da, yoksul yedek sanayi ordusu üretimini, toplumsal birikimin ilerlemesine uygun düşecek ölçüde hızlandırır...

Emek arzı ve talebi yasasının sermaye birikim sürecinde de yeni işsiz yoksulluğa yol açan esas üzerinde işlemesi ise sermayenin tahakkümünü tamamlar. Bir yandan, işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışması, fazla mesai yapması, yedek yoksul işçi ordusunun yani yoksul işsizlerin saflarını şişirirken, öte yandan da bu yedek işgücü olan işsizlerin rekabet yolu ile çalışanlar üzerinde artan baskısı, bunları, aşırı çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek zorunda bırakır. Bu süreçte kapitalistler daha da zenginleşirken, çalışanların reel ücretleri düştüğünden daha da yoksullaşırlar... çünkü teknikte ve yönetim biçimindeki her yenilik daha az işçi çalıştırmayı gerektirir, kapitalist ise tercihini hep yeni teknik ve yeni yönetim biçimlerinden yana yapar. İşte bu nedenle, emekçiler daha fazla çalıştıkları, başkaları için daha fazla servet ürettiği ölçüde kendi yoksulluklarının önünü de açarlar, yoksulluğa davetiye çıkarırlar...

İşçilerde yaratılacak olan işsiz kalma kaygısı, korkusu, panoptikon hapishanenin, görünmeyen iktidarının e gözetim duygusunun işçilere içselleştirilmesi yeni iş yasasının en önemli kurgusudur. Kendine olan güvenini kaybetmiş, geleceğe yönelik olarak sürekli kaygılı olan bir işçi artık kendi kendini denetleyecek, dışsal bir baskı olmadan, bir emir verilmeden daha yoğun çalışacak, dayanışmadan uzak, sadece kendisini düşünen bencil bir kimliğe de kavuşturulmuştur. Yeni yasanın istediği budur...

“Feshin geçerli sebebe dayandırılmasını” düzenleyen 18. Madde...ye göre “Otuz ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır”. Oldukça nötr ve “anlamlı” görünen bu yaklaşımın özüne bakıldığında, “geçerli sebebin” iş güvencesi açısından aslında hiçbir anlamı olmadığı da anlaşılmaktadır... (bu hüküm ile birlikte) işveren bir işçiyi her an işçinin yetersizliği ve davranışları nedeniyle işten çıkarabilir. Çalışma temposunu ve üretkenliği bir işçinin fiziksel ve zihinsel gücünün üzerinde belirleyen bir işveren için bir işçiyi her zaman işten çıkarmak mümkündür. Örneğin en çalışkan işçinin bile günde 85 gömlek üretebileceği bir yerde işçinin yeterliliği 100 gömlek üzerinden belirlendiğinde işçi için geriye sadece tek bir seçenek kalmaktadır: işten atılmamak için, ustabaşının, şefin denetimine bile gerek kalmadan “gönüllü olarak konulan hedefe yaklaşmak için yoğun bir çaba göstermek, diğer işçilerden daha az gömlek üretmemek. Bu yöntem, bu otodenetim işçinin verimliliğini arttırırken, onu yoğun bir çalışma temposuna zorlarken, işverenin karlarına kar katmaktadır...her an işsiz kalma gerilimi yaşayan işçiler yoğun bir stres baskısı altında kalmakta, adeta bir hapishanede yaşamaktadırlar... Sürekli itaatin yarattığı gerlimin sonuçları ise oldukça ağır olmaktadır."

Türkiye’de Kapitalizmin Restorasyon Sürecinde Sosyal Politika ve Çalışma Yasaları, Yüksel Akkaya s.13-41 / Kapitalizm ve Türkiye II, Haz.Fuat Ercan-Yüksel Akkaya, Dipnot yay.

26 Mart 2010 Cuma

KAPİTAL, 1. Cilt, X. Bölüm

"Si le manouvrier libre prend un instant de repos, l'économic sordide qui le suit des yeux avec inquétude, prétend qu'il la vole." ["Özgür gündelikçi bir an dinlenmeye dalsa, kaygılı gözlerle onu izleyen iğrenç iktisat, bunu çaldığını ileri sürer."] N. Linguet, Théorie des Lois Civiles, etc., London 1767, t. II. s. 466.



Her meslekten, her yaştan ve her cinsiyetten, karışık bir işçi kalabalığına, üzerimizde kılıçtan geçirilen ruhların Ulysses'ın üzerinde bıraktığı izlenimlerden daha çarpıcı etki bırakan topluluğa bakar bakmaz -koltuklarındaki Mavi kitapları görmesek bile- aşırı-çalışmanın izlerini derhal görürüz; çarpıcı karşıtlık, sermaye karşısında bütün insanların aynı olduğu yargısını tanıtlayan iki kişiyi örnek olarak alalım: bir kadın şapkacısı ile bir demirciyi.

1863 Haziranının son haftasında, Londra'daki bütün günlük gazeteler "sansasyonel" bir başlık altında bir haber yayınladılar: "Aşırı-çalışmanın neden olduğu ölüm." Haber, çok saygıdeğer bir giysi firmasında çalışan ve Elise tatlı adıyla bir hanımefendi tarafından sömürülen 20 yaşındaki şapkacı Mary Anne Walkley'in ölümü ile ilgiliydi. Sık sık yinelenen o eski öykü, bir kez daha anlatılıyordu. Bu kız, ortalama 16½ saat, işlerin hızlı gittiği mevsimde ise aralıksız 30 saat çalışıyor, azalan emek-gücü, arasıra, likör, şarap ya da kahve ile takviye ediliyordu. Şimdi ise mevsimin en hızlı zamanıydı. Yeni ithal edilmiş Gal Prensesi onuruna verilecek baloda soylu hanımların giyecekleri süslüpüslü tuvaletlerin gözaçıp kapayana kadar hazırlanması gerekiyordu. Mary Anne Walkley, 60 kızla birlikte hiç aralıksız 26½ saat çalışmıştı; 30 kız bir odada oturmuşlardı ve odanın havası ancak bunların 1/3'ine yetecek kadardı. Gece, yatak odasının tahtalarla bölünmüş havasız bölmelerinde ikişer ikişer yatıyorlardı. Ve bu da, Londra'nın en iyi modaeviydi. Mary Anne Walkley, cuma günü hastalandı ve elindeki işi bitiremediği için Madam Elise'yi şaşkın bırakıp pazar günü öldü. Ancak ölümünden sonra çağrılan Dr. Bay Keys, jüri önünde dosdoğru tanıklık etti ve şunları söyledi: "Mary Anne Walkley, çok kalabalık bir odada uzun saatler çalışması ve çok küçük ve havasız bir yatak odasında bulunması nedeniyle ölmüştür." Doktora iyi bir nezaket dersi vermiş olmak için jüri kararını şöyle açıkladı:

"Müteveffa inme sonucu ölmüştür, ama kalabalık bir odada aşırı-çalışmasının ölümünü çabuklaştırdığı kaygısını veren nedenler de vardır, vb." "Bizim beyaz kölelerimiz" diye feryat ediyordu Cobden ile Bright'in serbest ticaret organı Morning Star, "Bizim beyaz kölelerimiz, mezara girene kadar didinip dururlar ve çoğu zaman sessizce eriyip, ölür giderler."

"Ölesiye çalışma yalnız terzi atelyelerinde değil, başka binlerce yerde her gün olagelmekte; 'işlerin iyi gittiği' hemen her yerde de diyebilirim. ... Örnek olarak demirciyi alalım. Ozanların dedikleri doğruysa, demirciden canlı, daha keyifli insan bulunmazmış; sabah erkenden kalkar, gün doğmadan kıvılcımlar saçmaya başlar; yemesi, içmesi, uyuması bile başkasına benzemez. Normal çalışsa, gerçekten de, fizik yönünden en iyi durumda olan insanlardan biri sayılır. Ama. biz, onun ardına takılıp, kente ya da kasabaya inelim, bu güçlü adam üzerinde işin ezici ağırlığını ve ülkedeki ölüm oranındaki yerini görelim. Marylebone'da demircilerin yıllık ölüm oranı binde 31'dir, ve bu oran ülkede toplam erkek ölüm oranından binde 11 daha yüksektir. İnsan uğraşının neredeyse içgüdüsel bir kolu olan bu meslek, çalışma alanı olarak hiç de kötü bir yanı olmadığı halde, sırf aşırı-çalışma yüzünden, insanı yiyip bitiren bir iş halini alıyor. Her gün şu kadar sayıda çekıç sallayabilir, şu kadar adım atabilir, şu kadar nefes alabilir, şu kadar iş yapabilir, ve diyelim ortalama elli yıl yaşayabilir; ama, şu kadar fazla çekiç sallamaya, nefes almaya, adım atmaya ve yaşamını dörtte-biri kadar fazla harcamaya zorlanır. Bu çabayı gösterir, sonuçta belli zamanda dörtte-biri kadar fazla iş çıkartır, ama 50 yerine de 37 yaşında ölür."

Gene de, 18. yüzyılın büyük bir kısmında, modern sanayi ve makineleşme çağına kadar İngiltere'de, sermaye, emek-gücünün, haftalık değerini ödeyerek işçinin bir hafta boyu emeğine elkoymayı başaramamıştır; bunun tek istisnası tarım emekçileridir. Dört günlük ücretle bütün bir hafta yaşayabilmeleri olgusu, işçilere, diğer iki gün de kapitalistler için çalışmaları gerektiği yolunda yeterli bir neden olarak görünmemişti. İngiliz iktisatçılarından bir bölümü, sermayenin çıkarına, bu küstahlığı en ağır biçimde yermişler, diğer bir grup ise işçileri savunmuşlardır. Örneğin, o sıralarda, bugünkü MacCulloch ve MacGregor'un benzer yapıtları gibi ünlü olan [Universal] Dictionary of Trade [and Commerce] adlı yapıtın yazarı Postlethwayt ile (daha önce sözü edilen) Essay on Trade and Commerce adlı yapıtın yazarı arasındaki şu tartışmaya kulak verelim.

Postlethwayt başka şeyler arasında şunları da söyler: "Bu birkaç gözlemlemeye, pek çok kimsenin ağzında dolaşan bayat sözlere değinmeden son veremeyiz; onlara göre, eğer çalışan yoksul halk, beş günde yaşaması için kendine yetecek kadarını elde ederse, altıncı günü hiç çalışmaz. Bunlar, bu nedenle yaşamak için gerekli ve hatta zorunlu yaşama araçlarını, vergiler ya da başka yollarla pahalılaştırarak, zanaat ve manüfaktür işçilerini haftanın altı gününde aralıksız çalışmaya zorlamayı öneriyorlar. Bu ülkenin çalışan insanlarının devamlı köleliğinden yana olan o büyük politikacıların duygularını paylaşamadığım için özür dilerim; bunlar, o yaygın atasözünü unutuyorlar: All work and no play. [Hep çalış ve hiç oynama. -ç.] İngiliz mallarına o genel ünü ve güveni sağlayan zanaatçılar ile el işçisinin deha ve hüneriyle İngilizler öğünmüyorlar mıydı? Bunu kime borçluyuz? Herhalde, en çok emekçi halkın dilediği gibi eğlenme ve dinlenmesine. Bütün yıl boyunca haftada tam altı gün aynı işi yinelemek zorunda kalsalardı, bu yetenekleri körlenmez, canlılık ve hünerlerin yerini budalalık almaz mıydı, böyle bir ebedi kölelikle, bizim işçilerimiz, ünlerini sürdüreceklerine yitirmezler miydi?. ... Böyle zora koşulmuş hayvanlardan ne tür bir işçilik beklersiniz? ... Bunların çoğu, dört gün içinde, bir Fransızın beş-altı günde yapacağı kadar iş çıkarır. Ama İngilizler böyle ebedi köleler haline getirilirse, Fransızlardan daha fazla yozlaşmalarından korkulur. Halkımızın savaştaki kahramanlık ününün, anayasal özgürlük ruhunun yanısıra, karınlarındaki ünlü İngiliz bifteği ile pastasından ileri geldiğini söylemez miyiz? Öyleyse, zanaatçılarımızın ve işçilerimizin üstün yetileri ile becerileri, niçin diledikleri gibi kullandıkları özgürlük ve serbestlikten ileri gelmiş olmasın? Ve diliyorum ki, işçilerimizin cesaretlerinin olduğu kadar dehalarının da kaynağı olan ayrıcalıklar ve iyi yaşamalarını ellerinden hiç bir zaman almayalım." Essay on Trade and Commerce yazarı, buna, şu karşılığı verir: "Eğer haftanın yedinci günü, öteki altı günün işe ait olması" (birazdan göreceğimiz gibi sermayeye ait olması demek istiyor) "yönünden kutsal bir kurum olarak tatil kabul edilirse, kuşkusuz bu, bir gaddarlık olarak düşünülemez. ... İnsanoğlu genellikle rahata ve tembelliğe eğilimlidir; biz, bu korkunç gerçeği, gerekli tüketim maddeleri çok pahalı olmadıkça, ortalama haftada dört günden fazla çalışmaya yanaşmayan manüfaktür işçisinin davranışlarından anlıyoruz. ... Yoksul halk için gerekli olan şeyleri tek bir ad altında toplayalım; sözgelişi buna buğday diyelim ve bir kile buğday da beş şilin olsun; işçi günlük emeğiyle bir şilin kazanırsa, haftada yalnız beş gün çalışma zorunluluğunu duyacaktır. Yok eğer buğdayın kilesi dört şilin olursa, ancak dört gün çalışmak zorunda kalacaktır; ama bu krallıkta ücretler, zorunlu maddelerin fiyatlarına oranla çok yüksek olduğu için ... dört gün çalışan bir işçinin elinde, haftanın geri kalan kısmında aylak yaşayacak kadar para kalmaktadır. Haftada altı gün ortalama çalışmanın kölelik olmadığını göstermek için söylediklerimin yeterli olduğunu umuyorum. Bizim tarım işçilerimiz bunu yapıyor, ve bunlar çalışan yoksul insanlarımız içinde herhalde en mutlu olanlarıdır. Ama Hollandalılar bunu el işçiliğinde de yapıyorlar, ve onların da çok mutlu oldukları görülüyor. Bayram tatilleri girmedikçe, Fransızlar da böyle yapıyor. Ama bizim halkımızın edindikleri bir düşünceye göre, İngiliz olmakla, sanki, Avrupa'daki herhangi bir ülkeden daha fazla özgür ve bağımsız olmayı doğuştan bir ayrıcalık sayıyorlar. Bu düşüncenin, birliklerimizin kahramanlıklarını etkilemesi yönünden bir yararı olabilir, ama yoksul el işçisi, bu fikri ne kadar az benimserse, kendisi için de, devlet için de o kadar iyi olur. Emekçi halk kendisini hiç bir zaman üstlerinden bağımsız saymamalıdır. Bizimki gibi toplam nüfusunun sekizde-yedisinin hiç mülksüz ya da pek az mülke sahip olduğu bir ticaret devletinde ayaktakımını isteklendirmek son derece tehlikelidir. Bizim yoksul el işçilerimiz, şimdi dört günde kazandıkları parayla altı gün çalışmaya razı olmadıkça bu duruma hiç bir çare kâr etmeyecektir." Bu amaca ulaşmak için ve "tembelliğin, oburluğun ve aşırılığın kökünün kazınması", çalışma ruhunun isteklendirilmesi, "işyerlerinde emeğin fiyatının düşürülmesi ve yoksulluk yükünün azaltılması" için, sermayenin sadık dostu şu denenmiş çareyi önerir: halkın yardımına muhtaç hale gelmiş işçileri, yani tek sözcükle, yoksulları "an ideal workhouse"a hapsetmek. Bu ideal iş yeri, yoksullar için "midelerini şişirecekleri, giyinip kuşanacakları, azıcık da çalışacakları" bir barınak değil, bir "Dehşet Evi" olmalıdır. Bu "Dehşet Evi"nde, bu "ideal işyerinde, yoksullar, günde 14 saat çalışacak ve kendilerine ancak geriye 12 saatlik net çalışma kalmak üzere yemek paydosları verilecektir."

Kabul etmek gerekir ki, işçilerimiz, üretim sürecinden çıktıklarında, girdiklerinden daha farklıdırlar. Pazarda, bir meta, "emek- gücü" sahibi olarak, öteki meta sahipleri ile karşı karşıya, satıcıya karşı satıcı olarak durmuştu. Kapitaliste emek-gücünü sattığı sözleşme, kendisini, onun tasarrufuna serbestçe verdiğini, deyim yerindeyse, ak ile kara gibi tanıtlar. Pazarlık tamamlandıktan sonra, onun "başına buyruk insan" olmadığı anlaşılır; emek-gücünü satmak için özgür olduğu süre, onu satmaya zorlandığı süredir, ve gerçekten de, vampir, "sömürülecek tek bir adalesi, siniri, bir damla kanı olduğu sürece" onu elinden bırakmayacaktır. "Acılarının yılanına" karşı "korunmak" için işçilerin başbaşa vermeleri ve bir sınıf olarak, bu işçilerin bizzat kendilerinin, sermaye ile yaptıkları gönüllü sözleşme ile, hem kendilerini ve hem de ailelerini köleliğe ve ölüme satmalarını engelleyecek bir yasanın, kudretli bir toplumsal engelin yaratılmasını gerçekleştirmeleri gerekir. "İnsanın vazgeçilmez haklarını" sayıp döken cafcaflı liste yerine, yasayla sınırlı işgününün gösterişsiz Magna Charta'sı geliyor; bununla "işçinin sattığı zamanın ne zaman sona ereceği, ve kendisine ait olanın ne zaman başlayacağı " açıklığa kavuşmuş olacak. Quantum mutatus ab illo!

20 Mart 2010 Cumartesi

Çalışmanın Dönüşümü -Gorz Okumaları- (1)

Andre Gorz, çalışmanın krizi üzerine yapılacak bir incelemede başvurulması gereken en önemli kaynaklardan birisi. Bilhassa "Çalışmanın Dönüşümleri / Anlam Arayışı" alt başlıklı "İktisadi Aklın Eleştirisi" kitabı bu minvalde yapılacak okumaların duraklarından biri olmalı. Bizim de Gorz üzerinden yapmakla yükümlü olduğumuz alt-çizmeler, birkaç bölüm halinde buradaki yerini zaman içinde almaya devam edecek. Aşağıda okuyacağınız kısım giriş mahiyetinde:

Kamusal alana karşılığı ödenen çalışma (ve daha özel olarak ücretli çalışma) aracılığıyla dahil olur, toplumsal bir varlık ve kimlik (yani bir “meslek”) ediniriz; kendimizi başkalarına göre değerlendirdiğimiz ve başkalarına olan görevlerimiz karşılığında onlar üzerinde haklar edindiğimiz bir ilişkiler ve değişim ağına dahil oluruz. Karşılığı toplumsal olarak verilen ve belirlenen çalışma, -çalışmayı arayanlar ona hazırlananlar veya işi olmayanlar için bile- en önemli toplumsallaşma unsuru olduğu içindir ki sanayi toplumu kendini bir “emekçiler toplumu”olarak görür ve bu sıfatla kendinden önceki toplumlardan ayrılır. (s.28)

Özgür insan zorunluluğa boyun eğmeyi reddeder; ihtiyaçlarının kölesi olmamak için gövdesine hakim olur ve eğer çalışırsa, bu sadece hakim olamadıklarına asla bağımlı olmamak içindir, yani bağımsızlığını sağlamak veya güçlendirmek için. (s.29)

Gerçekte, çağdaş nlamda çalışma fikri ancak imalat kapitalizmiyle ortaya çıkar. O zaman, yani XVIII. Yüzyıla kadar, “çalışma” terimi (labour, arbeit, lavoro) tüketim maddeleri veya yaşamak için gerekli olan ve ertesi güne bir şey bırakmadan gün be gün yenilenmesi gereken hizmetleri üreten serflerle gündelikçi işçilerin yaptıkları işi belirtiyordu. Buna karşın, satın alanların genellikle kendilerinden sonraki nesillere devrettikleri dayanıklı, biriktirilebilir nesneler imal eden zanaatçılar “çalışmıyorlar”, “uğraşıyorlardı” ve “uğraş”larında kaba işleri yerine getirmek için çağrılmış, ağır işler gören vasıfsız kimselerin “emeği”ni kullanabiliyorlardı. Sadece gündelik ve vasıfsız işçiler “çalışmaları” karşılığında ücret alıyorlardı; zanaatkarlar, birlik ve lonca denen mesleki sendikalar tarafından belirlenen bir barem üzerinden “eserleri” karşılığında ücret alıyorlardı. Bu loncalar, bütün yenilikleri ve her türlü rekabet biçimini sert biçimde yasaklıyordu. (s.31)

Sanayi çalışmasının bilimsel örgütlenmesi, niceliklendirilebilir iktisadi kategori olarak çalışmayı emekçinin canlı kişiliğinden sürekli olarak koparma çabasıydı. Bu çaba, başlangıçta, çalışmanın değil, emekçinin kendisinin mekanikleştirilmesi biçimini, yani, dayatılan ritim veya çalışma hızıyla verimliliği zorlama biçimini aldı. Gerçekte, iktisadi olarak en akılcı biçim olabilecek verimliliğe göre ücretin uygulanamaz olduğu başlangıçtan itibaren ortaya çıkmıştı. Çünkü XVIII. Yüzyıl sonu işçileri için “çalışma” atadan kalma yaşam ritmine bağlı sezgisel bir hünerdi ve daha fazla kazanmak için kimse çabasının yaygınlaştırmak veya derinleştirmek fikrinde değildi. İşçi, “mümkün olduğunca fazla çalışarak günde ne kadar kazanabilirim diye değil, bugüne kadar kazandığım ve gündelik ihtiyaçlarımı karşılayn 2.5 markı kazanmak için ne kadar çalışmalıyım, diye soruyordu” (M.Weber).

İşçilerin sürekli tam gün çalışmayı istememeleri ilk fabrikaların çökmesinin temel nedeni oldu. Burjuvazi bu isteksizliği “tembelliğe” ve “uyuşukluğa” bağlıyordu. Bunu alt edebilmenin çok düşük ücretler ödemekten başka yolunu göremediklerinden işçi, tüm bir hafta boyunca geçimini sağlamak için günde tan on saat sıkıntı çekmek zorunda kalıyordu. Örneğin J.Smith 1747’de şöyle yazar:

“İhtiyaçlarını haftanın üç günü çalışarak sağlayan işçinin haftanın geri kalanında işsiz ve sarhoş olması çok rastlanan bir durumdur... Yoksullar, asla haftalık safahatlarını karşılayacak ve beslenmelerine yetecek olandan daha fazla çalışmayacaklardır... Yün fabrikalarındaki ücret indiriminin ülke için hayırlı bir iş ve avantaj olduğunu ve yoksullara gerçek bir haksızlık yapılmadığını çekinmeden söyleyebiliriz.” (s.37)

21 Şubat 2010 Pazar

İşli güçsüz, işsiz güçsüz

Tarihin ilk aşamalarından beri, farklı dönemlerde, farklı biçimlerde olmak üzere köleleşmiş olan emek, sanayi devrimi ile daha da yoğun, fakat fark edilmesi güç bir kölelik dönemine girmiş oldu. Makine ile üretim dönemine girilmekte, giderek daha çok ve hızlı üretim, daha az emek istihdam edilerek gerçekleştirilir oldu. Böylece üretim artarken, sermaye sahibinin eline geçmiş olan emeğin iş bulma olanakları görece gerilemeye başladı. Sermaye sahipleri bolluk ve israf içinde yüzerken, bu bolluğu yaratan güçler, kölelik için birbiriyle yarışır hale geldi. Üretim ve bolluk arttıkça istihdam olanakları daraldığından dolayı, emek, üretip işsiz kalmakla üretmeden işsiz kalmak arasında sıkışıp kaldı.

Emek iş güvencesi peşinde koşarken, tembellik hakkı yerine, kölelik hakkı talep eder oldu. Üretimde makineleşme yoğunlaştıkça, günlük çalışma saatleri kısaltılmadan, daha az emek istihdamı gündeme geldi. Bu yolla ücretler baskı altına alınırken, kar payı korunmaya çalışıldı. Oysa çok daha insancıl bir yöntemle, aynı üretim, tüm emek gücüyle, fakat daha kısa çalışma süreleriyle sağlanabilir. Böylece hem istihdam sorunu hafifler ya da çözümlenir hem de insanlar boş zamanlarında kendilerini geliştirici farklı faaliyetlere yönelebilir.

Günümüz toplumlarının içine itildiği çalışma fetişi sadece eş zamanlı olarak bireylerin tembellik hakkını tehdit etmekte kalmamakta, fakat aynı zamanda tüm doğa ve çevreyi de tahrip ederek, gelecek kuşakların yaşama hakkını da tehdit etmektedir...

...çalışmayı kutsayan tüm sosyal, dinsel ve ahlaksal bakış açıları, sermayenin ideolojik aygıtı işlevini görereki sosyo-ekonomik işleyişi sermaye lehine perdeleyip kolaylaştırmıştır. Tüm bu ideolojiler, ekonomide yaratılan değerlerin paylaşımını, üretime katılma koşuluna bağlayarak ve istihdam politikalarını da sermaye ağırlıklı karar merkezlerine bırakarak, emekçiler arasında ölesiye bir rekabet yaratıp, bir yandan ücretleri baskı altına almaya, diğer yandan da sosyal güvenlik kurumlarını işlevsiz kılmaya çalışmaktadır.

Görülüyor ki, iş fetişi veya işkolik olma hali günümüz toplumlarında görülen ve sermaye yoğun karar merkezlerinde dayatılan, bireylerin tembellik yapma ve kendilerini geliştirme haklarını ellerinden alan bir dayatma ve davranış kalıbıdır. Sermaye ağırlıklı karar merkezleri böyle bir davranış biçimini tetikleyerek, bir yandan bireysel ve toplumsal gereksinimleri durmadan kabartmayı, diğer yandan da bunları tatmine yönelik faaliyetlerde bulunarak sermaye birikimini hızlandırmayı amaçlamaktadır... bu nedenle sadece istihdam alanında değil, fakat tüketim alanında da “tembellik hakkı”, insanoğlunun birbirine karşı değil, fakat sermayenin mülkiyet biçimine karşı girişeceği onur mücadelesinin temel gerekçesini oluşturmaktadır.

İzzettin Önder, Tembellik Hakkı, Cogito, Sayı 12, s.73-77

14 Şubat 2010 Pazar

Kropotkin neyi göremedi?

Kropotkin’in “Ekmeğin Fethi”ni yazmasının üzerinden yüz yıla yakın bir zaman geçti... ve o zamanlar Kropotkin’e “teknolojik mucizeler gibi görünen şeyler, çoğumuzun gündelik yaşamlarının bir parçası: Çamaşır makineleri, bulaşık makineleri, her evde akan sıcak su, iş mekanlarının verimli ve anlamlı düzenlenmesi. Gerçekleşmekten en uzak görünen öngörü ise otomatik ayakkabı boyama makineleri; hala ayakkabı boyacılarımız var, ya da en azından kendi ayakkabımızı kendimiz boyuyoruz.

Esas gerçekleşmeyen şey ise, Kropotkin’in tüm bu “mucize”lerin ardından geleceğini umduğu özgürleşme ve boş zamanda artış...

Kropotkin’in öngöremediği şu olsa gerek: Kurulu düzen, merkezi sıcak su sistemi yerine her aileye bir şofben ya da termosifon satmayı, kolektif yemekhaneler, bulaşıkhaneler ya da çamaşırhaneler yerine her aileye bir çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ve fırın satmayı tercih ediyorlar. Ev işi köleliğinden kurtulalım derken bu kez de fırın taksidi, bulaşık makinesi taksidi, çamaşır makinesi taksidi, “ay, yeni bir kurutma makinesi çımış, onu da alalım”lar, buzdolabının kapı sayısını arttırma çabaları, vesaire, boş zamanımızı da, emek gücümüzü de kemirip bitiriyor...

Bülent Somay, Pyotr Kropotkin’den alıntının girişinden, Cogito, sayı 12, s.53-54.

7 Şubat 2010 Pazar

Aylaklığa Övgü

Kuşağımdan pek çok kişi gibi ben de “Boş duranı Allah sevmez” deyişiyle büyüdüm. Son derece erdemli bir çocuk olduğum için, söylenen her şeye inandım, sonuçta öyle erdemli biri olup çıktım ki, şimdiye kadar çalışıp durdum. Ne var ki vicdanım eylemlerimi denetlese de, düşüncelerim müthiş bir devrime uğradı. Dünyamızda gereğinden çok şey yapılıp durduğu, sanayileşmiş modern ülkelerde övülmesi gereken şeyin, bugüne dek övülenden bambaşka bir şey olması gerektiği inancındayım...

...olanca ciddiyetimle söylemek istediğim şey, ÇALIŞMA’nın erdemli bir şey olduğuna inanmanın müthiş zarar verdiği, oysa mutluluk ve refaha götüren yolun, çalışmanın örgütlü biçimde azaltılmasında yattığı.

İlkel topluluklarda, kendi başlarına bırakıldıklarında, köylülerin savaşçılarla rahiplerin yaşamasına olanak veren o azıcık artı ürünü oluşturmayıp, ya daha az üretecekleri ya da daha çok tüketecekleri açıktır. İlk başlarda, artı ürünü yaratıp sonra da elden çıkartmaları için kaba güç kullanmak gerekmişti. Ama sonraları yavaş yavaş pek çoğuna öyle bir ahlak aşılanabildi ki, çalışmalarının bir bölümü başkalarının aylakça dolaşmasına destek olsa bile, çabalayıp durmanın kendi yükümlülükleri olduğuna inandılar. Böylece daha az zorlamaya gerek duyulur olduğu gibi, yönetim giderleri de azalmış oldu... Tarihsel açıdan baktığımızda bu ödev anlayışı, iktidarı elinde bulunduranların kişileri kendi çıkarları için değil de efendilerinin çıkarları için yaşamaları gerektiğine inandırmak amacıyla kullandıkları bir araçtır. Şuna hiç kuşku yok ki iktidarı elinde bulunduranlar, kendi çıkarlarının, insanlığın çok daha geniş kapsamlı çıkarlarıyla özdeş olduğuna inanıp savunmaktalar böyle bir şeyi.

Modern teknikler sayesinde, herkese yaşaması için gereken şeyleri sağlayacak çalışma miktarı korkunç biçimde azalmış bulunmakta. Savaş yıllarında açıkça ortadaydı bu. O zamanlar, silahlı kuvvetlerdeki herkes, mühimmat imalatında çalışan, savaş propagandasıyla, istihbaratla uğraşan ya da savaşla ilgili devlet dairelerinde çalışan kadınlı erkekli bütün herkes üretken uğraşlardan geri çekilmişti. Buna rağmen Müttefik ülkelerdeki vasıfsız işçilerin fiziksel refah düzeyi o zamana dek görülmedik derecede yüksekti neredeyse. Genel mali durum bu olayın anlamını gizlemişti: Alınan borçlar nedeniyle geleceğin bu günleri beslediği izlenimi doğmuştu. Kuşkusuz olanaksızdı böyle bir şey; insan var olmayan bir lokma ekmeği yiyemezdi ki. Savaş, üretim bilimsel olarak örgütlenip düzenlendiğinde, modern dünyanın sunduğu çalışma olanaklarının küçücük bir parçasıyla bile, içinde yaşadığımız modern toplumları son derece rahatça yaşatabileceğimizi tartışılmaz biçimde kanıtlamıştı. Savaş son bulduğunda, insanları savaşmaktan ve mühimmat yapımından kurtarmak için kurulan bilimsel örgütlenme korunmuş, işgünü de dört saate indirilmiş olsaydı, herşey yolunda olurdu pekala. Ama bu yapılmadı, eski karışıklık getirildi gene ortaya, emeğine gerek duyulanlardansa daha da uzun işgünleri boyunca çalışmaları istendi, emeklerine gerek duyulmayanlarsa işsizlik içinde kıvranmaya terk edildiler. Neden? Çalışmak bir ödevdi, kişinin de ürettiğine değil, çalıştığı sanayi kolu tarafından belirlenmiş erdemlerine oranla ücretlendirilmesi gerekirdi de ondan.

Köleci devletin ahlakıdır bu, ortaya çıktığı koşullardan bambaşka koşullara uyarlanmıştır yalnızca. Sonuçsa tam anlamıyla yıkım olmuştu. Bir örnek verelim: belirli bir anda, belli sayıda kişini topluiğne yapımı işine girdiğini, günde (örneğin) sekiz saat çalışıp, dünyanın gerek duyduğu sayıda topluiğne ürettiklerini varsayalım. Birinin kalkıp aynı sayıda kişinin, eskisinin tam iki katı iğne üretmesini sağlayan bir buluş yaptığını düşünelim. Peki ama dünyada bunun iki katı iğne gerekmiyor ki; hem iğnenin fiyatı o kadar düşük ki, bundan daha ucuza satılıyor diye kimse gidip daha çok iğne almaz ki zaten. Akla uygun bir dünyada, iğne yapımıyla uğraşan herkesin sekiz yerine dört saat çalışmasıyla herşey gene eskisi gibi sürüp gidebilirdi rahtlıkla. Ama şimdi yaşadığımız dünyada böyle bir şeyin ahlak açısından çöküntüye yol açacağına inanılır. İnsanlar hala sekiz saat çalışmakta, hala gereğinden çok iğne var ortada, kimi işverenler iflas etmekte, daha önce iğne yapımıyla uğraşan kişilerin yarısıysa işsizlik içinde sürünmekte.

Yoksulların eğlenceyle geçirecekleri boş zamanlarının olması son derece şaşırtmıştır hep zenginleri. XIX. Yüzyılın ilk başlarında, İngiltere’de erkekler günde onbeş saat çalışırlardı; alışılageldiği üzere çocuklar günde oniki saat çalışırdı, ama kimi zaman onbeş saate kadar varırdı işgünleri. Bazı ukala işgüzarlar kalkıp da çalışma saatelrinin iyice uzun olduğunu ileri sürdüklerinde, çalışma sayesinde büyüklerin kndilerini içkiye kaptırmalarının, çocukların da kötü yola düşmelerinin önlendiği söylendi onlara. Benim çocukluğumda, kentli erkek işçilerin seçme hakkını kazanmalarının üstünden kısa bir süre geçmişti ki, kimi günler tatil olarak kabul edildi yasalarla; böyle bir şeyden hiç de hoşnut olmadı üst sınıflar. Yaşlı bir düşesin şöyle dediğini anımsamaktayım: “Tatil yapmak neyine yoksulların? Çalışmaları gerek.” Şimdilerde insanlar bu kadar açıksözlü olmasalar da, aynı duygu sürüp gitmekte hala, üstelik ekonomik alandaki pek çok karışıklığın kaynağında da bu duygu yatmakta.

Son derece ölçülü, akla dayalı bir örgütlenme kurulduğunda, sıradan bir ücretlinin günde dört saat çalışması herkese yettiği gibi, işsizlik de ortadan kalkar. Hali vakti yerinde kişiler böyle bir düşünce karşısında dehşete kapılırlar, yoksulların bu kadar boş zamanı ne yapıp edeceklerini bilmediği görüşündedirler. Amerike’da insanların tuzu kuru olsa bile, uzun uzun çalıştıkları görülür; işsizliğin verdiği o acımasız ceza dışında, bu kişilerin ücretlilerin de boş zamanı olması gerektiği düşüncesine karşı çıkmaları doğal; gerçek şu ki, kendi çocuklarında bile hoş görmezler boş durmayı. Oğullarının eğitilip uygarlaşmaya zaman kalmayacak kadar ağır biçimde çalışmalarını isteseler bile, karılarıyla kızlarının hiçbir işi olmamasıyla ilgilenmezler.

Birazcık boş zaman hoş bir şeyse de, yirmi dört saatin yalnızca dört saatini çalışarak geçiren birinin geriye kalan zamanını nasıl dolduracağını bilemeyeceği söylenecek bana. Modern dünyada doğrulanabilen bir gerçekse bu, uygarlığımıza yöneltilmiş bir suçlamadır da; bizden daha önceki dönemlerde doğru olamazdı böyle bir şey. Daha önceki çağlarda, bir ölçüde etkililik tapınmasında gizlenmiş bir şen şakraklık ve oyunlar yapma yetisi vardı. Modern insansa her şeyin, kendisi için değil de hep başka bir şey için yapılması gerektiğine inanır.

Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, Cogito, sayı 12, s.61-68
Çeviri: Alp Tümertekin

27 Ocak 2010 Çarşamba

Aylakça bir yazı

"1800’lü yıllarda İngiltere’nin dokuma atölyelerinde 12 saat çalıştırılıyordu çocuklar. Bu ağır çalışma koşulları yüzünden işçi çocuklar arasında ölüm olaylarının görülmesi, o günlerin İngiltere’sinde büyük tartışmalar yaratmıştı. Uzun süren mücadeleler sonucunda, 1848’de çalışma saati ancak 10 saate indirilebilmişti. Ama işverenler, bilim adamlarına hazırlattıkları raporlarla, çocukların fabrikaların sıcak ve temiz moral havası içinde bulunmalarının, dışarıda bulunmalarından daha iyi olacağını, bu sayede aylaklığın getireceği kötü alışkanlıklardan korunacaklarını söyleyerek, çalışma saatindeki indirime şiddetle karşı çıkmışlardı. Hatta bazı çocukların anne-babalarına dilekçe yazdırarak, çocuklar için çalışmanın değil de aylaklığın tehlikeli olduğu yönünde propaganda yapmışlardı. Aslında tüm amaç, daha fazla kâr ve sömürüydü.

Günümüzde 12 saat civarında çalışan insan sayısının azımsanmayacak düzeyde olduğunu biliyoruz. Sendikalar ve diğer siyasi oluşumların yeterince gündemini işgal etmeyen bu konuya, edebiyatçıların ilgisi daha çok ahlaki ve kültürel değer yargılarıyla yüceltilmiş çalışma kavramının sorgulanması yönünde olmuştur. Toplumun sanatçılara yönelik “aylaklar” yakıştırması da, aslında sanatın ve bilimin aylak kalabilme imkanını yakalamış kişilerce yapılabiliyor olmasından dolayı anlamlıdır. Çünkü yıllar süren bir uğraşla roman yazmak ya da sonu gelmeyen bilimsel deneyler yapmak, gerçekten de zorunlu çalışmanın mümkün olduğunca boyunduruğundan kurtulabilmek sayesinde olabilecek şeylerdir. Ece Ayhan’ın kaymakamlıktan istifa edip kendisini bütünüyle şiire vermesinin başka bir anlamı yoktur. Herkes bu cesareti ya da imkanı bulamayabilir. Ama bu imkanın önündeki siyasi ve kültürel engellerin neler olduğu ve ne tür siyasi tercihler yapılırsa, çalışma hayatına yönelik nasıl bir eleştirel düşünce geliştirilse, insanların kendilerine ayıracakları vakit çoğalır diye düşünmekten de vazgeçilmemelidir.

Latin Amerika’da anarko-sendikalist çalışmalar yürüten birisiyle, Türkiye’de gerçekleşen bir sendika kurultayını izlemiştik. Çıkışta bana çok şaşırdığını, konuşmacıların tümünün emeğin ve çalışmanın kutsallığından bahsettiğini, kimsenin çalışma saatlerinin azaltılması yönünde bir talebinin olmadığını söylemişti. Avrupa’da insanlar 19.yy’daki gibi çalışma hakkı için sokaklara dökülmüyordu artık. Günümüzde işsizlik hakkı, çalışma saatinin azaltılması, herkesin eğlenmeye, dinlenmeye hakkı olduğu gerçeği ile politikalar üretilmeye çalışılıyor.
Yani aylaklık istiyor insanlar. Sömürenler daha rahat aylaklık yapsın diye çalışmaktan bıkan bir kuşağın, küreselleşme karşıtı hareketi yarattığı bir zamandayız.

eli poşetliler

Oğuz Atay’ın eli poşetliler diye bahsettiği, zorunlu çalışmanın kıskacında bulunanlar için, bazen tatiller de vardır. Mesela bu yaz mevsiminde çalışanların bir kısmı tatile, daha doğru bir ifadeyle “izin”e çıkmış ya da ayrılmış durumda. Buradaki “izin” kelimesinin traji-komik ağırlığı, hiyerarşi ve zorunluluğun göstergesi olmasından kaynaklanıyor. İzin verildiği için serbest kalan, yıllık iznini memleketinde, evinde ya da bir tatil yöresinde geçirecek olanlar… Bu izine ya da tatile çıkan çalışanların arasında, yarın işe gitmeyecekleri için sevinenler ya da üzülenler olacaktır. Sevinirler, çünkü diledikleri kadar uyuyabilecekler; üzülürler, çünkü işe gideceği saatte yataktan kalkıp o günü işe gitmeden nasıl geçirecekleri kaygısı içlerini ezer... Bir de gerçekten çalışma bağımlısı olan insanlar da var. Yaşlı bir adam görmüştüm, kalaycılık yapan. “Ben çalışmazsam kafayı yerim” demişti. “Neden?” diye sorduğum zaman, “Çocukluğumdan beri buna alışmışım. Aylak aylak oturunca içim daralıyor, kendimi değersiz, işe yaramaz biri gibi görüyorum. Akşam yatağıma yorgun yatmalıyım. Yorgun yatmazsam uyuyamam.” demişti. Alışkanlıkların gücü, tüm iktidarların kullanmaktan zevk aldığı, işlevsel bir güçtür. “Alışmış kudurmuştan beterdir” atasözü, alışkanlığın gücünü gösteren iyi bir örnek. Çocukluktan beri çalışmaya alıştırılan, okulda, evde sürekli olarak çalışmanın erdeminden bahsedilen, dinler ve ideolojiler tarafından aylaklığın ayıp, günah ve suç olduğu işlenen birisinin, tatili sadece çalışmasının bir ödülü olarak değerlendirmesi, aylak ve işsiz olmaktan korkması çok doğaldır.

aylaklar ayaklanır

Eskiden sol gruplarda Freud veya varoluşçu filozoflara ait kitapların okunmasına pek iyi gözle bakılmazdı. Birisi âşık olunca da ona tedirgin biçimde yaklaşılırdı. Acaba bir şeyleri sorgulamaya başlar, davadan uzaklaşıp kendisiyle meşgul olur mu diye. Aylaklığın da benzer bir etkisi var. Aylak bir adamın soru sormaya ve dilediği şeyi düşünmeye, çalışan birisine göre daha fazla vakti vardır her zaman. Bu yüzden hiyerarşik yapıların gözükmeye başladığı zamanlardan bu yana, aylaklardan her zaman korkulmuştur. Korkulmasının haklı sebepleri de vardır üstelik. Russel, “Aylaklığa Övgü” isimli çalışmasında, birçok bilimsel ve sanatsal yeniliğin aylaklar sayesinde gerçekleştiğini, devrimlerin nasıl olacağına kafa yoranların ve çalışanları harekete geçirenlerin yine aylaklar olduğundan bahseder. Marx ya da Bakunin’in düzenli bir işi yoktur örneğin. Bütün zamanlarını okuyarak, yazarak, örgütleyip isyanlar çıkartarak geçiren pek çok tarihsel kişilikten bahsedilebilir. Felsefe ve sanatta büyük gelişmelere neden olmuş Antik Yunan’da da benzer bir durum vardır. Aylaklık, bir ayrıcalıktır ve çalışmak sadece kölelere mahsus bir şeydir. Eğer o ‘site’lerde onca aylak olmasaydı, felsefe ve sanatta bu denli etkili büyük yapıtlar ve şahsiyetler ortaya çıkabilir miydi?...

tüketici aylaklar tüketirken tükenir

Bir de tüketim toplumunun yarattığı aylaklar var. Kapitalizmin ve devletin istediği çok verimli bir aylaklık türü. Walter Benjamin’in Pasajlar adlı yapıtında flaneur olarak bahsettiği, modern zamanın aylak kişisinin tam tersi bir tiplemedir tüketim toplumunun aylak kişisi. Flaneur, bir şey almak için çıkmaz sokağa, ama bir tüketici aylak sadece bir şey almak için sokağa çıkar. Flaneur, yürüyerek gider her yere ve her şeyi izler, düşünür, araştırır. Tüketici aylak ise, kira ya da faiz gibi bir gelirin olanaklarına göre yaşayan, hangi markayı tercih edeceği ya da vaktini hangi eğlenceli şey için harcayacağını hesaplamak dışında bir şey düşünmeyi gereksiz bulan biridir. Etrafı ‘şey’lerle çevrilidir ve o ‘şey’lere göre yaşayarak şeyleşmenin güzergahındadır. Bir flaneur olmak, yalnızlığı kabullenmek ve kalabalık içindeki bu yalnızlığın melankolisini, kendisine ve hayata katlanarak kabullenmek zorunda kalırken, tüketici aylak her zaman için kendisini unutturacak tüketim araçlarının güdümünde kalır ve hep neşeli olmanın yollarını arar. Kendisiyle uğraşması kilolarıyla uğraşmanın ötesine pek geçmez. Tüketici aylakların tüketim çılgınlığını karşılamak için çalışan kesimin daha fazla üretim yapması, yani daha fazla çalışması gerekir...

yolunacak ottan çok ne var

Aylaklığın bu çoklu görünümü, yaşadığı çağa, kültüre, en önemlisi tercihlere bağlı bir görüntü çizer. Ama tüketici aylaklık dışındaki tüm diğer aylaklık türlerinden korkar iktidarlar. Her anne baba, çocuğunun aylak olması ihtimalinden çekinir. Eğer çocuğu aylak olursa, hayalci ve toplum dışı bir hayat sürmek zorunda kalıp pek çok belayı üzerine çeker, kendisine bir şey yapar, hiç olmadı delirir diye korkar ebeveynler. Aman çocuğumuz aylak olmasın da ne olursa olsun diye düşünürler. Okumuyorsa hemen bir ustanın yanına verilip işe sokulur. Bu düşüncenin kökü, tüm iktidarların ortak bir aylaklık anlayışında yatar. Askerlik yapanlar bilir ki, komutanlar boşta gezen asker görmekten nefret ederler. Askerleri boş bırakmamak için sürekli olarak işler icat edilir. Mesela bir bölük askere ot yolma işi verildiğini görmüştüm. Sabahtan akşama kadar kocaman bir alanın otunu yolmuştu askerler. Bunun neden yapıldığı ortadaydı. Nöbetçi subay, birliğinde olay çıksın istemiyordu. Eğer böyle bir iş vermezse, askerlerin birbirleriyle kavga etmesi, intihara yönelmesi, birlikten kaçabilmesi, içki içmek gibi düzeni bozacak eğlencelere yönelmesi güçlü bir ihtimaldi. Cezaevlerinde bulunan siyasi tutuklular da bağlı oldukları örgütün günlük programına göre yaşar ve aylaklığın etkilerinden bu şekilde korunmuş olur. Aylaklığın bir militanı örgütten uzaklaştırması her zaman için bir ihtimaldir. Halbuki bir mahkumun ya da savaşmayan bir askerin ne çok vakti vardır diye düşünür pek çok kişi...

ayaklanmalar aylaklık içindir

...Hayatta kalmak, çalışmanın ilk çıkış noktası olmuştur. Çünkü insanların zorunlu çalışmasının birinci koşulu hayatta kalacak imkanları yaratmak üzerinedir. Gıda, barınma gibi temel ihtiyaçlar çalışmaksızın karşılanamaz. Breton, ilk ve tek romanı Nadja’da bu isyanı dile getirir ve insanın çalışmaya mahkum olmasının trajedisi ve nedenleri üzerine kafa yorar. İnsanlığın zorunlu çalışmanın döngüsünden kurtulamadığı sürece, kölelikten de kurtulamayacağını haykırır. Ne yapıp edip insan bu zorunluluktan sıyrılmalı ve siyaset yapma amacını bu yönde kullanmalıdır. İnsanlar avcı-toplayıcı olarak yaşarken de çalışıyordu ama bu çalışma, ihtiyaçların giderilmesi ile sona eren bir uğraştı. Bugün ihtiyaçların karmaşıklaşması ile birlikte, çalışmanın yükü ve zamanı insanlar arasında eşitsiz bir biçimde, hiyerarşik yapının kademeleri ve tüketim nesnelerinin cazibesine göre belirlenen bir şeye dönüşmüştür. Hep daha fazla çalışmanın ülke ekonomisini kalkındıracağı, refahın artacağı, o refaha ulaşınca daha az çalışmanın mümkün olacağı söyleniyor. Ama kapitalist anlamda ekonomi büyüdükçe, o büyüklüğü korumak ya da arttırmak için daha fazla çalışmanın istendiği de bir gerçek. Bir makalede ABD’de çalışma saatinin Avrupa’dan yüksek olduğu ve bu yüzden Avrupa ülkelerinin ABD’nin gerisinde kaldığı anlatılıyordu uzun uzun. Yani ekonomik büyümenin ve daha fazla çalışmanın sonu yok. Bu arada bir sürü insanın çalışma hayatının çarkları arasında sönüp gittiğini, dans etmek, sevişmek, uyumak, güzel yemeklerin tadına bakmak gibi şeylerden uzak ya da sınırlı bir biçimde faydalandığını düşünmek ve tüm bu olumsuzlukların kapitalizmin çalışma ahlakının sonucu olduğunu bilmek, küreselleşme karşıtı hareketin daha az çalışmayı istemesinin nedenlerini anlamaya götürüyor bizi...

avunmamak hür insan olmanın koşuludur

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı (romanda aylak adamın adı yoktur ve yazar ondan “C.” olarak bahseder, Kafka’nın Bay K.’sı gibi) işte bu yüzden karşıdır çalışmaya. Babasının ona tavsiye ettiği “iş avutur” anlayışına karşı çıkan bir hayat sürer...

Kapitalizmin dayattığı “gösterişçi” ya da “tüketici” diyebileceğimiz aylaklık türüne karşı, hür insan olma azmindeki aylakçılığın erdemi, Kafka’nın tüm kötülüklerin kaynağı olarak gördüğü aylaklıkla tüm erdemlerin tacı olarak gördüğü aylaklığın karşı karşıya gelmesi gibidir. Biri insanı köleliğe, diğeri özgürlüğe götürür.

Minimum çalış! Maksimum eğlen!"

Bülent Usta http://www.anarkotopya.com/yazi/aylakca-bir-yazi---bulent-usta

19 Ocak 2010 Salı

Sömürüye rıza yaratmak

Bugün “emeğin, çalışmanın itibarsızlaştırılması yönünde top-yekûn bir toplumsal hareket var”. Bu yaklaşım emekle birlikte emekçinin değerini de aşındıran bir yaklaşım. Artık üretimin değil yönetimin önemli olduğu söylemi ne yapsa yaranamaz bir ruh hali içerisindeki çalışanın üzerinde yoğun bir iç rekabet baskısı da uyandırıyor, kendi iş arkadaşlarıyla girmeye zorlandığı bir rekabetin baskısı. Bu ise işyerinde olması gerekli haksızlığa karşı direniş birliğini dağıtıyor.

Performans değerlendirme adı altında yapılan sahte ve subjektif değerlendirmeler karşısında da çalışanın herhangi bir savunma olanağı bulunmuyor. Böylece emek değerindeki kayıp beher üretim çıktısındaki değeri de azaltarak kendisini kanıtlayabilmek yani performans değerlendirmeleri sonunda işini koruyabilmek isteyen çalışanı üretimin miktarını yani çalışmayı arttırmaya zorluyor. Bilhassa imalat sektörü dışındaki alanlarda yani imalat/saat denkleminin kurulamadığı ve emeğin tamamen subjektif kriterlerle değerlendirildiği sektörlerde çalışanların “fark edilmek” için yapabildiği tek şey işinin başından ayrılmamak oluyor.

Tüm bu oyun oynanırken izlenen davranış kalıpları neredeyse hep aynı; yönetici, motivasyon toplantıları adı altında çalışanlarına daha çok çaba göstermelerini salık veren amfetaminli konuşmalar yaptıktan sonra ilan panosuna ayın elemanı çizelgesini asıyor, tehdit eder gibi. Ve çalışan, o ana kadar edindiği tüm değerlerine hilafen yaşadığı bu ızdıraba, işini kaybetme korkusu yüzünden katlanmak zorunda hissederken tüm bu yakınlık gösterisi ona sahte bir dayanak işlevi görüyor. İşte böylece suç ortaklığına itilirken (çünkü tüm bu oyun işi asıl yapanın, üretenin, çarkı döndürenin rızası olmadan oynanamaz) kaybettiği kendi onuru, kendi hayatı oluyor. Aşağıdaki yazı Express dergisinin son sayısında yayınlanan Christophe Dejours söyleşisinden:

Bugün... tehdit, yönetmenin temel ilkesi haline geldi. Ne adına? Ekonomik kriz adına, rekabet adına...

Sistem korku üzerinden işliyor. Yeni çalışma organizasyonlarıyla, neoliberal dönüşümle, 1980'lerin başından itibaren, çalışma hayatına korku hâkim oldu. O dönemden beri, finansal faaliyetler serpildi, borsa yükselişe geçti ve bir daha da düşmedi. Burada devlet çok temel bir rol oynadı ve oynuyor.

.....

‘80'lerden beri çalışma dünyasının temel yapısını oluşturan unsur korku, işten çıkarılma tehdidi, prekaryalaşma endişesi. Şirketlerde, hatta kamu işletmelerinde beyaz yakalılar böyle yetiştiriliyor.

Bundan tamamen bağımsız olmayan ama daha farklı bir korku daha var, o da tutunamama, tutturamama korkusu; performansı tutturamama, ritmi, hedefleri tutturamama, uyum sağlayamama, teknolojik gelişmelere ayak uyduramama korkusu...

Çünkü tehdit ve güvencesizleştirme sistemi ölçüm sistemiyle içice. Ölçümün başlıca işlevi çalışanlara korku salması. Her şeyin ölçüye tâbi tutulması büyük tehdit. Ölçüm, değerlendirme denen şeyse tamamen keyfî, rastlantısal. İnsanlar kendilerinin ölçülmesi için gerekli verileri kendileri üretiyorlar, bunları enformasyon haline getiriyorlar, bilgisayarlara yüklüyorlar... Sonra bu, başka birileri tarafından ölçülüp değerlendiriliyor... Ölçülenlerin tartışma, müzakere etme hakkı yok. Herkes bir üstü tarafından, gizlice değerlendiriliyor...
Tehdit boyutu bir yana, emek ölçülemez. Emeğin ölçülmesi büyük bir çalışma hakkı ihlâlidir, suçtur. Emeğin, işin sonuçları ölçülebilir ancak, ki o da her zaman değil...

...Çalışmanın, emeğin ölçülmesi utanç verici bir durum. Bu sahte bir bilim, alenen yalan. Bütün bunların gerisinde, işbirliği yapan koca bir bilimciler ordusu var: Her şeyi ölçebileceklerini, sayıya vurabileceklerini iddia eden yığınla psikolog, sosyolog, mühendis! Ve üstelik bir de artık emek diye bir şeyin kalmadığını söylüyorlar...

Sözde-ölçümleri yapmak için yığınla insan lâzım. İşten çıkarmakla tehdit etmek için yığınla insan lâzım. "Daha fazla gayret etmezsen işinden olursun" demek için yığınla insan lâzım. Çok fazla insanın işbirliği yapması, coşkularını, enerjilerini, heveslerini sisteme katması lâzım.

.....

Neoliberalizmi analiz ederken keşfedilen bu ara halka (sistemle işbirliği a.ç.), çok temel. Totaliter sistemlerin işleyişinde daha önce teşhis edilemeyen bir süreçti bu. Totaliter bir sistemin işlemesi için de insanların şevki gerekir. Milyonlarca kişinin iştiraki olmasa Naziler ölüm trenlerini kaldıramazdı. Bugüne kadar totaliter sistemlerde işbirliğinin, kötünün öğrenilmesinde çalışmanın temel rolü tam olarak anlaşılamamıştı. Genel olarak totaliter sistemlerin temel ara halkasını neoliberal sistem üzerine çalışırken keşfediyoruz.

Bu sistemde mümkün olan iki mantık var: Tehdide dayalı yönetim ve ödüllendirmeye dayalı yönetim. Bunların ikisi de sürekli artışı gerektirir... İki mantık arasındaki fark, tehdidin sınırı vardır ama ödüllendirmenin sınırı yoktur...

Zenginlikler hızla artmaya devam ediyor ama gittikçe daha fazla yoksul var, daha da artacak. Ekonomik refah arttıkça yoksullar da artacak. Zenginleşen insanlar ve yükselen borsa karşısında düzenleyicilik rolünü eskiden devlet üstleniyordu. Ama devlet geri çekiliyor, zenginlik arttıkça paylaşımdaki eşitsizlik de artıyor. Bu sistem yıkıma götürür. Bununla birlikte, her şeyi yıkması için çalışacak hiç kimsenin kalmaması gerekiyor, o noktada değiliz. Daha çok uzun süre böyle devam edebilir. Bir kere daha vurguluyorum, bu sistem çoğumuzun, çoğunluğun işbirliği ve iştirakiyle işliyor, başka türlü işleyemez. Bireysel düzeyde ama asıl önemlisi kolektif olarak bunun üzerine düşünmeliyiz.(Sİ/BB)

röportajı derleyen: Siren İdemen

15 Ocak 2010 Cuma

Tam gün mü "tüm gün" mü?

Aslında 70’lerden bu yana konuşulagelen “Tam Gün Yasası” bugünlerde meclisten yasalaşarak geçmek üzere. Konunun sadece hekimler arasında tartışılıyor olması, medyanın dahi konuyla fazla alakadar olmaması konunun önemsizliğinden değil taraf olma ya da karşısında olma gerekçelerinin spesifik bir alana aitmiş gibi yürütülmesinden. Zira hekimlerin çalışma koşullarıyla birlikte tüm sağlık sistemini de etkileyecek bu yasanın, esasında bu topraklarda yaşayan ve parasız, adaletli ve sağlıklı bir sağlık sistemine gereksinim duyan çoğunluğun yaşamında da keskin dönüşümlere neden olması kaçınılmaz.

Konuyla ilgili yapılan tartışmaların sağlık reformu başlığı altındaki diğer ayakları yanında çalışma süreleriyle ilgili boyutu da ileride çokça üzerinde durulabilecek bir vurgu taşıyor. Hali hazırdaki çalışma kanununda bazı özel iş kolları dışında kağıt üzerinde (bkz.) 45 saat olarak görülen haftalık çalışma süresi bu yeni tasarıyla birlikte 40 saate düşürülerek tam gün aynı kurumda çalışma yükümlülüğü getiriyor. Bu durumda hekimler sadece Kamu ya da sadece özel (tek bir özel kurum) sağlık kuruluşlarında çalışabilecek. Sağlık-Sen konuya özlük haklarıın korunması şartıyla sıcak bakarken Türk Tabibler Birliği bunun sağlığın tümüyle özelleşmesi anlamına geldiği konusunda ısrarlı. Birliğe göre kamudaki döner sermaye havuzuna göre belirlenecek ücretler kamu hastanelerinin de özel hastanelerle rekabet içerisine girerek bir ticari forma bürüneceğini ve nihayetinde de bunun tüm hastanelerin özele devriyle sonuçlanarak sağlığın tamamen özelleşmesine neden olacağını savunuyor.

Sağlık Bakanının bu yeni düzenleme ile hekimlerin ve diğer sağlık emekçilerinin ücretlerinin de artacağı yönündeki ifadeleri ise hiç inandırıcı bulunmuyor zira bakanın bahsettiği ücretlere erişebilmek için günde 13-14 saate varan mesailer yapmak kaçınılmaz. Zaten bakan da bunu yalanlamıyor ve bu yeni düzenlemenin isteyen hekimin daha çok çalışarak daha çok kazanabileceği bir yapı sunduğunu da rahatlıkla söyleyebiliyor. Böylece hayati önem taşıyan 40 saatlik haftalık çalışma süresi anlam sapmasına uğruyor; 40 saat mesainin daha az çalışmak manasına gelmesi gerekirken ücretlerin kesintisiyle birlikte sunulması paradoksal bir biçimde daha çok çalışmayı adres gösteriyor.

Daha fazla gelir elde etmek için daha fazla çalışmak formülü ise özünde keyfiyete bağlı ya da hekimin para hırsına kalmış bir opsiyon gibi sunulmaya çalışılsa da, mevcut kazançlarının 40 saatle birlikte düşmesinden ötürü zaten madur olan hekimlere bir de hastaneye hasta çekmeleri için pazarlamacı görevi yüklenmiş oluyor. Daha uzun mesailerde ve daha çok hastaya bakarak geçen her günün sonunda hekim kendi sosyal yaşantısından koparken hasta da yıpranmış ve gergin bir hekimin olası dikkatsizliğinin yol açacağı tehlikelerle karşı karşıya.

Geçtiğimiz yıllarda Türkiyedeki doktor açığının yurt dışından getirilecek doktorlar ile karşılanacağı yönündeki beyanatların saçmalığı karşısında geri adım atan hükümet bu yeni düzenleme ile hekim açığını kapatabileceğini iddia ediyor, ancak ödenmesi gereken paha, hekimin deliler gibi çalışması!

Çözüm elbette ki çok yönlü bir yaklaşımını gereksiniyor. Öncelikle sağlık sisteminin hastanın müşteri, hekimin pazarlamacı olduğu bir sistemden tamamen korunması şart. Bu şartın sağlanmasıyla birlikte doğal olarak tesis olacak olan parasız ve adil bir sağlık hizmetine erişim hakkının hekimlerin üzerindeki “performans” baskısını yani hasta/zaman denklemindeki sıkışmışlığını da kaldırması ve asıl yapmaları gereken işe yoğunlaşmaları mümkün olacaktır. Unutmamak için tekrar etmekte fayda var: Önce “İnsan”!

12 Ocak 2010 Salı

6 Ocak 2010 Çarşamba

Thirty-hour day! No cut in pay!


Çalışma sürelerinin kısalması meselesi birçok cesur işçinin uğrunda hayatını feda ettiği bir ölüm kalım meselesi olarak bir asırdan fazladır işçi hareketinin en önemli taleplerinden biri oldu. 1825’in hemen başlarında Boston’daki marangozlar 10 saatlik işgünü için direnişteydi; 10 yıl sonra da New Jersey’deki Paterson’un çocuk işçileri
de 11 saatlik işgünü için. 1877’de beş Haymarket kahramanı bir sene önceki sekiz saatlik işgünü direnişinde komploya uğramış ve gösterilerde işlenen cinayetten dolayı suçlu bulunarak Chicago’da idam edilmişti.1 Mayıs işte bu tarihi çatışmayı yad eder. (a.g.y.)


General Motors’un Michigan’da bulunan karoser ve yedek parça fabrikası Flint’in işçi hareketi için önemli bir yeri vardır. Fisher-1 atölyesinde işçilerin kendilerini fabrikaya kilitleyerek giriştikleri ilk fabrika işgali olan Flint eylemi, işverenin grev süresince üretim araçlarını başka bir imalathaneye kaydırmasını engellemeye dayanan etkili bir direniş. Sendikal haklar için verilen bu mücadele sonucunda daha önce meşruiyeti resmen tanınmayan UAW (Birleşik Otomotiv İşçileri) sendikası üye sayısını 30.000’den 500.000’e yükseltebilmiştir. Aşağıdaki yazı bu efsanevi direnişin kısa hikayesini anlatıyor:

Flint İşgalinden 70 sene sonra

1937’deki Flint işgali sekiz anahtar talep etrafında organize edildi. İçlerinden biri tanındı: sendika hakkı. Kıdem hakları ve saatlik ücretler gibi diğer talepler ise bugünün otomotiv işçilerince kabul ettirildi.

Ancak aradan geçen 70 yıla rağmen Amerika’daki hiçbir sendikanın elde edemediği bir talep kaldı: altı saatlik gün!

1922’nin hemen başlarında, kömür madencilerinin genel grevi ile birlikte 30 saatlik iş haftası mefhumu doğdu. 1932’de, Büyük Buhranın ortasında bir anlamda milyonlarca işsizin işine geri dönmesi için hazırlanan Black-Connery yasa önergesi (işsizlik problemine karşı çalışma süresini haftalık 30 saate çekmeyi öneren yasa (a.ç.)) Amerikan Senatosuna sunuldu. Önerge çalışanlara 30 saatin üzerindeki mesailer için ödeme yapılmasını öneriyordu; ayrıca bir asgari ücret tespitini ve çocuk işçi istihdamının kısıtlanmasını da.

Amerikan İşçi Federasyonunun tutucu yöneticisi William Green bile önerge hakkında yoğun baskıda bulundu. Başkan Franklin Roosevelt’in öncülü Herbert Hoover’a göre umudunu yitirmeye başlayan işçiler, çalışma sürelerinin kısılması meselesinin gözardı edilemez hale geldiğini gösteriyordu.

Black-Connery önergesi Roosevelt’in desteğiyle senatodan geçti, ancak sonradan iş çevrelerinin baskıları karşısında desteğini geri çekti. Önerge, ince hesapların sonucunda mecliste reddedildi.

Tasarı bir kere işçilerin ufkunu genişletmişti ve bu haktan kolay kolay vazgeçmeyeceklerdi. 1934’te hem San Francisco kıyı işçilerinin grevi hem de genel tekstil grevi haftada 30 saatlik çalışma süresi talebinin sürdüğünü gösteriyordu. Diğer sektörlerdeki işçilerin 35 saat grevi 1930’lar boyunca sürdü. Akron lastik işçileri işlerinin gereği ve ağır çalışma şartları nedeniyle sadece altı saatlik vardiyalarla çalışıyorlardı. 1936’nın başında işgal eylemine başladıklarında, sekiz saatin üzerindeki çalışmaya karşı protestolara onlar da katılmış oldu.

1937’e gelindiğinde çoğu otomotiv işçisi yılın yaklaşık yarısını işsiz geçirmişti. Çalışmaya başladıklarında ise üretim bandındaki artan hız yüzünden fiziki ve mental olarak dayanılmaz hale gelen sekiz saatlik bir mesai yapıyorlardı. Yani şimdi fantastik görünen 30 saatlik hafta talebi o günün şartları dahilinde GM’in maaşlı köleleri için gayet doğaldı.
.....

Nihayetinde 1938’de, işveren tarafından fazla mesai için saatlik ücretin yarısı kadar ödeme yapmak kaydı düşülen ve 30 değil ancak 40 saatlik haftalık çalışma süresini tanıyan Adaletli Çalışma Standartları Kanunu meclisten geçti. Black-Connery’nin 1938 versiyonu öylesine sulandırılmıştı ki, o sırada hayatta olmayan William Connery’nin kardeşi tarafından, senatörün isminin önergeden çıkarılması istenmişti.
.....

Tüketimin Kutsal Kitabı

Şirket yöneticileri, işçilerin devasa şekilde popülerleşen kanaatlerini unutturmak için bir plan yapmak zorundaydı. 1927’de ekonomist Edward Cowdrick “yeni ekonominin ve tüketimin kutsal kitabı”nı öne sürdü. Fikir 1930’larda, 30 saatlik çalışma haftasına karşı bir denge ağırlığı olarak kuvvet kazandı. Plan piyasayı tüketim mallarına boğmak, metalara yapay ihtiyaçlar yaratarak onları elde etmek üzere uzun mesai sürelerine rıza oluşturmaktı. GM’den Charles Kettering “ekonomik refahın anahtarı tatminsizliğin yaratımını kurgulamaktadır” diyordu.

Cowdrick’in ilan ettiği “kutsal kitap”dan bu yana geçen seksen senede yüksek teknoloji devrimi üretim araçlarının hızını hayal edilemeyecek seviyede arttırmıştır. Bir otomobili üretmek için gerekli emek-zaman, işgal eylemlerine katılan bir bölümün (Fischer-1 otomobil yürüyen aksamına dair hiçbir üretim yapmamaktaydı ve bu da bir otomobilin üretim süresinin en az yarısı demekti a.ç.) yaptığı üretimin süresine kadar gerilemiştir. Otomasyon ve robotlaşma işgücünü 1970’lerin 1.5 milyonluk pik noktasının yarısının altına düşürmüştür.

Daha fazla boş vakit, otomasyonun boş vaadiydi. Aynen senatonun bir alt komitesinin hazırladığı 1965 projeksiyonlarına göre 20 yıl içerisinde 22 saat, 21.yy’da ise 14 saat olacak haftalık çalışma süresi gibi.
.....

Endişeli bir tıbbi kuruluşa göre işin sağlıkla ilgili boyutu da dikkat çekici. 1987 ile 2000 yıllarını kapsayan bir çalışma gösteriyor ki iş kazalarından kaynaklı tüm yaralanmaların yarısı 40 saatin üzerindeki mesailerde ortaya çıkmaktadır. Keza eve dönüş yolunda otomobil kazası riski de artmıştır. Fazla mesai, hipertansiyon riski 51 saatlik bir çalışma haftasında %29 artmıştır.

Bunun yanı sıra işçilerin sağlıklarının bozulması potansiyel olarak çevreye zarar veriyor: çalışmalar, fast-food tüketmeye olan eğilimin aşırı şekilde geri dönüşümsüz ambalaja yol açtığını gösteriyor.

Nihayetinde fazla çalışmanın zararlı etkilerinin iyi bir şekilde belgelenmesi kısa çalışma sürelerinin ekonomik avantajını tarifliyor. 1990’larda Fransa’da 35 saatlik hafta uygulamasının yerleştirilmesiyle yaklaşık 400.000 iş olanağı yaratıldı. 1988’de yapılan bir UAW (United Auto Workers) araştırması, eğer üç büyük otomotiv üreticisinin basit bir hareketle fazla mesaiye son verip haftalık çalışma süresini 40 saate çekerlerse 88.000 iş olanağı yaratılacağı sonucuna vardı.

1938’den beri çalışma sürelerinin düzenlenmesi konusunda bir tek yasal girişim dahi yapılmamıştır...

çeviri: azcalis

http://www.workers.org/2007/us/flint-0412/

1 Ocak 2010 Cuma

Boş vaktine sahip çık


Aşağıdaki yazarı anonim yazıya, boş vaktin öldürülen vakit (ki vakit öldürmek tembellik değildir kesinlikle, tembellik sanatının hayatı dönüştürücü potansiyeli onda yoktur) olmadığına dair gerçeği gayet samimi şekilde ele aldığı için yer veriyoruz. Yazıdaki ağırlıklı vurgunun boş vaktin değerlendirilmesine yapılması, yazıdan evvel Ünsal Oskay’dan bir alıntıyı önsöz maiyetinde koymayı adeta gerekli kıldı. Bahsi geçen yazı Bruce Brown’ın ileride ele alacağımız kitabı “Gündelik Hayatın Eleştirisi”ne Oskay’ın yazdığı önsözden;

Gelecekteki insan hayatının farklı olabilmesi için, bugünkü hayatımızın ve bizim bu hayat içindeki davranışlarımızın daha bugünden farklılaşmaya başlaması gereklidir. Ama bu farklılık, bizi realiteye tepkimeci yanıtlar vermenin ötesine gidemeyen non-social yaratıklara da dönüştürmemelidir. Bizi mutsuz kılan verili toplumsal sistemler karşısında “toplum dışı” yaratıklara dönüşmemeliyiz. Bugünkü hayatımızı sürdürürken gelecekteki daha insanca hayatı düşlemeli, tasarlamalı ve onun gerçekleşmesi yönünde bu hayatı dönüştürmeye mecbur olan bütün toplumsal kesimlerdeki insanlarla birlikte örgün adımlar atmayı da öğrenmeliyiz.

İş Ahlakı Nasıl Bir Ahlak?

Hiç merak ettiniz mi, ebeveynleriniz sıra “boş vakit”e geldiğinde neden öyle şaşkın gibi hareket ederler? Neden ufak bir hobiye başlar ve hem sürdürmekte başarısız hem de hastalıklı şekilde takıntılı hale gelirler... üstelik o şeyle yaşamlarına birşey katılamayacağı görülse bile? Belki de bahçeyle uğraşırken ya da basketbol takımlarının zaferlerini takip ederken kaybettiklerini arıyorlardır. Belki de babanız, aldığı o bütün eğlenceli aletleri (her yaştan erkeğin sahibi olduğu) sadece birkaç kez kullanıp sonra bir kenara istifleyiveriyordur ve bir sonraki ay da bir sürü kayak ekipmanı daha alıyordur. Ya da belki de boş vakitlerini karşısında harcadığı geniş ekran televizyonunun borçlarını nasıl ödeyeceğini hesaplamaya çalışarak sadece vakit öldürüyordur.

İşleriyle ilgili olarak size hiç dürüst oldular mı? Ondan hoşlanıyorlar mı? İşleri, kendilerini ifade edebiliyor mu, istedikleri her türlü hedefi gerçekleştirebiliyorlar mı? Kendilerini kahraman gibi hissedebiliyorlar mı ya da hergün eve gururla mı dönüyorlar –yoksa tükenmiş olarak mı? Kapıdan içeri girer girmez geniş ekran televizyonlarının karşısına mı kuruluyorlar yoksa? Başka birşey için enerjileri oluyor mu? Eğer bütün bunlar onlar için iyi olansa, sizin için de öyle mi?

İş neye benzer?

Bugün, işbölümü nedeniyle çoğu meslek çok spesifik işleri tekrar tekrar yapmaktan ibarettir, aralarında çok küçük farklar olan işleri. Eğer bulaşıkçıysanız, bulaşık yıkarsınız: genelde insanlarla iletişim kurmaz ya da çok karmaşık problemlerle uğraşmazsınız ve asla bulaşıkhaneden ayrılıp, güneş altında dolaşmaya çıkamazsınız. Eğer emlakçıysanız, ellerinizi birşey vücuda getirmek için kullanmazsınız ve vaktinizin büyük kısmını piyasalar ve satış incelikleri üzerine düşünerek geçirirsiniz. Haftada ortalama 40 saat çalıştığımız ve en nihayetinde yedi günümüzün beşinde çalıştığımız için, mesleğimiz ne kadar çeşitli alanları içerse de sadece belli şeyleri yapabilir ve uğraşabiliriz. Hayatımızın çoğu iş başında geçiyor. Gündelik hayatımızı işgal eden ilk şey çalışmak ve işyerinden çıkana dek bir an olsun huzura kavuşmak için birşey yapacak fırsatımız olmuyor. Vaktimizin ve enerjimizin çoğunu tek ya da on farklı iş üstünde tüketirken, nihayetinde farklı şekillerde de olsa sıkkın ve umutsuz hissediyoruz... kafamızda bunu canlandırmıyor olsak bile.

Bunun da ötesinde, büyük mesleklerin yaygınlaşması ve buna bağlı olarak serbest mesleklerle küçük işletmelerin azalışı nedeniyle çoğumuz yaptığımız işlerdeki vazifelerimiz hakkında yeterli ipucu edinemez hale geldik. Kendi işinizi kurmak ya da birlikte çalışabilecek bir arkadaş ya da komşu bulabilmek bile çok zor. Genellikle kendi işi üzerindeki kontrolü bizim sahip olduğumuzdan daha fazla olmayan idareciler tarafından verilen talimatları izleyerek işimizi yapmaya çalışmak durumunda kalıyoruz. Ne yapacağımıza karar veremeyince de kendimizi işimize yabancılaşmış hissetmemiz, iş kalitemize karşı kayıtsız kalma olasılığımızı doğuruyor ve üzerinde çalıştığımız projelerin önemsiz görülmesine yol açıyor.

Esasında bu bakışla günümüzde mesleklerin çoğunluğunun önemsiz görülmesi gayet kolay. Kapitalist ekonomide mesleklerin geçerliliği en çok talep edilen üretimlerle bağıntılı ve talep gören ürünlerin geneli (askeri teknoloji, fast food, Pepsi, son moda giysiler) insanları gerçekten mutlu eden ürünler değil. Onca güçlükle üretip sattığın ve bir hiçten başka birşey olmayan ürünler, yaptığın bütün işlerin değersiz olduğunu hissettiriyor. Kaç kişi McDonalds’da yediği o sırılsıklam kızarmış patatesler için gerçekten yanıp tutuşuyor? Arkadaşı tarafından hazırlanmış bir yemeği ya da kendine ait kafesinde pişirdiği yemeği sunan şefinkini yemekten daha mutlu olmasın?

Kısacası, “çalışmak”, bildiğimiz kadarıyla bizleri mutsuz ediyor çünkü onun için çok fazla şeyi feda ediyoruz, çünkü çok biteviye, çünkü yapacağımız şeyi seçemiyoruz ve çünkü genelde yaptıklarımız, insan oluşumuzun en çok gereksindiği şeyler değil.

Boş vakit neye benzer?

Uğraştığımız projeyi ya da kendimize gelmek için en çok neye ihtiyacımız olduğunu seçme özgürlüğümüzün bile olmadığı işimizin başında tüm enerjimizi tüketerek sonunda eve döneriz. Duygusal ve fiziki olarak yıpranmışızdır ve hiçbir şey, ertesi günün mesaisi için enerji depolamak adına bir süreliğine de olsa öylece sessiz sedasız oturmak ve televizyon seyretmek ya da günlük gazeteleri okumak kadar doğal gelmez. Belki de bir hobiyle meşgul olarak tükenmişliğimizi ve yıpranmışlığımızı geri plana atmayı deneriz; fakat gün boyunca iş yerinde kendi irademizle hareket etmeye alışık olmadığımız için genelde evdeki o boş vaktimizde ne yapmak istediğimizi bilmiyoruz. Şüphesiz bazı şirketler ya da diğerlerinin bizler için yaptığı planların ne olduğunu reklamlardan ve komşulardan görerek anlıyoruz; fakat şirketlerin en temel tatminlerimiz üzerinden canlandırdıkları faydalar şeklindeki olanakların ve minyatür golf oynamanın garip bir şekilde ihtiyacımızı karşılamadığını keşfediyoruz.

Elbette ki benzer şekilde, çalışmaktan arta alan vakit ve enerjimiz, içinde bulunduğumuz durumu gözden geçirmek ya da daha fazla enerji ve vakit gerektiren herhangi bir ödüllendirici aktivite olanağı yaratmak üzere paylaştırmaya yetmiyor. İşimizden ya da yaşantımızdan nasıl zevk alabileceğimizi düşünmekten hoşlanmıyoruz –ayrıca bu depresif bir şey ve bundan hoşlanmıyorsak bile ne yapabiliriz ki? Sanat ya da müzik ya da kitaplardan keyif almak için gerçekten mücadele etmeye enerjimiz kalmıyor; müziğimizin sakinleştirici, sanatımızın iddiasız, kitaplarımızın sadece eğlendirici olmasını istiyoruz.

Aslında eforumuzu arttırmak ve işe dair birşeyler üretmek için yaptıklarımız ortaktır ve rahatlama biçimimiz ve boş zamanımızda hiçbirşey yapmamamız da öyle. Çünkü çoğumuz işimizi sevmeyiz, mutsuzken yapmak için yöneldiklerimiz ortaktır, mutluyken de, artık bildiğimiz kadarıyla da bu... hiçbir şey yapmamaktır. Kendimiz için asla harekete geçmeyiz, çünkü bütün zamanımızı başkaları için bir şey yaparak ve çok iş görmenin ve çalışmanın her zaman mutsuzluğa neden olduğunu düşünerek harcarız. Mutluluktan anladığımız ise asla bir şey yapmamak ve uzun bir tatilde olmaktır.

Ve bu da eninde sonunda neden çoğumuzun mutsuz olduğunu açıklar: çünkü mutluluk hiçbir şey yapmamak demek değildir, mutluluk yaratıcı bir eylemlilikte bulunmaktır, bir şeyler üretmektir, önemsediğiniz şeyler için çok çalışmaktır. Mutluluk, mükemmel bir uzun mesafe koşusuyla, aşık olmakla, önemsediğiniz insanlar için orjinal bir yemek yapmakla, kitaplık kurmakla, şarkı yazmakla birlikte gelir. Yastığınıza gömülüp öylece kalarak mutlu olunmaz, mutluluk, peşine düşmek zorunda olduğumuz bir şeydir. Bir şeyler yaptığımız için mutsuz değiliz, tüm yaptığımız şey önemsemediğimiz şeyler olduğu için mutsuzuz. Ve işimiz bizi tükettiği ve isteklerimizden alıkoyduğu için mutsuzluğumuzun kaynağının çoğunu onlar oluşturur.

Çözüm ne?

O işte çalışmak zorunda olmadığını biliyorsun. Maaşını harcadığın Pepsi’den, pahalı kıyafetlerden, geniş ekran televizyondan ve pahalı mobilyalardan kurtulman mümkün. Önem verdiğin birşeyler yapmayı deneyerek başlayabilirsin ya da semt pazarında gerçekten seveceğin bir iş bulmayı deneyebilirsin (iyi şanslar!)... ve bu sana hayatında yapmak istediğin diğer şeyler için yeterli vakit ve enerji kazandırır. Hayatını düzenlerken en çok dikkat etmen gereken nokta, bir şey yaparken onu istediğin için yapmandır yoksa karlı olacağı için değil –diğer bir deyişle para için mutluluğunu satacaksan ne kadar para yaptığın önemli değildir. Unutma az para kazanman, para yapma önceliğinin vereceği telaşın da az olması demektir... ve o insanlık dışı işleri daha az yapacağın anlamına gelir. Tüm boş vaktini ot gibi yaşamadan ya da eğlencelere para akıtmadan kullanmayı öğren, bir şeyler yarat, bir şeyleri tamamla –kimsenin sana yapman için ödeme yapmadığı ama bir şekilde hayatını (belki de başkalarının hayatını) daha iyiye götüren şeyleri.

Bazıları, eğer herkes çalıştığı işleri bırakıp giderse içinde buluduğumuz sistemin çökeceğini tartışacaktır –daha iyi ya. Yeterince otomobil üretmedik mi, yeterince alışveriş merkezi, yeterince televizyon ve golf klübü, yeterince lanet olası nükleer silah yok mu? Fast-food’u azaltıp ev yapımı yemeklere yönelsek kötü mü etmiş oluruz? Eğer çalan bir şarkı bir üretim bandından daha tatmikar ise, neden bu kadar az müzik grubu çıkıyor da, transistörlü radyo sayısı bu kadar fazla? Şüphesiz “işsiz” bir dünya hayali, gerçekleştiğini bizim göremeyeceğimiz bir hayal; fakat asıl problem bu rüyayı yapabildiğiniz kadar hayatınızın bir parçası haline getirmek –bilinçsiz tüketicilik zincirlerinden kurtulduğunuz ve daha anlamlı olan bir yaşam haline.

http://www.crimethinc.com/texts/atoz/workethic.php

çeviri: azcalis

26 Aralık 2009 Cumartesi

Ah şu ilkellik yok mu!

Emek tarihi üzerine yapılan araştırmalar, bireylerin ve toplumların çalışmaya ayırdıkları vakitle ilgili olarak tutulan istatistiklerde tahminlerin ötesinde şaşırtıcı bir tablo ortaya koyuyor. Schor’a göre yaygın kanı, kabaca ilkel toplumlar şeklinde adlandırılan insan topluluklarının yaşamlarının, arkası gelmez ihtiyaçların gereksindiği bir çalışmayla kuşatıldığı sonucuna varır. Aslında, ilkel ya da geçim derdinde olan bu insanlar çok az çalışırlar. Schor’un verdiği örnekle; Papua’lı Kapauku’lar asla üst üste iki gün ve Kung Bushmen’ler de (Güney Afrika’da bir kabile) asla günde altı saatten, haftada da ikibuçuk günden fazla çalışmazlar. Avustralya Aborjinleri ve Sandviç Adası yerlileri çalıştıklarında asla günde dört saati aşmazlar.

Akdeniz havzasındaki ve erken Batı Avrupa halklarının çalışma adetleri de bu minimum çalışma geleneğini yansıtır. Endüstrileşmiş ve yüksek bir üretkenliğe erişmiş Antik Mısır uygarlığında bile tüm yıl boyunca 70 gün ya da ortalama olarak altı günde bir gün iş ile sınırlandırılmış bir düzenleme vardır. Antik Yunan ve Roma’da çalışılmayan günler oldukça boldu. Atinalılar yılda elli ila altmış günü kutlama ve festivallere ayırmışlardı ve Tarentum gibi bazı Yunan kentlerinde bu süre üç kat daha fazlaydı. Eski Roma takviminde 355 günün 109’u “çalışılması yasak olan adli ve idari tatil” olarak işaretlenmişti. Dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren bayram günleri 175 güne çıkmış oluyor bu da ortalama bir Romalı çalışanın yılın üçte birinden biraz daha azında çalışmak durumunda kaldığını gösteriyordu (tabi bu durum sadece özgür yurttaşlar için geçerli olup, köle işçilere yansımıyordu. Köle işçilerin çalışma süreleri özgür yurttaşların çalışma günleriyle tam ters bir orantı içerisindeydi).

Ortaçağ’da Kilise, eski Roma ritüellerini ve tatil günlerinin çoğunu çatısı altında toplayarak Hristiyanlığın kutsal bayramlarına dönüştürdü. Kutsal Pazar günü, Yılbaşı, Yortu, bazı aziz anma günleri ve bayramlar, evlilik kutlamaları ve mevsimsel ve siyasi festivaller tatil günleri olarak Ortaçağ İngiltere’sinde yılın üçte birini oluşturuyordu. Fransa Eski Rejimi’nde 180 çalışılmayan gün işaretlenmişti ve İspanya’da tatiller ve dini günler toplamı yılda beş ayı buluyordu. Tüm Avrupa genelinde, hasat zamanları hariç, köylüler tahminen haftada 20 saatten daha az çalışıyorlardı.
.....
18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa ve Amerika’da yaşanan Endüstri Devrimi şüphesiz insanlık tarihinde en uzun çalışma süreleri ve en çetin koşulları beraberinde getirdi. Kapitalist sistemin insan emeğini azaltıp daha az çalışma ihtiyacıyla yetineceği iddiası, kuluçka dönemindeki bu sistemin mitlerinden biri haline geldi hemen. Schor’a göre 18. ve 19. yüzyıldan önce çalışma hayatı mevsimlik, geçici ve düzensizdi. Fakat kapilalizmin gelişi aniden senede elliiki hafta ve hatfada yetmiş ila seksen saatlik altı günden oluşan çalışma haftasını bir norm haline getirdi. Eğer hesaplar doğruysa kapitalizmle birlikte çalışma süreleri ortaçağa kıyasla yüzde 200 ila 300 oranında artmış oldu.

Küresel uzun çalışma sürelerine (günde on ila onaltı saat) karşı seneler süren ısrarlı politik mücadelelerden sonra yirminci yüzyılda bu gidişat bozulmaya ve altı günlük çalışma süresi değişmeye başladı. Yavaşça yükselen, tecrübe kazanan ve yasallaşan işçi hareketi sayesinde muhasebe defterinin işçiler hanesinde iyileşmeler başladı. Fakat ne uzun erimli ne de engelleri aşan değişimlerdi bunlar.

Çoğu Amerikalı artık eskisinden çok çalışıyor... Amerikalıların yüzde 85’i haftada 45 saat iş başında ve projeksiyonlara göre bu süre 2010’da ortalama olarak 58 saate çıkacak. Rakamlar ne olursa olsun, net olan bir şey varsa o da artık Japonların bile işlerine bizlerden daha fazla vakit ayırmadıklarıdır.
.....
Öyleyse “Sekiz saat iş, sekiz saat dinlenme ve sekiz saat de ne yapacaksak o” haykırışı işçi hareketi için fazla bile. Bir bilgenin belirttiği gibi: “Tanrıya şükür hafta sonunu icat ettik. Eğer yapamasaydık hiçbirimiz gerçek bir hayat yaşayamayacaktık. Şundan emin ol, iş başında geçirdiğimiz o tüm saatler tek bir hayatın yerini tutamaz!”

The Importance of Being Lazy: In Praise of Play, Leisure, and Vacations, Al Cini, Routlege pub., 2006, s.66-67-68

çeviri: azcalis

25 Aralık 2009 Cuma

Paleolitik angaryalar

En son bulgular, yerli halkların kaşiflerle karşılaşmalarına kadar sürdürebildikleri ya da yeniden düzenleyebildikleri sosyo-ekonomik biçimlerin, umduğumuzdan çok farklı bir hikaye anlattığını gösteriyor. Örneğin, Avustralya’daki Arnhem bölgesinde yaşayan Abojin topluluğu arasında sürdürülen çalışmalar, 1950’lerin sonlarında bu gerçek avcı-toplayıcılar arasındaki çalışma süresi ortalamasının hepi topu 5 saat sekiz dakika olduğu sonucuna varıyor. Öte yandan, iş yükü hem fiziksel hem de mental olarak bilhassa sıkıcı görünmüyor. Bu nedenle, çalışma sürecine olan bu yaklaşım işe nahoş bir şey olarak yaklaşmamayı ya da mecburi olan belayı ertelemeyi gayet mümkün kılıyor. Aksine, Yir-Yiront gibi bazı Aborjin grupları, çalışma ve oyun arasında dilsel bir ayrım yapmıyorlar...

Diğer bir avcı-toplayıcı kültür olan Botswana’lı Kung Bushmen’in Dobe halkı arasındaki veriler daha çarpıcı. Potansiyel Dobe iş gücünün herhangi bir anda sadece üçte ikisi işgücü olarak kullanılıyor, geri kalan üçte bir ise başka şeylerle uğraşmakta serbest. İş başında olanların ortalama çalışma süreleri kabaca haftada onbeş saat ya da günde günde iki saat ve dokuz dakika. Diğer bir deyişle, her üretken birey haftada 3.5 ila 5.5 gününü başka aktivitelere ayırmakta serbest”...

Avcı-toplayıcı topluluklar ile tarımsal gelişim gösterenler arasında bir karşılaştırma yapılabilir. Örneğin ölü sezonda Zimbabwe’nin Kasaka köyünde yaşayan Bemba halkının yaşlı erkekleri 20 günün 14’ünü ve genç erkekleri de yedi günü çalışmaksızın geçirirler; Kampamba köyünde yüksek sezonda her yaştaki erkek ortalama olarak dokuz günün sekizinde (pazarları dahil değil) çalışır. İlk durumda günlük ortalama çalışma süreleri 2.75 saat erkekler ve 2 saat bahçe işleri artı 4 saat de ev işleri olmak üzere de kadınlar çalışır, fakat bu süre 0 ile 6 saat arasında değişkenlik gösterebilir. İkinci durumda da yaklaşık aynı döngü geçerli olup, erkekler ortalama 4 saat ve kadınlar da 6 saat çalışırlar. Bir yıllarının, 105.5 gününü tarımsal faaliyetlerde, 87.5 gününü çeşitli diğer işlerde, 161.5 gününü dinlenerek ve 9.5 gününü ise hasta olarak geçirdikleri görülmüştür.
.....
Benzer çalışmalar Yeni Zelanda Maori’leri, Azania’daki (Güney Afrika) Lozi ve diğer Bantu kabileleri, Bougainville’in (Solomon Adaları) Siuai sakinleri ve birçok farklı bölgeden topluluklarla temas edilerek gerçekleştirilmiştir... Hasılı kelam Audrey Richards, “yerlilerin tüm bedensel ritmi, artık endüstri işçisi olarak ortada kalan Batı Avrupadaki köylülerden tamamen farklı” diye gözlemlemiştir.

Andre Gorz ve diğerleri, endüstriyel sosyo-ekonomik hayatın bahşettiği yüksek hayat kalitesine sahip olanların, bunun ciddi sonuçlarını göz önünde bulundurarak kendi sistemlerinin verilerini bağıntılı bir şekilde diğerleriyle karşılaştırmalarının iyi olacağını vurgular: haftalık çalışma süresi 40-48 saat olan zamanı, fazla mesainin zamanı, ücreti ödenen zamanı, temel alışveriş ve yemek yapma işleri için gerekli zamanı, bunlara ek olarak da evsel angaryalarla muhtelif şekillerde ziyan edilmiş zamanı. Gelişmiş endüstriyel toplumlarda kişi başı ortalama çalışma süresi haftada 80 saati aşarak, Dove toplumunun ortalamasının %530’unu aşmıştır. Bu durum, liberal endüstrileşme bağlamının gereksindiği çalışma süreleri ve getirdiği devasa iş yükünün, yerli topluluklarının sabit yapılarına oranla çok daha fazla esnek üretime açık ve kontrol temelli olduğunun da ispatı niteliğinde. Sonuçta ortadaki endüstrileşme şartları, Taş Devri kültürlerinin ilkel koşullarından çok daha büyük çapta stres ve daha az sosyal faaliyet demek.

The Stone Age Revisited, M. Annette Jaimes, The Anarchist Library, 1993, s.19-20-21

çeviri: azcalis

Hayatın Mekaniği