19 Ocak 2010 Salı

Sömürüye rıza yaratmak

Bugün “emeğin, çalışmanın itibarsızlaştırılması yönünde top-yekûn bir toplumsal hareket var”. Bu yaklaşım emekle birlikte emekçinin değerini de aşındıran bir yaklaşım. Artık üretimin değil yönetimin önemli olduğu söylemi ne yapsa yaranamaz bir ruh hali içerisindeki çalışanın üzerinde yoğun bir iç rekabet baskısı da uyandırıyor, kendi iş arkadaşlarıyla girmeye zorlandığı bir rekabetin baskısı. Bu ise işyerinde olması gerekli haksızlığa karşı direniş birliğini dağıtıyor.

Performans değerlendirme adı altında yapılan sahte ve subjektif değerlendirmeler karşısında da çalışanın herhangi bir savunma olanağı bulunmuyor. Böylece emek değerindeki kayıp beher üretim çıktısındaki değeri de azaltarak kendisini kanıtlayabilmek yani performans değerlendirmeleri sonunda işini koruyabilmek isteyen çalışanı üretimin miktarını yani çalışmayı arttırmaya zorluyor. Bilhassa imalat sektörü dışındaki alanlarda yani imalat/saat denkleminin kurulamadığı ve emeğin tamamen subjektif kriterlerle değerlendirildiği sektörlerde çalışanların “fark edilmek” için yapabildiği tek şey işinin başından ayrılmamak oluyor.

Tüm bu oyun oynanırken izlenen davranış kalıpları neredeyse hep aynı; yönetici, motivasyon toplantıları adı altında çalışanlarına daha çok çaba göstermelerini salık veren amfetaminli konuşmalar yaptıktan sonra ilan panosuna ayın elemanı çizelgesini asıyor, tehdit eder gibi. Ve çalışan, o ana kadar edindiği tüm değerlerine hilafen yaşadığı bu ızdıraba, işini kaybetme korkusu yüzünden katlanmak zorunda hissederken tüm bu yakınlık gösterisi ona sahte bir dayanak işlevi görüyor. İşte böylece suç ortaklığına itilirken (çünkü tüm bu oyun işi asıl yapanın, üretenin, çarkı döndürenin rızası olmadan oynanamaz) kaybettiği kendi onuru, kendi hayatı oluyor. Aşağıdaki yazı Express dergisinin son sayısında yayınlanan Christophe Dejours söyleşisinden:

Bugün... tehdit, yönetmenin temel ilkesi haline geldi. Ne adına? Ekonomik kriz adına, rekabet adına...

Sistem korku üzerinden işliyor. Yeni çalışma organizasyonlarıyla, neoliberal dönüşümle, 1980'lerin başından itibaren, çalışma hayatına korku hâkim oldu. O dönemden beri, finansal faaliyetler serpildi, borsa yükselişe geçti ve bir daha da düşmedi. Burada devlet çok temel bir rol oynadı ve oynuyor.

.....

‘80'lerden beri çalışma dünyasının temel yapısını oluşturan unsur korku, işten çıkarılma tehdidi, prekaryalaşma endişesi. Şirketlerde, hatta kamu işletmelerinde beyaz yakalılar böyle yetiştiriliyor.

Bundan tamamen bağımsız olmayan ama daha farklı bir korku daha var, o da tutunamama, tutturamama korkusu; performansı tutturamama, ritmi, hedefleri tutturamama, uyum sağlayamama, teknolojik gelişmelere ayak uyduramama korkusu...

Çünkü tehdit ve güvencesizleştirme sistemi ölçüm sistemiyle içice. Ölçümün başlıca işlevi çalışanlara korku salması. Her şeyin ölçüye tâbi tutulması büyük tehdit. Ölçüm, değerlendirme denen şeyse tamamen keyfî, rastlantısal. İnsanlar kendilerinin ölçülmesi için gerekli verileri kendileri üretiyorlar, bunları enformasyon haline getiriyorlar, bilgisayarlara yüklüyorlar... Sonra bu, başka birileri tarafından ölçülüp değerlendiriliyor... Ölçülenlerin tartışma, müzakere etme hakkı yok. Herkes bir üstü tarafından, gizlice değerlendiriliyor...
Tehdit boyutu bir yana, emek ölçülemez. Emeğin ölçülmesi büyük bir çalışma hakkı ihlâlidir, suçtur. Emeğin, işin sonuçları ölçülebilir ancak, ki o da her zaman değil...

...Çalışmanın, emeğin ölçülmesi utanç verici bir durum. Bu sahte bir bilim, alenen yalan. Bütün bunların gerisinde, işbirliği yapan koca bir bilimciler ordusu var: Her şeyi ölçebileceklerini, sayıya vurabileceklerini iddia eden yığınla psikolog, sosyolog, mühendis! Ve üstelik bir de artık emek diye bir şeyin kalmadığını söylüyorlar...

Sözde-ölçümleri yapmak için yığınla insan lâzım. İşten çıkarmakla tehdit etmek için yığınla insan lâzım. "Daha fazla gayret etmezsen işinden olursun" demek için yığınla insan lâzım. Çok fazla insanın işbirliği yapması, coşkularını, enerjilerini, heveslerini sisteme katması lâzım.

.....

Neoliberalizmi analiz ederken keşfedilen bu ara halka (sistemle işbirliği a.ç.), çok temel. Totaliter sistemlerin işleyişinde daha önce teşhis edilemeyen bir süreçti bu. Totaliter bir sistemin işlemesi için de insanların şevki gerekir. Milyonlarca kişinin iştiraki olmasa Naziler ölüm trenlerini kaldıramazdı. Bugüne kadar totaliter sistemlerde işbirliğinin, kötünün öğrenilmesinde çalışmanın temel rolü tam olarak anlaşılamamıştı. Genel olarak totaliter sistemlerin temel ara halkasını neoliberal sistem üzerine çalışırken keşfediyoruz.

Bu sistemde mümkün olan iki mantık var: Tehdide dayalı yönetim ve ödüllendirmeye dayalı yönetim. Bunların ikisi de sürekli artışı gerektirir... İki mantık arasındaki fark, tehdidin sınırı vardır ama ödüllendirmenin sınırı yoktur...

Zenginlikler hızla artmaya devam ediyor ama gittikçe daha fazla yoksul var, daha da artacak. Ekonomik refah arttıkça yoksullar da artacak. Zenginleşen insanlar ve yükselen borsa karşısında düzenleyicilik rolünü eskiden devlet üstleniyordu. Ama devlet geri çekiliyor, zenginlik arttıkça paylaşımdaki eşitsizlik de artıyor. Bu sistem yıkıma götürür. Bununla birlikte, her şeyi yıkması için çalışacak hiç kimsenin kalmaması gerekiyor, o noktada değiliz. Daha çok uzun süre böyle devam edebilir. Bir kere daha vurguluyorum, bu sistem çoğumuzun, çoğunluğun işbirliği ve iştirakiyle işliyor, başka türlü işleyemez. Bireysel düzeyde ama asıl önemlisi kolektif olarak bunun üzerine düşünmeliyiz.(Sİ/BB)

röportajı derleyen: Siren İdemen

15 Ocak 2010 Cuma

Tam gün mü "tüm gün" mü?

Aslında 70’lerden bu yana konuşulagelen “Tam Gün Yasası” bugünlerde meclisten yasalaşarak geçmek üzere. Konunun sadece hekimler arasında tartışılıyor olması, medyanın dahi konuyla fazla alakadar olmaması konunun önemsizliğinden değil taraf olma ya da karşısında olma gerekçelerinin spesifik bir alana aitmiş gibi yürütülmesinden. Zira hekimlerin çalışma koşullarıyla birlikte tüm sağlık sistemini de etkileyecek bu yasanın, esasında bu topraklarda yaşayan ve parasız, adaletli ve sağlıklı bir sağlık sistemine gereksinim duyan çoğunluğun yaşamında da keskin dönüşümlere neden olması kaçınılmaz.

Konuyla ilgili yapılan tartışmaların sağlık reformu başlığı altındaki diğer ayakları yanında çalışma süreleriyle ilgili boyutu da ileride çokça üzerinde durulabilecek bir vurgu taşıyor. Hali hazırdaki çalışma kanununda bazı özel iş kolları dışında kağıt üzerinde (bkz.) 45 saat olarak görülen haftalık çalışma süresi bu yeni tasarıyla birlikte 40 saate düşürülerek tam gün aynı kurumda çalışma yükümlülüğü getiriyor. Bu durumda hekimler sadece Kamu ya da sadece özel (tek bir özel kurum) sağlık kuruluşlarında çalışabilecek. Sağlık-Sen konuya özlük haklarıın korunması şartıyla sıcak bakarken Türk Tabibler Birliği bunun sağlığın tümüyle özelleşmesi anlamına geldiği konusunda ısrarlı. Birliğe göre kamudaki döner sermaye havuzuna göre belirlenecek ücretler kamu hastanelerinin de özel hastanelerle rekabet içerisine girerek bir ticari forma bürüneceğini ve nihayetinde de bunun tüm hastanelerin özele devriyle sonuçlanarak sağlığın tamamen özelleşmesine neden olacağını savunuyor.

Sağlık Bakanının bu yeni düzenleme ile hekimlerin ve diğer sağlık emekçilerinin ücretlerinin de artacağı yönündeki ifadeleri ise hiç inandırıcı bulunmuyor zira bakanın bahsettiği ücretlere erişebilmek için günde 13-14 saate varan mesailer yapmak kaçınılmaz. Zaten bakan da bunu yalanlamıyor ve bu yeni düzenlemenin isteyen hekimin daha çok çalışarak daha çok kazanabileceği bir yapı sunduğunu da rahatlıkla söyleyebiliyor. Böylece hayati önem taşıyan 40 saatlik haftalık çalışma süresi anlam sapmasına uğruyor; 40 saat mesainin daha az çalışmak manasına gelmesi gerekirken ücretlerin kesintisiyle birlikte sunulması paradoksal bir biçimde daha çok çalışmayı adres gösteriyor.

Daha fazla gelir elde etmek için daha fazla çalışmak formülü ise özünde keyfiyete bağlı ya da hekimin para hırsına kalmış bir opsiyon gibi sunulmaya çalışılsa da, mevcut kazançlarının 40 saatle birlikte düşmesinden ötürü zaten madur olan hekimlere bir de hastaneye hasta çekmeleri için pazarlamacı görevi yüklenmiş oluyor. Daha uzun mesailerde ve daha çok hastaya bakarak geçen her günün sonunda hekim kendi sosyal yaşantısından koparken hasta da yıpranmış ve gergin bir hekimin olası dikkatsizliğinin yol açacağı tehlikelerle karşı karşıya.

Geçtiğimiz yıllarda Türkiyedeki doktor açığının yurt dışından getirilecek doktorlar ile karşılanacağı yönündeki beyanatların saçmalığı karşısında geri adım atan hükümet bu yeni düzenleme ile hekim açığını kapatabileceğini iddia ediyor, ancak ödenmesi gereken paha, hekimin deliler gibi çalışması!

Çözüm elbette ki çok yönlü bir yaklaşımını gereksiniyor. Öncelikle sağlık sisteminin hastanın müşteri, hekimin pazarlamacı olduğu bir sistemden tamamen korunması şart. Bu şartın sağlanmasıyla birlikte doğal olarak tesis olacak olan parasız ve adil bir sağlık hizmetine erişim hakkının hekimlerin üzerindeki “performans” baskısını yani hasta/zaman denklemindeki sıkışmışlığını da kaldırması ve asıl yapmaları gereken işe yoğunlaşmaları mümkün olacaktır. Unutmamak için tekrar etmekte fayda var: Önce “İnsan”!

12 Ocak 2010 Salı

6 Ocak 2010 Çarşamba

Thirty-hour day! No cut in pay!


Çalışma sürelerinin kısalması meselesi birçok cesur işçinin uğrunda hayatını feda ettiği bir ölüm kalım meselesi olarak bir asırdan fazladır işçi hareketinin en önemli taleplerinden biri oldu. 1825’in hemen başlarında Boston’daki marangozlar 10 saatlik işgünü için direnişteydi; 10 yıl sonra da New Jersey’deki Paterson’un çocuk işçileri
de 11 saatlik işgünü için. 1877’de beş Haymarket kahramanı bir sene önceki sekiz saatlik işgünü direnişinde komploya uğramış ve gösterilerde işlenen cinayetten dolayı suçlu bulunarak Chicago’da idam edilmişti.1 Mayıs işte bu tarihi çatışmayı yad eder. (a.g.y.)


General Motors’un Michigan’da bulunan karoser ve yedek parça fabrikası Flint’in işçi hareketi için önemli bir yeri vardır. Fisher-1 atölyesinde işçilerin kendilerini fabrikaya kilitleyerek giriştikleri ilk fabrika işgali olan Flint eylemi, işverenin grev süresince üretim araçlarını başka bir imalathaneye kaydırmasını engellemeye dayanan etkili bir direniş. Sendikal haklar için verilen bu mücadele sonucunda daha önce meşruiyeti resmen tanınmayan UAW (Birleşik Otomotiv İşçileri) sendikası üye sayısını 30.000’den 500.000’e yükseltebilmiştir. Aşağıdaki yazı bu efsanevi direnişin kısa hikayesini anlatıyor:

Flint İşgalinden 70 sene sonra

1937’deki Flint işgali sekiz anahtar talep etrafında organize edildi. İçlerinden biri tanındı: sendika hakkı. Kıdem hakları ve saatlik ücretler gibi diğer talepler ise bugünün otomotiv işçilerince kabul ettirildi.

Ancak aradan geçen 70 yıla rağmen Amerika’daki hiçbir sendikanın elde edemediği bir talep kaldı: altı saatlik gün!

1922’nin hemen başlarında, kömür madencilerinin genel grevi ile birlikte 30 saatlik iş haftası mefhumu doğdu. 1932’de, Büyük Buhranın ortasında bir anlamda milyonlarca işsizin işine geri dönmesi için hazırlanan Black-Connery yasa önergesi (işsizlik problemine karşı çalışma süresini haftalık 30 saate çekmeyi öneren yasa (a.ç.)) Amerikan Senatosuna sunuldu. Önerge çalışanlara 30 saatin üzerindeki mesailer için ödeme yapılmasını öneriyordu; ayrıca bir asgari ücret tespitini ve çocuk işçi istihdamının kısıtlanmasını da.

Amerikan İşçi Federasyonunun tutucu yöneticisi William Green bile önerge hakkında yoğun baskıda bulundu. Başkan Franklin Roosevelt’in öncülü Herbert Hoover’a göre umudunu yitirmeye başlayan işçiler, çalışma sürelerinin kısılması meselesinin gözardı edilemez hale geldiğini gösteriyordu.

Black-Connery önergesi Roosevelt’in desteğiyle senatodan geçti, ancak sonradan iş çevrelerinin baskıları karşısında desteğini geri çekti. Önerge, ince hesapların sonucunda mecliste reddedildi.

Tasarı bir kere işçilerin ufkunu genişletmişti ve bu haktan kolay kolay vazgeçmeyeceklerdi. 1934’te hem San Francisco kıyı işçilerinin grevi hem de genel tekstil grevi haftada 30 saatlik çalışma süresi talebinin sürdüğünü gösteriyordu. Diğer sektörlerdeki işçilerin 35 saat grevi 1930’lar boyunca sürdü. Akron lastik işçileri işlerinin gereği ve ağır çalışma şartları nedeniyle sadece altı saatlik vardiyalarla çalışıyorlardı. 1936’nın başında işgal eylemine başladıklarında, sekiz saatin üzerindeki çalışmaya karşı protestolara onlar da katılmış oldu.

1937’e gelindiğinde çoğu otomotiv işçisi yılın yaklaşık yarısını işsiz geçirmişti. Çalışmaya başladıklarında ise üretim bandındaki artan hız yüzünden fiziki ve mental olarak dayanılmaz hale gelen sekiz saatlik bir mesai yapıyorlardı. Yani şimdi fantastik görünen 30 saatlik hafta talebi o günün şartları dahilinde GM’in maaşlı köleleri için gayet doğaldı.
.....

Nihayetinde 1938’de, işveren tarafından fazla mesai için saatlik ücretin yarısı kadar ödeme yapmak kaydı düşülen ve 30 değil ancak 40 saatlik haftalık çalışma süresini tanıyan Adaletli Çalışma Standartları Kanunu meclisten geçti. Black-Connery’nin 1938 versiyonu öylesine sulandırılmıştı ki, o sırada hayatta olmayan William Connery’nin kardeşi tarafından, senatörün isminin önergeden çıkarılması istenmişti.
.....

Tüketimin Kutsal Kitabı

Şirket yöneticileri, işçilerin devasa şekilde popülerleşen kanaatlerini unutturmak için bir plan yapmak zorundaydı. 1927’de ekonomist Edward Cowdrick “yeni ekonominin ve tüketimin kutsal kitabı”nı öne sürdü. Fikir 1930’larda, 30 saatlik çalışma haftasına karşı bir denge ağırlığı olarak kuvvet kazandı. Plan piyasayı tüketim mallarına boğmak, metalara yapay ihtiyaçlar yaratarak onları elde etmek üzere uzun mesai sürelerine rıza oluşturmaktı. GM’den Charles Kettering “ekonomik refahın anahtarı tatminsizliğin yaratımını kurgulamaktadır” diyordu.

Cowdrick’in ilan ettiği “kutsal kitap”dan bu yana geçen seksen senede yüksek teknoloji devrimi üretim araçlarının hızını hayal edilemeyecek seviyede arttırmıştır. Bir otomobili üretmek için gerekli emek-zaman, işgal eylemlerine katılan bir bölümün (Fischer-1 otomobil yürüyen aksamına dair hiçbir üretim yapmamaktaydı ve bu da bir otomobilin üretim süresinin en az yarısı demekti a.ç.) yaptığı üretimin süresine kadar gerilemiştir. Otomasyon ve robotlaşma işgücünü 1970’lerin 1.5 milyonluk pik noktasının yarısının altına düşürmüştür.

Daha fazla boş vakit, otomasyonun boş vaadiydi. Aynen senatonun bir alt komitesinin hazırladığı 1965 projeksiyonlarına göre 20 yıl içerisinde 22 saat, 21.yy’da ise 14 saat olacak haftalık çalışma süresi gibi.
.....

Endişeli bir tıbbi kuruluşa göre işin sağlıkla ilgili boyutu da dikkat çekici. 1987 ile 2000 yıllarını kapsayan bir çalışma gösteriyor ki iş kazalarından kaynaklı tüm yaralanmaların yarısı 40 saatin üzerindeki mesailerde ortaya çıkmaktadır. Keza eve dönüş yolunda otomobil kazası riski de artmıştır. Fazla mesai, hipertansiyon riski 51 saatlik bir çalışma haftasında %29 artmıştır.

Bunun yanı sıra işçilerin sağlıklarının bozulması potansiyel olarak çevreye zarar veriyor: çalışmalar, fast-food tüketmeye olan eğilimin aşırı şekilde geri dönüşümsüz ambalaja yol açtığını gösteriyor.

Nihayetinde fazla çalışmanın zararlı etkilerinin iyi bir şekilde belgelenmesi kısa çalışma sürelerinin ekonomik avantajını tarifliyor. 1990’larda Fransa’da 35 saatlik hafta uygulamasının yerleştirilmesiyle yaklaşık 400.000 iş olanağı yaratıldı. 1988’de yapılan bir UAW (United Auto Workers) araştırması, eğer üç büyük otomotiv üreticisinin basit bir hareketle fazla mesaiye son verip haftalık çalışma süresini 40 saate çekerlerse 88.000 iş olanağı yaratılacağı sonucuna vardı.

1938’den beri çalışma sürelerinin düzenlenmesi konusunda bir tek yasal girişim dahi yapılmamıştır...

çeviri: azcalis

http://www.workers.org/2007/us/flint-0412/

1 Ocak 2010 Cuma

Boş vaktine sahip çık


Aşağıdaki yazarı anonim yazıya, boş vaktin öldürülen vakit (ki vakit öldürmek tembellik değildir kesinlikle, tembellik sanatının hayatı dönüştürücü potansiyeli onda yoktur) olmadığına dair gerçeği gayet samimi şekilde ele aldığı için yer veriyoruz. Yazıdaki ağırlıklı vurgunun boş vaktin değerlendirilmesine yapılması, yazıdan evvel Ünsal Oskay’dan bir alıntıyı önsöz maiyetinde koymayı adeta gerekli kıldı. Bahsi geçen yazı Bruce Brown’ın ileride ele alacağımız kitabı “Gündelik Hayatın Eleştirisi”ne Oskay’ın yazdığı önsözden;

Gelecekteki insan hayatının farklı olabilmesi için, bugünkü hayatımızın ve bizim bu hayat içindeki davranışlarımızın daha bugünden farklılaşmaya başlaması gereklidir. Ama bu farklılık, bizi realiteye tepkimeci yanıtlar vermenin ötesine gidemeyen non-social yaratıklara da dönüştürmemelidir. Bizi mutsuz kılan verili toplumsal sistemler karşısında “toplum dışı” yaratıklara dönüşmemeliyiz. Bugünkü hayatımızı sürdürürken gelecekteki daha insanca hayatı düşlemeli, tasarlamalı ve onun gerçekleşmesi yönünde bu hayatı dönüştürmeye mecbur olan bütün toplumsal kesimlerdeki insanlarla birlikte örgün adımlar atmayı da öğrenmeliyiz.

İş Ahlakı Nasıl Bir Ahlak?

Hiç merak ettiniz mi, ebeveynleriniz sıra “boş vakit”e geldiğinde neden öyle şaşkın gibi hareket ederler? Neden ufak bir hobiye başlar ve hem sürdürmekte başarısız hem de hastalıklı şekilde takıntılı hale gelirler... üstelik o şeyle yaşamlarına birşey katılamayacağı görülse bile? Belki de bahçeyle uğraşırken ya da basketbol takımlarının zaferlerini takip ederken kaybettiklerini arıyorlardır. Belki de babanız, aldığı o bütün eğlenceli aletleri (her yaştan erkeğin sahibi olduğu) sadece birkaç kez kullanıp sonra bir kenara istifleyiveriyordur ve bir sonraki ay da bir sürü kayak ekipmanı daha alıyordur. Ya da belki de boş vakitlerini karşısında harcadığı geniş ekran televizyonunun borçlarını nasıl ödeyeceğini hesaplamaya çalışarak sadece vakit öldürüyordur.

İşleriyle ilgili olarak size hiç dürüst oldular mı? Ondan hoşlanıyorlar mı? İşleri, kendilerini ifade edebiliyor mu, istedikleri her türlü hedefi gerçekleştirebiliyorlar mı? Kendilerini kahraman gibi hissedebiliyorlar mı ya da hergün eve gururla mı dönüyorlar –yoksa tükenmiş olarak mı? Kapıdan içeri girer girmez geniş ekran televizyonlarının karşısına mı kuruluyorlar yoksa? Başka birşey için enerjileri oluyor mu? Eğer bütün bunlar onlar için iyi olansa, sizin için de öyle mi?

İş neye benzer?

Bugün, işbölümü nedeniyle çoğu meslek çok spesifik işleri tekrar tekrar yapmaktan ibarettir, aralarında çok küçük farklar olan işleri. Eğer bulaşıkçıysanız, bulaşık yıkarsınız: genelde insanlarla iletişim kurmaz ya da çok karmaşık problemlerle uğraşmazsınız ve asla bulaşıkhaneden ayrılıp, güneş altında dolaşmaya çıkamazsınız. Eğer emlakçıysanız, ellerinizi birşey vücuda getirmek için kullanmazsınız ve vaktinizin büyük kısmını piyasalar ve satış incelikleri üzerine düşünerek geçirirsiniz. Haftada ortalama 40 saat çalıştığımız ve en nihayetinde yedi günümüzün beşinde çalıştığımız için, mesleğimiz ne kadar çeşitli alanları içerse de sadece belli şeyleri yapabilir ve uğraşabiliriz. Hayatımızın çoğu iş başında geçiyor. Gündelik hayatımızı işgal eden ilk şey çalışmak ve işyerinden çıkana dek bir an olsun huzura kavuşmak için birşey yapacak fırsatımız olmuyor. Vaktimizin ve enerjimizin çoğunu tek ya da on farklı iş üstünde tüketirken, nihayetinde farklı şekillerde de olsa sıkkın ve umutsuz hissediyoruz... kafamızda bunu canlandırmıyor olsak bile.

Bunun da ötesinde, büyük mesleklerin yaygınlaşması ve buna bağlı olarak serbest mesleklerle küçük işletmelerin azalışı nedeniyle çoğumuz yaptığımız işlerdeki vazifelerimiz hakkında yeterli ipucu edinemez hale geldik. Kendi işinizi kurmak ya da birlikte çalışabilecek bir arkadaş ya da komşu bulabilmek bile çok zor. Genellikle kendi işi üzerindeki kontrolü bizim sahip olduğumuzdan daha fazla olmayan idareciler tarafından verilen talimatları izleyerek işimizi yapmaya çalışmak durumunda kalıyoruz. Ne yapacağımıza karar veremeyince de kendimizi işimize yabancılaşmış hissetmemiz, iş kalitemize karşı kayıtsız kalma olasılığımızı doğuruyor ve üzerinde çalıştığımız projelerin önemsiz görülmesine yol açıyor.

Esasında bu bakışla günümüzde mesleklerin çoğunluğunun önemsiz görülmesi gayet kolay. Kapitalist ekonomide mesleklerin geçerliliği en çok talep edilen üretimlerle bağıntılı ve talep gören ürünlerin geneli (askeri teknoloji, fast food, Pepsi, son moda giysiler) insanları gerçekten mutlu eden ürünler değil. Onca güçlükle üretip sattığın ve bir hiçten başka birşey olmayan ürünler, yaptığın bütün işlerin değersiz olduğunu hissettiriyor. Kaç kişi McDonalds’da yediği o sırılsıklam kızarmış patatesler için gerçekten yanıp tutuşuyor? Arkadaşı tarafından hazırlanmış bir yemeği ya da kendine ait kafesinde pişirdiği yemeği sunan şefinkini yemekten daha mutlu olmasın?

Kısacası, “çalışmak”, bildiğimiz kadarıyla bizleri mutsuz ediyor çünkü onun için çok fazla şeyi feda ediyoruz, çünkü çok biteviye, çünkü yapacağımız şeyi seçemiyoruz ve çünkü genelde yaptıklarımız, insan oluşumuzun en çok gereksindiği şeyler değil.

Boş vakit neye benzer?

Uğraştığımız projeyi ya da kendimize gelmek için en çok neye ihtiyacımız olduğunu seçme özgürlüğümüzün bile olmadığı işimizin başında tüm enerjimizi tüketerek sonunda eve döneriz. Duygusal ve fiziki olarak yıpranmışızdır ve hiçbir şey, ertesi günün mesaisi için enerji depolamak adına bir süreliğine de olsa öylece sessiz sedasız oturmak ve televizyon seyretmek ya da günlük gazeteleri okumak kadar doğal gelmez. Belki de bir hobiyle meşgul olarak tükenmişliğimizi ve yıpranmışlığımızı geri plana atmayı deneriz; fakat gün boyunca iş yerinde kendi irademizle hareket etmeye alışık olmadığımız için genelde evdeki o boş vaktimizde ne yapmak istediğimizi bilmiyoruz. Şüphesiz bazı şirketler ya da diğerlerinin bizler için yaptığı planların ne olduğunu reklamlardan ve komşulardan görerek anlıyoruz; fakat şirketlerin en temel tatminlerimiz üzerinden canlandırdıkları faydalar şeklindeki olanakların ve minyatür golf oynamanın garip bir şekilde ihtiyacımızı karşılamadığını keşfediyoruz.

Elbette ki benzer şekilde, çalışmaktan arta alan vakit ve enerjimiz, içinde bulunduğumuz durumu gözden geçirmek ya da daha fazla enerji ve vakit gerektiren herhangi bir ödüllendirici aktivite olanağı yaratmak üzere paylaştırmaya yetmiyor. İşimizden ya da yaşantımızdan nasıl zevk alabileceğimizi düşünmekten hoşlanmıyoruz –ayrıca bu depresif bir şey ve bundan hoşlanmıyorsak bile ne yapabiliriz ki? Sanat ya da müzik ya da kitaplardan keyif almak için gerçekten mücadele etmeye enerjimiz kalmıyor; müziğimizin sakinleştirici, sanatımızın iddiasız, kitaplarımızın sadece eğlendirici olmasını istiyoruz.

Aslında eforumuzu arttırmak ve işe dair birşeyler üretmek için yaptıklarımız ortaktır ve rahatlama biçimimiz ve boş zamanımızda hiçbirşey yapmamamız da öyle. Çünkü çoğumuz işimizi sevmeyiz, mutsuzken yapmak için yöneldiklerimiz ortaktır, mutluyken de, artık bildiğimiz kadarıyla da bu... hiçbir şey yapmamaktır. Kendimiz için asla harekete geçmeyiz, çünkü bütün zamanımızı başkaları için bir şey yaparak ve çok iş görmenin ve çalışmanın her zaman mutsuzluğa neden olduğunu düşünerek harcarız. Mutluluktan anladığımız ise asla bir şey yapmamak ve uzun bir tatilde olmaktır.

Ve bu da eninde sonunda neden çoğumuzun mutsuz olduğunu açıklar: çünkü mutluluk hiçbir şey yapmamak demek değildir, mutluluk yaratıcı bir eylemlilikte bulunmaktır, bir şeyler üretmektir, önemsediğiniz şeyler için çok çalışmaktır. Mutluluk, mükemmel bir uzun mesafe koşusuyla, aşık olmakla, önemsediğiniz insanlar için orjinal bir yemek yapmakla, kitaplık kurmakla, şarkı yazmakla birlikte gelir. Yastığınıza gömülüp öylece kalarak mutlu olunmaz, mutluluk, peşine düşmek zorunda olduğumuz bir şeydir. Bir şeyler yaptığımız için mutsuz değiliz, tüm yaptığımız şey önemsemediğimiz şeyler olduğu için mutsuzuz. Ve işimiz bizi tükettiği ve isteklerimizden alıkoyduğu için mutsuzluğumuzun kaynağının çoğunu onlar oluşturur.

Çözüm ne?

O işte çalışmak zorunda olmadığını biliyorsun. Maaşını harcadığın Pepsi’den, pahalı kıyafetlerden, geniş ekran televizyondan ve pahalı mobilyalardan kurtulman mümkün. Önem verdiğin birşeyler yapmayı deneyerek başlayabilirsin ya da semt pazarında gerçekten seveceğin bir iş bulmayı deneyebilirsin (iyi şanslar!)... ve bu sana hayatında yapmak istediğin diğer şeyler için yeterli vakit ve enerji kazandırır. Hayatını düzenlerken en çok dikkat etmen gereken nokta, bir şey yaparken onu istediğin için yapmandır yoksa karlı olacağı için değil –diğer bir deyişle para için mutluluğunu satacaksan ne kadar para yaptığın önemli değildir. Unutma az para kazanman, para yapma önceliğinin vereceği telaşın da az olması demektir... ve o insanlık dışı işleri daha az yapacağın anlamına gelir. Tüm boş vaktini ot gibi yaşamadan ya da eğlencelere para akıtmadan kullanmayı öğren, bir şeyler yarat, bir şeyleri tamamla –kimsenin sana yapman için ödeme yapmadığı ama bir şekilde hayatını (belki de başkalarının hayatını) daha iyiye götüren şeyleri.

Bazıları, eğer herkes çalıştığı işleri bırakıp giderse içinde buluduğumuz sistemin çökeceğini tartışacaktır –daha iyi ya. Yeterince otomobil üretmedik mi, yeterince alışveriş merkezi, yeterince televizyon ve golf klübü, yeterince lanet olası nükleer silah yok mu? Fast-food’u azaltıp ev yapımı yemeklere yönelsek kötü mü etmiş oluruz? Eğer çalan bir şarkı bir üretim bandından daha tatmikar ise, neden bu kadar az müzik grubu çıkıyor da, transistörlü radyo sayısı bu kadar fazla? Şüphesiz “işsiz” bir dünya hayali, gerçekleştiğini bizim göremeyeceğimiz bir hayal; fakat asıl problem bu rüyayı yapabildiğiniz kadar hayatınızın bir parçası haline getirmek –bilinçsiz tüketicilik zincirlerinden kurtulduğunuz ve daha anlamlı olan bir yaşam haline.

http://www.crimethinc.com/texts/atoz/workethic.php

çeviri: azcalis

26 Aralık 2009 Cumartesi

Ah şu ilkellik yok mu!

Emek tarihi üzerine yapılan araştırmalar, bireylerin ve toplumların çalışmaya ayırdıkları vakitle ilgili olarak tutulan istatistiklerde tahminlerin ötesinde şaşırtıcı bir tablo ortaya koyuyor. Schor’a göre yaygın kanı, kabaca ilkel toplumlar şeklinde adlandırılan insan topluluklarının yaşamlarının, arkası gelmez ihtiyaçların gereksindiği bir çalışmayla kuşatıldığı sonucuna varır. Aslında, ilkel ya da geçim derdinde olan bu insanlar çok az çalışırlar. Schor’un verdiği örnekle; Papua’lı Kapauku’lar asla üst üste iki gün ve Kung Bushmen’ler de (Güney Afrika’da bir kabile) asla günde altı saatten, haftada da ikibuçuk günden fazla çalışmazlar. Avustralya Aborjinleri ve Sandviç Adası yerlileri çalıştıklarında asla günde dört saati aşmazlar.

Akdeniz havzasındaki ve erken Batı Avrupa halklarının çalışma adetleri de bu minimum çalışma geleneğini yansıtır. Endüstrileşmiş ve yüksek bir üretkenliğe erişmiş Antik Mısır uygarlığında bile tüm yıl boyunca 70 gün ya da ortalama olarak altı günde bir gün iş ile sınırlandırılmış bir düzenleme vardır. Antik Yunan ve Roma’da çalışılmayan günler oldukça boldu. Atinalılar yılda elli ila altmış günü kutlama ve festivallere ayırmışlardı ve Tarentum gibi bazı Yunan kentlerinde bu süre üç kat daha fazlaydı. Eski Roma takviminde 355 günün 109’u “çalışılması yasak olan adli ve idari tatil” olarak işaretlenmişti. Dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren bayram günleri 175 güne çıkmış oluyor bu da ortalama bir Romalı çalışanın yılın üçte birinden biraz daha azında çalışmak durumunda kaldığını gösteriyordu (tabi bu durum sadece özgür yurttaşlar için geçerli olup, köle işçilere yansımıyordu. Köle işçilerin çalışma süreleri özgür yurttaşların çalışma günleriyle tam ters bir orantı içerisindeydi).

Ortaçağ’da Kilise, eski Roma ritüellerini ve tatil günlerinin çoğunu çatısı altında toplayarak Hristiyanlığın kutsal bayramlarına dönüştürdü. Kutsal Pazar günü, Yılbaşı, Yortu, bazı aziz anma günleri ve bayramlar, evlilik kutlamaları ve mevsimsel ve siyasi festivaller tatil günleri olarak Ortaçağ İngiltere’sinde yılın üçte birini oluşturuyordu. Fransa Eski Rejimi’nde 180 çalışılmayan gün işaretlenmişti ve İspanya’da tatiller ve dini günler toplamı yılda beş ayı buluyordu. Tüm Avrupa genelinde, hasat zamanları hariç, köylüler tahminen haftada 20 saatten daha az çalışıyorlardı.
.....
18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa ve Amerika’da yaşanan Endüstri Devrimi şüphesiz insanlık tarihinde en uzun çalışma süreleri ve en çetin koşulları beraberinde getirdi. Kapitalist sistemin insan emeğini azaltıp daha az çalışma ihtiyacıyla yetineceği iddiası, kuluçka dönemindeki bu sistemin mitlerinden biri haline geldi hemen. Schor’a göre 18. ve 19. yüzyıldan önce çalışma hayatı mevsimlik, geçici ve düzensizdi. Fakat kapilalizmin gelişi aniden senede elliiki hafta ve hatfada yetmiş ila seksen saatlik altı günden oluşan çalışma haftasını bir norm haline getirdi. Eğer hesaplar doğruysa kapitalizmle birlikte çalışma süreleri ortaçağa kıyasla yüzde 200 ila 300 oranında artmış oldu.

Küresel uzun çalışma sürelerine (günde on ila onaltı saat) karşı seneler süren ısrarlı politik mücadelelerden sonra yirminci yüzyılda bu gidişat bozulmaya ve altı günlük çalışma süresi değişmeye başladı. Yavaşça yükselen, tecrübe kazanan ve yasallaşan işçi hareketi sayesinde muhasebe defterinin işçiler hanesinde iyileşmeler başladı. Fakat ne uzun erimli ne de engelleri aşan değişimlerdi bunlar.

Çoğu Amerikalı artık eskisinden çok çalışıyor... Amerikalıların yüzde 85’i haftada 45 saat iş başında ve projeksiyonlara göre bu süre 2010’da ortalama olarak 58 saate çıkacak. Rakamlar ne olursa olsun, net olan bir şey varsa o da artık Japonların bile işlerine bizlerden daha fazla vakit ayırmadıklarıdır.
.....
Öyleyse “Sekiz saat iş, sekiz saat dinlenme ve sekiz saat de ne yapacaksak o” haykırışı işçi hareketi için fazla bile. Bir bilgenin belirttiği gibi: “Tanrıya şükür hafta sonunu icat ettik. Eğer yapamasaydık hiçbirimiz gerçek bir hayat yaşayamayacaktık. Şundan emin ol, iş başında geçirdiğimiz o tüm saatler tek bir hayatın yerini tutamaz!”

The Importance of Being Lazy: In Praise of Play, Leisure, and Vacations, Al Cini, Routlege pub., 2006, s.66-67-68

çeviri: azcalis

25 Aralık 2009 Cuma

Paleolitik angaryalar

En son bulgular, yerli halkların kaşiflerle karşılaşmalarına kadar sürdürebildikleri ya da yeniden düzenleyebildikleri sosyo-ekonomik biçimlerin, umduğumuzdan çok farklı bir hikaye anlattığını gösteriyor. Örneğin, Avustralya’daki Arnhem bölgesinde yaşayan Abojin topluluğu arasında sürdürülen çalışmalar, 1950’lerin sonlarında bu gerçek avcı-toplayıcılar arasındaki çalışma süresi ortalamasının hepi topu 5 saat sekiz dakika olduğu sonucuna varıyor. Öte yandan, iş yükü hem fiziksel hem de mental olarak bilhassa sıkıcı görünmüyor. Bu nedenle, çalışma sürecine olan bu yaklaşım işe nahoş bir şey olarak yaklaşmamayı ya da mecburi olan belayı ertelemeyi gayet mümkün kılıyor. Aksine, Yir-Yiront gibi bazı Aborjin grupları, çalışma ve oyun arasında dilsel bir ayrım yapmıyorlar...

Diğer bir avcı-toplayıcı kültür olan Botswana’lı Kung Bushmen’in Dobe halkı arasındaki veriler daha çarpıcı. Potansiyel Dobe iş gücünün herhangi bir anda sadece üçte ikisi işgücü olarak kullanılıyor, geri kalan üçte bir ise başka şeylerle uğraşmakta serbest. İş başında olanların ortalama çalışma süreleri kabaca haftada onbeş saat ya da günde günde iki saat ve dokuz dakika. Diğer bir deyişle, her üretken birey haftada 3.5 ila 5.5 gününü başka aktivitelere ayırmakta serbest”...

Avcı-toplayıcı topluluklar ile tarımsal gelişim gösterenler arasında bir karşılaştırma yapılabilir. Örneğin ölü sezonda Zimbabwe’nin Kasaka köyünde yaşayan Bemba halkının yaşlı erkekleri 20 günün 14’ünü ve genç erkekleri de yedi günü çalışmaksızın geçirirler; Kampamba köyünde yüksek sezonda her yaştaki erkek ortalama olarak dokuz günün sekizinde (pazarları dahil değil) çalışır. İlk durumda günlük ortalama çalışma süreleri 2.75 saat erkekler ve 2 saat bahçe işleri artı 4 saat de ev işleri olmak üzere de kadınlar çalışır, fakat bu süre 0 ile 6 saat arasında değişkenlik gösterebilir. İkinci durumda da yaklaşık aynı döngü geçerli olup, erkekler ortalama 4 saat ve kadınlar da 6 saat çalışırlar. Bir yıllarının, 105.5 gününü tarımsal faaliyetlerde, 87.5 gününü çeşitli diğer işlerde, 161.5 gününü dinlenerek ve 9.5 gününü ise hasta olarak geçirdikleri görülmüştür.
.....
Benzer çalışmalar Yeni Zelanda Maori’leri, Azania’daki (Güney Afrika) Lozi ve diğer Bantu kabileleri, Bougainville’in (Solomon Adaları) Siuai sakinleri ve birçok farklı bölgeden topluluklarla temas edilerek gerçekleştirilmiştir... Hasılı kelam Audrey Richards, “yerlilerin tüm bedensel ritmi, artık endüstri işçisi olarak ortada kalan Batı Avrupadaki köylülerden tamamen farklı” diye gözlemlemiştir.

Andre Gorz ve diğerleri, endüstriyel sosyo-ekonomik hayatın bahşettiği yüksek hayat kalitesine sahip olanların, bunun ciddi sonuçlarını göz önünde bulundurarak kendi sistemlerinin verilerini bağıntılı bir şekilde diğerleriyle karşılaştırmalarının iyi olacağını vurgular: haftalık çalışma süresi 40-48 saat olan zamanı, fazla mesainin zamanı, ücreti ödenen zamanı, temel alışveriş ve yemek yapma işleri için gerekli zamanı, bunlara ek olarak da evsel angaryalarla muhtelif şekillerde ziyan edilmiş zamanı. Gelişmiş endüstriyel toplumlarda kişi başı ortalama çalışma süresi haftada 80 saati aşarak, Dove toplumunun ortalamasının %530’unu aşmıştır. Bu durum, liberal endüstrileşme bağlamının gereksindiği çalışma süreleri ve getirdiği devasa iş yükünün, yerli topluluklarının sabit yapılarına oranla çok daha fazla esnek üretime açık ve kontrol temelli olduğunun da ispatı niteliğinde. Sonuçta ortadaki endüstrileşme şartları, Taş Devri kültürlerinin ilkel koşullarından çok daha büyük çapta stres ve daha az sosyal faaliyet demek.

The Stone Age Revisited, M. Annette Jaimes, The Anarchist Library, 1993, s.19-20-21

çeviri: azcalis

22 Aralık 2009 Salı

Doping posamızı sıkıyor

Günümüzde, çalışanların en çok tükettikleri içeceklerin başında çay (özellikle Türkiye’de) ve kahve geliyor. Bu iki madde de bir yanıyla keyif verici, bir yanıyla da uzun mesai süreleri boyunca ayakta ve üretken kalabilmemiz için uyarıcı niteliğiyle tutuluyor. İşyerinde bolca çay ve kahve içince akşam daha çabuk gelmiyor ancak en azından masada uyuma, işi yetiştirememe gibi işinizden olmanıza neden olabilecek kazalardan sizi koruyor en azından bu umuluyor.

Kendimizin ve dolaylı olarak tüm dünyadaki emek ehlinin çıkarlarına aykırı olarak uzun mesai sürelerince bir makina gibi yorulmaksızın çalışmak, makinaların da performansı arttıkça daha yüksek üretim hızlarına çıkmayı ve ayık kalmayı dayatıyor ve uyarıcı (stimulant) maddeler de işte bu zaafiyet noktasında devreye giriyor.

Tabi burada çay ve kahvenin keyif verici o harika tadına karşı durduğumuz sonucu çıkmasın, lakin bunları tadı ötesinde uyarıcı niteliği nedeniyle tüketmek zorunda hissetmek bakın nerelere varan bir mevzu olabiliyor:


Amfetamin, yüzyılın silahı...


Amfetaminin tarihi 1887’de Romanyalı kimyager Lazar Edelenau’nun senteziyle başlar. 1927'e kadar ilaç sanayinde yer almayan bileşik, bu tarihte Gordon Allez tarafından yeniden sentezlenerek insan bünyesine girmeye başlar. 1918'de Japon kimyager Akira Ogata’nın amfetamini efedrin ile karıştırmasıyla elde ettiği metamfetamin, bilhassa performans arttırıcı ve uyarıcı niteliği nedeniyle sistematik olarak ilk kez II.Dünya savaşında kullanılmaya başlar. Savaşan taraflara bağlı askeri birliklere verilen metamfetamin Almanya'da Pervitin adıyla üretilerek elit tank ve hava birliklerinde yoğun olarak kullanılmıştır. Savaş boyunca sadece İngiltere’de 72 milyon amfetamin tableti kullanıldığı sanılmaktadır.
http://en.wikipedia.org/wiki/Methamphetamine

Bir çok ülke tarafından, kullanımının vücuda verdiği kalıcı zararlardan ötürü en yüksek risk grubundaki uyuşturucu maddeler arasına alınan metamfetamin ve amfetaminin devlet kontrolünde sağaltım amacı dışındaki kullanımı halen devam etmektedir. Performans arttırıcı olarak Amerikalı pilotlar tarafından “go pills” adıyla yoğun şekilde kullanılan amfetamin tabletleri 2002 senesinde Kanada’lı askerleri yanlışlıkla (amfetamin efekti nedeniyle) bombalayan F-16 pilotları nedeniyle Amerikan ordusunun başına iş açsa da bilhassa Afganistan işgali sırasında kullanılmaya devam etmiştir.

Elbette ki bu performans arttırma yöntemi işletme sahipleri tarafından da keşfedilmekte gecikmemiştir. 1933-34 yıllarında Benzedrin olarak piyasaya sürülen ve serotonin ve dopamin salgısını tetiklemesiyle nam salan ilaç Türkiye’de de bilhassa uzun süre uyanık kalmak isteyen iş kollarında ve öğrenciler arasında rağbet görmeye başlar.

Amerika’da Reagan döneminde çıkarılan bir yönerge ile (12564) uzun yol şoförleri düzenli olarak ilaç muayenesine girmeye mecbur bırakılmışdır. Brezilya’da 12.700 çalışan üzerinde yapılan bir araştırmada ise bilhassa kamyon şoförleri arasında yaygın şekilde Fenproporex (bir çeşit amfetamin) kullanımı tespit edilmiştir.
http://www.scielo.br/scielo.php?pid=S0034-89102004000400011&script=sci_arttext&tlng=en

89 senesinde yayınlanan yıllık ilaç test raporuna göre Amerika’da çalışanların yüzde 13.5’inde test sonucu pozitif çıkmıştır. Bilhassa sağlık işçileri arasında temininin kolay oluşu ve yoğun iş temposu nedeniyle bağımlılık oranları yüksektir. 89’daki oranlar sağlık çalışanları arasında kokain kullanımı bazında 2008 senesinde yüzde 30 azalma gösterse de amfetamin test sonuçlarında pozitif bulgu sayısı yüzde 21’lere tırmanmıştır.
http://www.watertowndailytimes.com/article/20090809/CURR04/308099965
http://www.abc.net.au/news/stories/2009/08/17/2657825.htm


30 Kasım 2002'de Tim Connor tarafından yapılan bir röportajda Taylandlı işçi bir kadın 98 senesinde girdiği bir tekstil işleme atölyesinde (Bed and Bath Prestige adlı şirket başta Adidas, Reebok, Nike ve Levi's olmak üzere birçok markanın ürünlerinin fason üretimini yapıyor) amfetamin kullanımının işletmeler eliyle işçilere zorla dayatılmasının çarpıcı bir örneğini açığa çıkarıyor:

“İşe sabah 8.30'da başlıyordum. Akşam 5.30'da bitmesi gereken iş, hiçbir zaman gece 10.00'dan önce bitmedi. Yoğun zamanlarda ise sabah saat 2'ye kadar çalışırdık. Pazar izin günümüzdü, ama bu siparişlere bağlıydı. Siparişiler çok olduğunda bütün bir ay hiç tatil yapmadan çalıştığımız olurdu. Haftada 70 ile 110 saat arası çalışıyordum. Yaptığımız fazla mesai 50 saati ne kadar aşarsa aşsın bize sadece 50 saat karşılığı ücret ödeniyordu.

İşlerin yoğun olduğu zamanlar fabrikanın sahibi Chaiyapat Photikamjorn bize içine anfetamin koyduğu buzlu kolayı içirirdi. Bizler içtiğimiz şeyin anfetamin olduğunu biliyorduk, ama çok azımız içmeyi reddediyordu. Çünkü bu şeyden içtiğimizde 48 saat kad
ar durmadan çalışabiliyorduk. Zaten o koşulları kaldırabilmenin tek yolu da o ilaçlardı. Paketleme bölümünde çalışan erkek işçilerin büyük bir kısmı anfetamin bağımlısı olmuştu. Fabrikada bulamadıklarında dışardan satın alıyorlardı.”
http://www.oxfam.org.au/explore/workers-rights/nike/nike-sportswear-workers-speak-out

Sadece çalışanlar ya da askerler üzerinde değil, ehlileştirilmek maksadıyla çocuklar ve hayvanlar üzerinde de kullanımı oldukça yaygındır. Örneğin Amerika ve Hollanda’da hiperaktivite ve konsantrasyon kaybı belirtilerine rastlanan ilköğretim öğrencilerine bir tür amfetamin bileşiği olan Ritalin gibi ilaçlar doktor ve öğretmenlerin kontrolünde içirilmektedir. Tayland’da fillere amfetaminli muz verilmesi 80’lerden bu yana süren bir uygulamadır. Kerestecilik yapılan bölgelerde fillerin daha uzun süre ve daha yüksek performansla yük taşıyabilmeleri için verilen bu madde, filleri amfetamin bağımlısı haline getirmiş, zayıflık ya da yoğun çalışmadan kaynaklı yaralanmalara maruz bırakmıştır.
http://berkeley.edu/news/berkeleyan/2007/11/28_elephants.shtml

Üretimin makinalaşması ile gelinen nokta, insan metabolizmasının da makinalaşmasıyla yeni bir evreye mi geçmeye çalışıyor? Neyiz biz?

“Fabrika yöneticileri verimliliğimizi arttırabileceklerini düşünerek bizlere kötü ve kaba davranıyorlar. Oysa anlamıyorlar ki taleplerini karşılayarak onlara iyi muamele ettiklerinde işçiler daha iyi çalışacaklardır. Bunu dikkate almalılar. Böylece belki bizlere makina gibi davranmayı keserler. Hepsi sizin bir makinaya dönüşmenizi ve otomatik olarak çalışmanızı istiyorlar. İnsan böyle çalışmaz. Bizler makina değiliz.” (Bir Nike işçisiyle röportajdan, 21 Ocak 2002)
http://www.oxfam.org.au/resources/filestore/originals/OAus-WeAreNotMachines-0302.pdf

19 Aralık 2009 Cumartesi

Parantez İçinde Çalışmak

Naomi Klein'ın küresel markaları hedef tahtasına koyduğu kitabı No Logo'da Terk Edilen Fabrika - Süper Marka Çağında Küçümsenen Üretim başlığı altında ele aldığı ölümüne çalıştırılma koşullarının müsebbibi uluslararası büyük şirketlerin adeta bir çeşit ur gibi gördükleri imalat kalemlerini taşeronlara yıkarak ve onları birbirine kırdırarak kızıştırdığı para ve süre pazarlıklarıyla tüm dünyanın başına ne işler açtığı ibretlik örneklerle ele alınıyor.

“Makineler yıpranır. Arabalar paslanır. İnsanlar ölür. Ama hayatta kalan markalardır.” (Hector Liang, United Biscuits eski yöneticisi.)

...diğer bir deyişle, markalama tüm “katma değeri” kullanmaktadır. Asıl üretim süreci, değerini bu derece kaybettiğinde, bu durum, üretim işini yapan insanlara bir posa, bir artık gibi davranılması olasılığının ardındaki mantık haline gelmektedir.

...Phil Knight (Nike’ın kurucu sahibi)’ın dediği gibi, “mal üretmenin artık değeri yok. Değer, titiz araştırmalarla, yenilik getirmekle ve pazarlamayla katılıyor.” Phil Knight’a göre üretim, marka imparatorluğunun temel direği değil, sıkıcı, marjinal bir görevdir.

Bu nedenle artık pek çok şirket üretimi es geçmektedir. Ürünlerini kendileri, kendi fabrikalarında yapmak yerine, “tedarik etmektedirler”, tıpkı doğal kaynak sanayilerinin uranyum, bakır ya da kereste elde etmeleri gibi.

(Bu durum bu şirketlerin ellerini iki şekilde temiz tutuyordu. Bunlardan biri imalatın kirli süreçlerinden, atıklarını bertaraf yükümlülülüğünden ve fabrikaların sürekli baş ağrıtan idari süreçlerinden (işçi talepleri, personel istihdamı, bakım masrafları vb.) azade olmalarıydı. Ancak daha da önemli olan ikinci bir sevimsiz durumdan daha koruyordu onları: ürünlerinin imalatını yapan işçilerin yaşamlarındaki dayanılmaz koşullara karşı hukuki ve vicdani yükümlülüklerinden de muaf hissediyorlardı, ellerini sürmeden ve çok daha ucuza üstelik de hiçbir sosyal yükümlülük altına girmeden asıl odaklanmak istedikleri şeye, markalarının imajlarına yoğunlaşabiliyorlardı.)

Disney sözcüsü Ken Green, şirketinin Haiti’de Disney kıyafetleri üreten fabrikasındaki ağır koşullardan sorumlu tutulmasından dolayı herkesin içinde üzüntüsünü belirttiği zaman, bu değişikliğin boyutu hakkında ipucu vermiştir. “bizim Haiti’de çalıştırdığımız işçimiz yok”, demiştir, fabrikanın bir yükleniciye ait olduğuna işaret ederek. Green Catholic Register’dan Cathy Majtenyi’ye “kullandığınız gazete kağıdına bakın, bunun üretiminde çalışma koşulları hakında herhangi bir bilgi var mı?” diye sormuştur.

(Filipinler’in serbest ticaret bölgesi Cavite’de çalışan 60.000 kişi artık birer küresel marka haline gelmiş onlarca şirketin ürünlerinin imalatını yapan dev bir kasaba-fabrika. Kasabada hayata dair olan tek şey durmak bilmeyen hareket ve çırılçıplak ifşa olan tek bir mottoyla deviniyor: “çok çok düşük fiyatlarla, saf, yüzde 100 üretim”.)

Güneşte pişen vardiya kartları, her işçiden maksimum işin, her günden maksimum çalışma saatinin sıkılıp çıkartıldığından emin olunmasını sağlar. Bölgede sokaklar ürkütücü derecede boştur ve açık kapılardan –ki bunlar pen çok fabrikadan havalandırma sistemini oluşturuyor- gürültülü makinelerin üzerine eğilmiş sıra sıra genç kızlar görülür.

...İBB’ler (İmalat İşleme Bölgesi) nerede olursa olsuni çalışanların anlattıkları hikayeler şaşırtıcı ölçüde aynıdır: çalışma saatleri uzundur; Sri Lanka’da on dört saat, Endonezya’da on iki saat, Güney Çin’de on altı saat, Filipinler’de on iki saat. Çalışanların büyük çoğunluğu kadınlardır.

...Bölge fabrikalarının çoğu, Filipinler çalışma yasasının sistematik olarak çiğnendiği demir yumruk kuralları ile işlemektedir. Örneğin bazı işverenler, on beş dakikalık molalar haricinde tuvalet kapılarını kilitli tutmaktadır, bu aralar sırasında, yönetimin üretim dışı süreyi takip edebilmesi için, çalışanların giriş çıkışlarda imza atması gerekmektedir.The Gap, Guess ve Old Navy için kıyafet dikilen bir fabrikada çalışan terzi kadınlar bana kimi zaman tuvaletlerini makinelerin altında plastik torbalara yapmak zorunda kaldıklarını söylediler. Konuşmayı, hatta Ju Young elektronik fabrikasında gülmeyi yasaklayan kurallar söz konusudur. Bir fabrikada, kurallara uymayanları utandırmak üzere “En Geveze Çalışanlar” listesi asılmaktadır.

(Tüm bu tablonun bize çizdiği kölelik düzenidir. Çünkü çalışmaktan başka birşey yapamayacak kadar uzun mesai süreleri dışında ücretler de ancak karın tokluğuna yetmektedir.)

İşçi grupları Çin’de bir montaj hattı işçisinin yaşama ücretinin saatte 87 sent olduğu konusunda fikir birliği içindedirler. Çokuluslu şirketlerin bölge üretimine geçmek için yüzlerce yerel tekstil fabrikasını kapattıkları ABD ve Almanya’da, konfeksiyon işçileri bir saatte sırasıyla 10 dolar ve 18.50 dolar kazanmaktadır. İşgücü maliyetindeki bu muazzam tasarrufa rağmen, dünyanın en güçlü ve en zengin markaları için üretim yapanlar hala Çin’deki işçilere, yaşam giderlerini karşılamalarına, hastalıklarda tedavilerine yetecek ve hatta eve ailelerine küçük bir miktar para göndermelerini sağlayacak 87 senti dahi vermek istememektedirler. Çin’de bulunan özel ekonomik bölgelerde marka üretimi üzerine 1998 yılında gerçekleştirilen bir çalışma, Wal-Mart, Ralph Lauren, An Taylor, Esprit, Liz Claiborne, Kmart, Nike Adidas, J.C.Penney ve The Limited’in bu içler acısı 87 sentin ancak bir bölümünü ödediklerini, bazılarının saat başı 13 sent ödediğini ortaya koymuştur.

(Bu çok çok uzun çalışma süreleri işçilerin hasta olamasına ve sosyal açıdan yok olmalarına neden olmaktadır. Durmaksızın çalışmak, kalan o çok değerli vaktin oturulup düşünmeye, diğer arkadaşlarıyla dertleşmeye ve bu berbat koşulların iyileştirilebilmesi için örgütlenmelerine, örneğin sendikal faaliyetlere değil uykuya ayrılmasına yol açmaktadır.)

...Sürekli misilleme tehdidine rağmen, İşçi Destekleme Merkezi, Cavite bölgesi fabrikalarında değişik derecelerde başarılı olan ılımlı sendika organizasyonu girişimlerinde bulunmuştur. Örneğin, All Asia konfeksiyon fabrikasında bir girişimde bulunulduğunda, organizatörler önemli bir engelle karşılaşmışlardı: işçilerin yorgun olması. Ellen Tracy ve Sassoon için kıyafetler diken All Asia terzilerini en büyük şikayetleri zorunlu fazla mesaidir. Normal vardiya sabah sekizden akşam 10’a kadar devam etmektedir, ancak haftada birkaç gece işçilerin “geç” saatlere kadar, sabah 2’ye kadar çalışmaları gerekmektedir. İşçiler, işlerin en yoğun olduğu dönemlerde arka arkaya iki gece sabah 2 vardiyasında çalışmaya alışmışlardır; bu da kadınların çoğunun ertesi sabahki normal vardiyalarına başlamadan önce sadece birkaç saat uyuyabilmelerine neden olmaktadır. Ancak bu aynı zamanda All Asia işçilerinin kendileri için son derece değerli olan 30 dakikalık molaları sendika hakkında konuşmaya değil, uyumaya ayırmaları anlamına gelmektedir. Dört çocuk annesi bir kadın All Asia’ya sendika getirme girişimlerinde başarısız olmasının nedenini açıklarken bana, “işçilerle konuşmakta zorlanıyorum çünkü işçiler daima uykulu oluyorlar” demişti.

(Ve insanlar, aşırı çalışmaktan hayatlarını kaybetmektedir.)

Cavite’de, fazla mesai konusunun, iş arkadaşlarına göre “aşırı çalışmaktan” ölen Carmelita Alonzo’dan bahsedilmeden konuşulması mümkün değildi. Bana, İşçi Destek Merkezinde toplanan işçi grupları tarafından ve bire bir görüşmelerde bireysel olarak tekrar tekrar anlatıldığına göre Alonzo, V.T. Fashion fabrikasında diğer markaların yanı sıra The Gap ve Liz Claiborne kıyafetleri diken bir terziydi. Konuştuğum işçilerin tamamı bu trajedinin nasıl gerçekleştiğini mutlaka bilmemi istiyorlardı; çünkü böylelikle “Kanada’da bu ürünleri alan insanlara” durumu açıklayabilirdim. Carmelita Alonzo’nun ölümü özellikle yoğun bir çalışma döneminde arka arkaya gelen uzun gece vardiyalarının ardından gerçekleşmişti. Çalıştığı kot fabrikasının ve aynı zamanda Carmelita’nın fabrikasının da sahibi olan aynı dönemde kendisi de büyük siparişlerle karşı karşı kala Josie, “sevk edilecek çok fazla ürün vardı ve kimsenin eve gitmesine izin verilmiyordu” diye hatırlatıyor. “Şubatta usta başı neredeyse her geceye, gece vardiyası vermişti”. Alonzo bu vardiyalarda çalışmakla kalmıyor, ailesine dönmek için de iki saatlik yol gidiyordu. Gün boyunca boğucu sıcak olan ve geceleri rutubet basan fabriklarda sık rastlanan bir hastalık olan zatürreden şikayetle, müdüründen iyileşebilmek için izin almak istemişti. Reddedilmişti. Alonzo sonunda hastaneye yatırılmıştı; burada 8 Mart 1997’de –Dünya Kadınlar Gününde- ölmüştü.

...Bu fazla mesai stresi, fabrikalar daha çok işçi çalıştırsa ve daha kısa iki vardiya yapsalar, büyük ölçüde hafifleyecektir. Ama bunu neden yapsınlar? Bölgeyi denetlemekle görevli devlet memuru fazla mesai ihlallerinden dolayı fabrika sahipleri ve müdürleriyle uğraşmıyor. Bölge yöneticisi Raymondo Nagrampa, fabrikalar daha kısa süre çalışmak üzere daha fazla işçi alırsa elbette daha iyi olacağını kabul ediyor; ancak bana, “sanırım bunu bir kenara bırakacağım. Bence bu daha çok yönetimi ilgilendiren bir karar” demişti.

(Bu mesele elbette ki sadece Filipinlerin, Tayland, Meksika ya da Çin’in meselesi değildir. Örneğin Nike’ın dünya çapındaki yaklaşık 700 taşeronunun 27’si Türkiye’dedir, yani herkesin ortak sorunudur. Ayrıca bu sorun sadece o bölgelerde o koşullarda hayatta kalmaya çalışan yüzbinlerin sorunu da değildir, tüm yerel ya da küresel işletmeler, karlarını düşürmeden istihdam kamburundan kurtulmak için bu yola girmeye başlamıştır ve bu da halen elinde iş olan milyonların işlerinden olmalarına hatta ileride belki de o imalat işleme bölgelerinde o koşullar altında çalışmalarına yol açacaktır. Ancak buradan düz bir çıkarımla bu kölelik koşullarında çalışan işçilerin, dışarıdaki işçilerin işlerini çaldıkları sonucuna varmak hiç de akıl karı olmaz, zira artık yapılan üretim aynı üretim değildir ve o koşullar kimsenin dayanmak için hevesleneceği koşullar değildir.)

...Evet, bunlar Kuzeyden işleri çekmektedir; ancak, sanayileşmiş uluslarda teknoloji geliştikçe orta sınıflarımızı oluşturan işçilerin, yoksulluğun kölesi olan ülkelerle paylaşılmasının sadece bir küresel adalet sorunu olduğu önermesini adil gözlemciler reddedecektir. Sorun şu ki, Cavite’deki ya da Asya ve Latin Amerika’daki tüm bölgelerdeki işçiler “bizlerin” işlerini hiç de devralmamaktadırlar. Hong Kong’da kurulu Asya İzleme ve Kaynak Merkezinin eski araştırma yöneticisi Gerard Greenfield şöyle söylemektedir: “Yer değiştirme ile ilgili masallardan biri, sözde Kuzeyden Güneye aktarılmış gibi görülen işlerin daha önce yapılmakta olana benzer işler olduğudur”. Hayır değiller. Tıpkı şirket tarafından üretimin Pasifik okyanusu üzerinde bir yerlerde, üçüncü şahıs yüklenicilere verilecek “siprişlere” dönüşmesi gibi, tam zanlı istihdam da uçuş sırasında “sözleşmelere” dönüşmüştür...Bu gerçekten de işlerin başka yerlere uçması gibi basit bir hikaye değildir.

Naomi Klein, No Logo, Bilgi yay.

Auschwitz'den 'Çalışmak özgürleştirir' çalındı


18/12/2009

Bir milyondan fazla insanın öldüğü Auschwitz toplama kampının girişindeki, "Çalışmak özgürleştirir" tabelası çalındı.



VARŞOVA - Nazilerin Polonya'daki ölüm kampı Auschwitz'de, Hitler'in "Arbeit Macht Frei: Çalışmak Özgürleştirir" yazısı çalındı.

Polonya polisinin verdiği bilgiye göre, artık müze ve anıt olarak kullanılan toplama kampının girişindeki büyük demirden yazının sabaha karşı çalındığı tahmin ediliyor.

Polis sözcüsü Katarzyna Padlo, hırsızlığı müze bekçilerinin fark ettiğini ve durumu polise bildirdiğini, yazının bir ucundan vidalarının söküldüğünü, diğer tarafının ise kopartılarak alındığını söyledi. Padlo, soruşturmanın çok yönlü sürdüğünü belirtti.


Nazilerin ölüm kamplarından biri olan Auschwitz'de çoğu Yahudi olmak üzere binlerce kişi gaz odalarında öldü.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=969924&Date=19.12.2009&CategoryID=81

14 Aralık 2009 Pazartesi

Tuzla'da...


İşletmelerin aşırı kar hırsı, işçilik maliyetlerindeki aşırı kısıntılara bu da asgari yaşam standartlarının zaten altına inmiş ücretleri daha aşağı çekmek kısa vadede mümkün olmadığından çalışma sürelerini uzatmaya giderek tatmin oluyor. Aşırı yoğun çalışma ise 2 ya da 3 işçinin işini tek bir işçiye yaptırmakla mümkün. İstihdamı olabildiğince aşağıya çekmeye özen gösteren işletmeler "sıfır" işçi hedefine doğru yaklaşırken taşeronlaşma ve aşırı rekabet gittikçe kızışıyor. Tuzla tersanesinde son yıllarda gittikçe artan iş kazalarında ölüm vakaları ise bunu teyid edercesine, istihdam düştükçe artıyor.

Kaynak işçisi Ercan Sancar'ın 6 Aralık'taki ölümü ile Tuzla tersanelerinde 2009 senesinde gerçekleşen ölüm sayısı 14 oldu. Olayla ilgili bugünkü gazete haberlerinin ardından konuyu yeniden büyüme, iş yoğunlaştırma ve taşeronluk sistemi üzerinden tartışmak gerek. İlgili tartışmalara dair Aslı Odman'ın 2008'de kaleme aldığı yazısının bir kısmı şu şekilde:

"Türkiye gemi inşa sanayii, özellikle 10-15.000 dwt’luk kimyasal tanker üretiminde ve seri ölümlü iş kazalarındaki artışla dünyada ön plana çıkıyor. Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde yaşanan önlenebilir ölümcül iş kazaları da, 2001 malî kriz sonrasında sektörde yaşanan üretim düzeyindeki büyümeye açık bir paralellik gösteriyor. Teslim edilen gemi, tonaj (dwt) bazında son üç senede (2004-2007) üç misli artarken, iş kazaları -uzun vadede etkisi gözüken ve nadiren kayıt altına alınabilen meslek hastalıkları ve yaralanmalar dışarıda bırakıldığında ve sadece ölümcül iş kazalarına bakıldığında bile- bu büyümeye neredeyse birebir paralel olarak artmış. 2004’te 5 işçi Tuzla’da canını bırakırken, 2007-2008’de bu sayı 18’e yükselmiş. Tersaneler Bölgesi’nde artan işçi ölümlerinin temelinde ise, indirgemeci bir şekilde sık sık iddia edildiği gibi ‘eğitimsiz işçiler’ veya ‘taşeronluk sistemi’ yoktur. Bu iki etmen de, gemi inşa sanayiinde kârlılık ve rekabet edebilirliği sağlayan esnek çalıştırma tarzının, aynı artan iş kazaları gibi, birer emâresidirler. Tuzla’daki ölümlerin arka planında, tersane sahiplerinin gemi inşa sanayiindeki bu istisnaî konjonktürü kaçırmamak için, işçileri daha yoğun ve daha uzun çalıştırarak, hem işçilerin biyolojik sınırına, hem de Tersanelerin mekânsal sınırlarına dayanan bir çalışma tarzını uygulamaları yatmaktadır. Rapor çalışmalarımız sırasında üç mesai üst üste, yani günde 22 saate kadar varan çalışma saatlerine bile rastladık. Haliyle işi yoğunlaştırma, yani işçi başına saatte işlenen sac miktarını arttırmaya dair tespitler ise çalışma saatlerinden daha zor yapılabiliyorlar.

Tuzla’da çalışan bir mühendisin ifadesi bu konudaki müstakbel çalışmalara da sezgisel bir başlangıç teşkil edecek nitelikte: “Bizim aldığımız bloklarının teslim tarihi belli. O tarihte işin tersaneye teslim edilmesi gerekiyor. Taşeron açısından ne kadar erken biterse malîyetten o kadar düşüyorsunuz. İşin erken bitmesi işçilere daha az yevmiye ödenmesi anlamına geliyor. Az işçi ile çok iş yapılarak en üst performans elde edilmeye çalışıyor.” Zira iş ‘çabuk çabuk’ yetişmeli, siparişi veren armatörün tazminatına mâruz kalınmamalı ve hemen sıradaki geminin inşasına/tamirine başlanmalıdır!

Bu iş baskısı da siparişi veren armatörden tersane sahibine, tersane sahibinden taşerona, bazen taşerondan taşeronun taşeronuna, oradan da en zayıf halka olan işçiye aktarılmaktadır. İşte ancak bu arka planı koyduktan sonra, taşeronluk sisteminin iş kazalarını artırıcı rolünden bahsetmek anlamlıdır: Bu yoğunlukta bir üretime tekabül eden yapısal iş güvenliği yatırımlarının yapılmadığı, Çalışma Bakanlığı’nın 2007’de yaptığı teftişlerin raporlarıyla da sabitlenmiş[3] sektörün, binlerce işletmeye bölünmüş olduğu hatırlayalım. Yasaya göre, işverenler, işyerlerinde sağlıklı ve güvenli çalışma ortamının tesis edilmesi için gerekli önlemleri almakla yükümlüdürler. Aynı anda aynı tersanede (işyerinde) onlarca başka irili ufaklı taşeron şirketle yan yana çalışan taşeronların bir araya gelip, çalışma alanında (ana işveren tersanenin içinde) işçilerin hayatına kastetmeyen önleyici genel tedbirleri (kabloların bakımı, gaz ölçümü, iskelelerin uygun kurulması vs.) alma gücü yoktur. Baret, kemer takmak, bu iş güvenliği yatırımının yanında aslî olmayan iş güvenliği unsurlarıdır. Tuzla’da işyeri güvenliği, kişisel koruyucu donanımın sağlanması gibi hayatî öneme sahip ve yasal yatırımlar, daha dar kâr marjlarıyla çalışan taşeron şirket sahibinin vicdanına bırakılmış keyfî bir karar haline gelmiştir."

Aslı Odman, İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Ar.Gör. / Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu Üyesi
http://www.limteris.com/haber/haber_detay.asp?haberID=158

12 Aralık 2009 Cumartesi

Yavaşlık

...Motosikletinin üstüne yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir deyişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karısı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unutmuştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur.

Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız...

...yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları? Halk türkülerinin tembel kahramanları neredeler, bir değirmenden ötekine sürüklenip duran, açık havada yıldız palasta uyku çeken şu serseri tayfası nerede şimdi?

...sürücünün yanında bir kadın var; adam kadına neden gülünç bir şeyler anlatmıyor acaba? Elini niçin onun dizine koymuyor? Bunu yapacağına, önündeki arabayı yeterince hızlı sürmeyen sürücüyü lanetleyip duruyor; kadına gelince; o da sürücüye eliyle dokunmayı aklına bile getirmiyor, kafasının içinde onunla birlikte araba kullanıyor ve o da beni lanetleyip duruyor...

...çünkü canlı varlığın eline geçen her olanak, en az olası olanı bile, varlığı tepeden tırnağa değiştirir...

Milan Kundera, Yavaşlık, Can yay., 2008

11 Aralık 2009 Cuma

Jevons Etkisi



Bu film, Conrad Schmidt tarafından http://www.workersoftheworldrelax.org adresinde yayınlanan belgesel serisinin ilk bölümüdür. Bölüme adını veren William Stanley Jevons'un paradoksuna göre teknolojik gelişim kaynak kullanımında verimliliği artırırken, umulanın aksine kaynak tüketiminde de bir artışa neden olur. Örneğin kömür kullanımını azaltmayı olanaklı kılan buhar motorları sayesinde karbon emisyonu azalmamış tersine artmıştır. Çünkü bu yeni teknoloji ile üretim çıktısı da devasa ölçekte artarak, hızla çoğalan fabrikalar nedeniyle emisyon değeri eskisinin üzerine çıkmıştır.

Benzer bir durumu çalışma hayatına uyarladığımızda ise teknolojide, bilhassa da bilgisayar teknolojisindeki gelişim iş verimliliğini arttırmış ancak artan mesai süreleri yine üretimle doldurularak çalışma sürelerinde bir azalmaya değil, katlanarak çoğalan arz hareketinin baskısıyla artışa neden olmuştur. İzlemekte olduğunuz film bu baskının altını çizmektedir.

8 Aralık 2009 Salı

İnsan Onuruna Yakışan


Asalettin Arslanoğlu'nun Birikim'de çıkan son yazısı 7 Ekim "Dünya İnsan Onuruna Yaraşır İş İçin Eylem Günü" üzerine. ILO direktörü Juan Somavine'in 99 senesinde gündeme getirdiği "İnsan Onuruna Yaraşır İş" kavramı, tam, güvenli ve onur kırıcı olmayan şartlarda çalışma hakkının tesisi için gerekli olan düzenlemelere dikkat çeken ve Küresel Sendikalar Konseyi tarafından hararetle desteklenen bir açılım.

Ancak Arslanoğlu "İnsan Onuruna Yaraşır İş" konusunda duyarlılık gösteren Küresel Sendika Konseyinin nedense üzerinde durmadığı ya da gözden kaçırdığı konuları yazısının sonuç bölümüne ekliyor, saptamalar çarpıcı:

"... Sendika liderlerinin söyledikleri bunlardı. Biz de yazımızı onların söylemediklerini söyleyerek sonlandıralım.

Sendikacıların bakışıyla Türkiye ve Dünya manzarasını ortaya koyan bu konuşmalar, yaşanan krizin kapitalizme özgü olduğundan pek söz etmese de gerçek budur. 1800’lü yıllarda sanayileşmiş ülkelerde eylem yapan işçilerin taleplerine bakıldığında en dikkat çekici talebin “8 saatlik iş günü” olduğu görülür. Aradan geçen zaman yaklaşık 150 yıldır. Yüzelli yılda teknolojik açıdan yaşanan devrim, üretim araçlarına inanılması zor denecek derecede hız kazandırmıştır. 150 yıl önce devasa büyüklükte ve hantal makinelerle ve onbinlerce işçiyle gerçekleştirilebilen üretim bu gün sadece yüzlerce işçiyle ve çok kısa sürelerde gerçekleştirilebilmektedir. Bankalar, işlemlerini elektronik ortamda ve insansız olarak sunmaya, IKEA gibi önemli mağazalar, ürününü kendin bul, montajını kendin yap, daha ucuza satın al kampanyaları yapmaya, e-devlet uygulamaları yaygınlaştırılmaya devam ederken “neden yeni istihdam yaratılamıyor?” diye sormaya devam eden iktisatçıları anlamak mümkün değildir.

Emekçiler için yeni ve orijinal bir isteğin utanmadan ve yüksek sesle söyleme zamanı gelmiştir. Bu talebi dile getirirken bakmaları ve dayanak noktası olarak ele almaları gereken yer, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin Madde 27. maddesidir. İlgili madde “Herkes, toplumun kültürel etkinliklerine özgürce katılma, güzel sanatları tatma, bilim alanındaki ilerlemelerden ve bunların nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir.” demektedir. Herkes (ve elbette emekçiler de) bilim alanındaki ilerlemeden ve bunların nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir deniliyorsa, biz bunu nasıl okumalıyız. Örneğin Uçak, cep telefonu, buzdolabı, TV ve daha nice buluşlar bilim alanındaki ilerlemenin ürünleri değilmidir? Bunlardan yararlanma hakkımız var ama bunu kullanabilmek için satın alma gücümüzün yükselmesine ihtiyacımız yok mu? 1948 yılında kaleme alınmış olan BM. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin doğumundan bu yana geçen sürede üretim aracı dediğimiz makinelerdeki gelişmeler bilimsel çalışmalar sayesinde olmamışmıdır? Bu durumda bir insan olarak emekçilerin de bu gelişmenin doğurduğu sonuçlardan yararlanma hakkı yok mudur? Elbette vardır. Şimdi emekçilerin “Günlük çalışma süreleri 4 saat olmalıdır” deme hakkı vardır. Bu hakkı savunmak, tam istihdama doğru atılacak en güçlü adımı savunmaktır. Türkiye’de ve Dünya’da sendikal hareketin daha cesur davranmaya, kapitalizmin krizine bağlanan işsizliğe ve yoksulluğa karşı 4 SAATLİK İŞ GÜNÜ talebini ortaya koymaya ve savunmaya başlaması gerekir. Krizin dönemsel çözümü açısından da bu önemli bir adım olacaktır."

yazının tamamı için: http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=599&makale=7%20Ekim%20D%FCnya%20%DDnsana%20Yak%FD%FE%FDr%20%DD%FEg%FCn%FC%20ve%20Kapitalizmin%20Krizi

7 Aralık 2009 Pazartesi

Çalışmayı Bırakın!

Gezegen ve insanlık tarihi, varoluşundan bu yana böyle muazzam ve vahşi bir yıkıma ve yok oluşa sahne olmamıştı. İnsanlığın 3-4 milyon yıllık varlığının şu son 200 yılda bu kadar tehlikeli ve ölümcül olmamıştı. Gezegen ve insanlık bir kıyametin kıyısında…
İktidarlarını asırlardır baskı, kan, zulüm, zor ve kölelikle sürdüren tahakküm mekanizmaları, Sanayi Devrim’inden bu yana iktidarlarını koruyabilmek, geliştirmek ve yayılabilmek için özgürleştirici olduğu inancıyla “ilerleme, gelişme ve modernlik” kavramları adı altında bütün toplum tarafından sahiplenilen teknolojiyi ve acizleştiren uzmanlaşmaya yol açan işbölümünü kullana gelmektedir.
İnsanlık Sanayi devriminden bu yana, kapitalizmin temel kaynaklarından biri olarak birer üretim aracına ve bir makinenin dişlisine indirgenmiş durumdadır. Hayatlarımız ve değerlerimiz çalışma ve iş hayatı tarafından işgal altındadır. Çalışma ve iş daha önceleri kölelerin efendileri için yapmak zorunda oldukları bir uğraşken son iki asırda insanoğlunun en büyük değeri haline gelmiştir. Üretmek, çalışmak, çalışkanlık, üretkenlik kavramları sistemi ayakta tutan ve sistemin üzerine dayandığı en büyük değerlerdir.
Sanayi toplumunun ikinci asrında yaşayan bir nesil olarak bu değerleri bugünden sorgulamak ve eleştirmek imkansız gibidir. Çünkü doğduğumuz günden bu yana hayatımızda “çalışmak, çalışmak ve hep çalışmak” olmuştur. Sistem insanlığı çalışmanın esaretine iterken aynı derecede de acizleştiriyor ve hayatta kalabilmek için çalışmak farz kılınıyor.
Fakat “çalışmak=hayatta kalmak” müthiş ve saçma bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Hayatta kalmak için çalışmak zorunda olmaya inanmak bugünkü uygarlığın en içi boş ve acizleştiren inançlarından biridir. Bugüne kadar bir işçinin açlığını gidermesi için bir fabrikada ömrü boyunca vida sıkmak zorunda olması, bir ofis çalışanının susuzluğunu gidermesi için bütün gününü bilgisayar başında ve dört duvar arasında kırtasiye işleriyle uğraşarak geçirmesi ve teknolojinin her geçen gün daha da gelişmesiyle kendi kendisini sürdürmesi ve yenilemesi için her geçen gün yeni angaryaları insanın gündelik yaşamına empoze etmesi kadar saçma bir yaşam biçimi görülmemişti. İnsanoğlu bir zamanlar kendi yiyeceklerini üretebilirken veya toplayabilirken, kendi barınmalarını sağlayabilirlerken veya kendi sağlıklarını koruyabilirken kısaca kendi kendilerine hayatta kalabilirken bugün yaşamlarını teknolojinin, ilerlemenin ve uzmanların ellerine teslim ederek acizliklerini gönüllü olarak ilan etmiş durumda.
İş saatlerinin ve çalışmanın daha azalacağı inancı öngörülerek geliştirilen teknoloji bugün her geçen gün artan angaryalara, yeni teknolojilere ve kendi kendisini sürdürmeye gereksinimi olduğundan insanlığı aksine daha fazla çalışmanın ve iş hayatının batağına sokmaktadır. Her geçen gün yeni teknolojiler ve yeni sektörler ortaya çıkıyor. Teknoloji ve sanayi özü itibariyle insanın değil teknolojinin ve sanayinin ihtiyacına göre işliyor. Teknoloji ve sanayi toplumu insanlığı her geçen gün kendisine bağımlı kılıyor. En basit yeteneklerimizi bile bize unutturarak teknoloji ve makine karşısındaki acizliğimizi yüzümüze vuruyor. Gündelik yaşamdaki en basit yeteneklerimizi bile iş ve çalışma hayatının hızına yetişebilmek için pratik olmak adına feda ediyoruz. Hayatlarımızı ve hayatlarımız üzerindeki sorumluluklarımızı uzmanların, eksperlerin ve bilir kişilerin ellerine teslim ediyoruz.
Teknolojinin ve daha fazla çalışmanın insanlığı bu acizlikten, gezegeni de yok oluştan kurtaracağını düşünüyoruz. Fakat kesinlikle yanlış düşünüyoruz..Çünkü bugün gezegeni ve insanlığı yok eden şey çalışmanın üzerinde temellendiği TEKNO-ENDÜSTRİYEL KAPİTALİST UYGARLIĞIN ta kendisidir.
Gezegeni kendi gelişimi ve çıkarı uğruna sömüren, talan eden, yok eden, insanlığı bir makinenin dişlisine indirgeyip birbirine düşüren, kendi yaşamını bile sürdüremeyecek kadar acizleştiren, dört duvar arası ve havasız olan kentlere hapseden, aç bırakan, katleden, köleleştiren insan dışındaki diğer canlıları teknolojinin emrindeki kölelere dönüştüren, onları katleden, kitlesel olarak imha eden bu sistem kendi varlığını ancak insanların onun için çalışmasıyla sürdürebilir. Onun için çalışacak kimse bulamazsa birkaç gün içinde çöküş sinyalleri vermeye başlar.
Onu ortadan kaldırabilmek için onun yaşam kaynaklarını sorgulamak kaçınılmazdır. Onun olmazsa olmaz değerlerine ve dayanak noktalarını sorgulamadığımız sürece varlığını sürdürecek ve sistem kendisini yeniden üretecektir.
Medya ve her türlü beyin yıkama aygıtı bize uygarlığın değerlerini fazlasıyla empoze etmiş görünüyor. Bu sistemi top yekün ortadan kaldırmakta ve her türlü tahakküm biçimini parça parça etmekte samimi olan Devrimci hareket bu sistemin üzerinde temellendiği “ilerleme, demokrasi, modernizm, teknolojik gelişme, çalışma-üretim” gibi değerleri sorgulamalıdır. Bu değerler sistemin insanlık arasında filizlendiği en meşru kavramlardır.
Tahakkümün ve köleliğin filizlendiği yer olduğuna inandığımız bu değerler, bugün ilaç şirketlerinin ilaçlarını satabilmeleri için yeni salgın hastalıkları yaymasını ve insanların her geçen gün tıp endüstrisine daha da bağımlılaşmasını, otomobil endüstrisinin küresel ısınmanın birinci nedeni olmasını ve muazzam bir ekolojik yıkımı getirmesini, hayvan endüstrisinin dünyayı hayvan otlakları açmak için çöle çevirmesini ve ormansızlaştırmasını,insanların gündelik yaşamın stresinden ve rutininden her geçen gün anti-depresanlara daha da bağımlılaşmasını, teknolojileri sürdürmek ve geliştirmek için yeni teknolojilere ihtiyaç duyulmasını ve angaryaların artmasını ve bu tekno-endüstriyel sistemin bitmek bilmeyen enerji kaynaklarına ihtiyaç duymasını ve bu ihtiyacını gidermesi için doğayı ve uygarlığın elinin değmediği alanları talan etmesini içeriyor.
Bizlere ihtiyaç olarak sunulan şeyler, aslında tamamen tekno-endüstriyel kapitalist sistemin ihtiyaçlarını karşılamak adına bize ürettirilen şeylerdir ve bu sistemin yıkımı yolunda mücadele etmek için sistemin can damarı olan üretimi reddetmek ve durdurmak gerekiyor. Olası yıkıcı bir hareketin özgürlükçü, çalışmanın, işbölümünün ve dolayısıyla teknolojiyle gelen uzmanlaşmanın olmadığı yerel ve desantralize bir yaşam biçimini geliştirmesi gerekiyor.
“Çalışmayı bırakın!” sloganı mantıklı bir öneri gibi görünmese de, arzuladığımız karşıt hareketin özgürlükçü ve tahakküm ilişkilerinin kırıntısının bile olmadığı, yerel ve doğayla uyumlu ilişki biçimlerini geliştirmesi halinde sistem adına çalışmak yerine, kendi kendimize, bize unutturulan yeteneklerimizi ve becerilerimizi yeniden kazanacağız ve kendi hayatlarımız üzerindeki kontrolü alabileceğiz.
Karşıt hareketin, çalışmak gibi sistemin kendini meşrulaştırdığı ve yeniden ürettiği değerleri yüceltmekten çok reddetmesi gerekiyor. Bu reddediş yaşam derdi olmayan, aylaklığı savunan küçük burjuva bir tavır değil, aksine hayatta kalmak ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için sorumluluk almakla alakalıdır. Ve sistemin can damarı olan çalışmanın ve üretimin karşısında bireysel değil toplumsal bir başkaldırıyı öneriyoruz. Çünkü biliyoruz ki, sistem üretim olmadan işleyemez.
Bunun için devrimi beklemek yerine, sistemi yeniden üretmeyeceğimiz ilişki biçimleri geliştirmek gerekiyor. Kendi hayatlarımız üzerinde kontrol alabileceğimiz, dayanışmayı ve paylaşımı merkeze alan yerel ilişki biçimlerine ihtiyacımız var. Özgürlükçü ilişki biçimlerini şimdiden yaratmadığımız sürece, devrimden sonra özgürlüğe ulaşmak bir hayalden öteye gitmeyecektir.

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=19233

3 Aralık 2009 Perşembe

Tüketimi de azalt!

Ey Tüketici! Bugün seni sabahtan akşama eşek gibi çalışmak zorunda bırakan şey ne biliyor musun? Yaşam şartları mı? Hayır, değil… 5 yılda bir sözde “özgür iradenle” seçtiğini zannettiğin iktidarlar ve koruyuculuğunu yaptığı küresel patronlar düzeni.

.....
Sen TV’lerde, şehrin caddelerindeki vitrinlerde sunulan renkli ve şaşalı yaşamların nelere mal olduğunun farkında mısın? Çin’de, Malezya’da, burada ve tüm dünyada insanlığın bu ölümcül makinenin paslanmaz birer dişliye dönüştürüldüğünü göremiyor musun?

Hayatın boyunca uğruna emek ve zamanını harcadığın, alın teri döktüğün yaşam standartları acaba senin gerçekten insani olarak ihtiyaç duyduğun şeyler mi, yoksa kapitalist patronların daha fazla kar etmek için senin beynine kazıdıkları sahte gereksinimler mi? Bunu bir düşün!

.....
Seni eşek gibi çalışmak zorunda bırakan bu düzen acaba senin buna gerçekten ihtiyacın olduğu için mi işler? Peki öyleyse dünya üzerinde milyonlarca insan açken bu insanların kat kat doyabilecekleri yiyecek sence çöplere veya denizlere neden atılıyor? Bunu hiç düşündün mü? Dünya üzerindeki üretim tüm insanlığın ihtiyacının çok çok fazlasını ürettiği halde neden hala milyonlar aç? Bunu sordun mu hiç kendine? En lüks mekanlarda, tüketilen yemeklerin dışında artık olarak atılan yemekler kaç insanı doyurabilirdi tahmin edebilir misin?

.....
Aslında sen neyin doğru olup olmadığını ve ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorsun…

.....
Yapman gerekeni yapmanı istiyoruz…Yoksa her zaman olduğu gibi başkaları seni senin adına kurtaracak ve her defasında daha da saplanacaksın acizlik ve kölelik batağına!!

UK Vahşinin Günlüğü 52. sayıdan aktaran http://ecotopianetwork.wordpress.com/

21 Kasım 2009 Cumartesi

Nasıl yapılır?

"Enformel grup, işyerinde aynı koşulları paylaşan, aynı havayı soluyan işçilerin oluşturduğu bir gruptur. Bazen iki, bazen on kişi olabilir. Formel bir yapısı, ilişkisi yoktur. Grup kendi içinde kendi dinamiğini yaratır... “kendiliğinden”, koşulların gereği oluştuğunda bir emir-komuta hiyerarşisi yoktur...

İşçi konseylerinin/komitelerinin fetiş hale getirilmesi, enformel grubun yok sayılmasına, sınıfın kendi içinde yarattığı örgütlenmenin önemsenmemesine yol açmıştır. Konsey/komite gibi yapıların emir-komuta zinciri içinde oluşturulacağını düşünen bu tarz, ne yazık ki genellikle hüsrana uğramıştır...

Gramsci’nin, sezgisel olarak fark ettiği ama açıkça dillendiremediği enformel gruptan mayalanan işçi konseyleri, tam anlaşılamamış, militan bir mücadele veren bu konseylerin arkasındaki grubun yaratıcılığı görülemediği için de konseyler fetişleştirilirken, asıl maya tutan çekirdek grup yok sayılmış, sonra da emir komuta zinciri içinde konsey/komite oluşturulabileceği düşünülmüştür...

Sınıf adına hareket eden siyasal yapılar/özneler bu enformel grupları önemsemese de sermaye cephesi bu grubun önemini çok iyi bilir... emek tarihçilerinin, sendikacıların, işçi sınıfı adına siyaset yapanların görmediği bu alan, sermayenin ve onun adına araştırma yapan sosyologların, psikologların, yönetim bilimcilerin üzerinde en çok çalıştığı alandır... denilebilir ki Hawthorne Araştırmalarından (Western Electric şirketinin Chicago fabrikasıdır, burada Elton Mayo’nun yaptığı ve psikolojik, ekonomik ve fizyolojik kriterlerin işçi performanslarında ve örgütlenme biçimlerindeki yansımalarını inceleyen araştırmaları daha sonra yönetişim alanındaki bir çok çalışma ve araştırmaya ilham kaynağı olmuştur, a.ç.) Toplam Kalite Yönetimi’ne kadarki yaklaşık yüz yıllık arayışlar, işçilerin iş yerlerinde bazen bilinçli olarak, bazen kendiliğinden ama farkında olmadan oluşturdukları bu enformel örgütlenmenin temelini oluşturan grupları, direnç merkezlerini “çökertmektir”. Kuşkusuz buradaki temel amaç işletme hedefleri ile tüm çalışanların hedeflerini örtüştürmektir, bir başka ifade ile işçilere işletmenin hedeflerini kabul ettirip, çalışmalarını da bu amaca ulaşmak için yoğunlaştırmaktır. Verimliliği, üretimi artırmak adı verilen bu süreç, kuşkusuz işçiler açısından, sömürüyü artırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır... Farkında olarak ya da olmayarak bu bu enformel örgütler/gruplar kapitalist çalışma tarzına, emek ve üretim süreçlerine karşı koyarlar...

Taylorizmde işçinin kimliğine, kişiliğine önem verilmez, o üretim sürecinin mekanik bir parçası olarak algılanır... Taylor’a göre işçiler, az çalışma ve tembellik eğilimi içindedir. Ancak az çalışma ve tembellik eğilimi içinde olan işçiler, şayet standartlaştırılmış iş yöntemleri, ehliyet, yetenek ve kapasitelere göre iş dağıtımı gibi, kısaca işlerin yönetimin belirlediği çerçevesinde yapılmasını benimserlerse iş verimliliği artacaktır...

Enformel grup/örgüt, Hawthorne araştırmalarının “tel bağlama gözlem odası”ndaki “deney”de kendisini ele vermişti! Buradaki işçiler, gözlemciye rağmen, şirketin uygun görmediği davranışlarda bulunmaktan çekinmiyor, açık bir şekilde üretim sınırlamaya girişiyor, yüksek ücret önerilmesine rağmen üretimi kendilerince uygun bir düzeyde tutup, artırmıyorlardı...

15-16 Haziran isyanı (1970 senesinde yürürlüğe konmaya çalışılan ve sendikal hakları engelleyen yasaya karşı İstanbul’da düzenlenen büyük yürüyüş ve çatışmalardır. 16 Haziran’da sıkı yönetim ilan edilerek sustururlur, a.ç.) büyük ölçüde bu enformel gruplara dayanır. DİSK’in birkaç gün sonra yapmak istediği mitingden önce fabrika fabrika eylemlerin başlaması, akın akın yola çıkılması basit bir sendikal örgütlenme vs.’nin ürünü değildir...

Aselsan’da tam da psikologların, işletmecilerin, davranış bilimcilerin tanımladığı anlamda, iki üç kişilik bir grup bir yerde “büyük bir yemek boykotu olacak” diye kendi aralarında, olmayan bir şeyden söz ederler, şaka olarak. Bu iki üç kişilik “enformel grubun/örgütün” olmasını diledikleri bir eyleme yönelik dilekleri, o konuşmaya şahit olan işçilerce fabrikaya yayılır. İzleyen günlerde artık bir yemek boykotu yapmak kaçınılmazdır. Kuşkusuz görev de “söylentiyi” çıkaran gruba düşer. Umulmadık bir şekilde herkes bu boykota katılır...

LC Waikiki’ye taşeronluk yapan MEHA’nın işçilerinin görkemli eyleminin (4 Mart 2009 tarihinde kriz nedeniyle şirketin yaptığı usulsüz toplu işten çıkarmalar sonrasında başlayan ve 75 gün süren eylemler, a.ç.) arkasında da bu enformel grup vardır... Saliha (Saliha Gümüş), herkesin korktuğu, işini kaybetmemek için çabaladığı bu işyerinde çalışma koşullarına, düşük ücretlere, geç ücret ödemelere karşı ilk eylem girişimlerinde yalnız bırakıldığını dile getirdikten sonra, bir sonraki eylemde onlar makinaları durdurmadıkça kendisinin de durdurmayacağını söyleyerek bir enformel grup çağrısı yapar. Bu çağrı yankı bulur ve birbirlerine güvenen işçiler aralarında grupları oluşturmaya başlar. Aslında kimse de bu oluşumdan haberdar değildir! Ama ikili, üçlü, dörtlü vs. Gruplar oluşmaya başlar ve ortak eylem örgütlenir. Sonuç, enformel grupların başlattığı ve başarı ile sürdürdüğü bir eylem olur..."

Yüksel Akkaya, "Örgütlenmenin Kayıtdışısı", Birikim, sayı 246.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Kadınlar daha çok çalışıp daha az kazanıyor

İstanbul Bilgi üniversitesinde düzenlenen "IMF-DB: Eleştirel Yaklaşımlar" sempozyumunda kadınların daha çok çalışıp daha az kazandığı biyolojik ayrımcı sistemi tartışılmış, Bianet'teki haber şu şekilde:

İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki "IMF-DB: Eleştirel Yaklaşımlar" sempozyumunda konuşan araştırmacı-yazar Christia Wichterich, "Kapitalizmin yarattığı son finans krizinin yapılan maskülen müdahaleler nedeniyle büyüdüğünü" söyledi.
Doç. Dr. İpek İlkkaracan da her şeyin metalaştığı piyasa ekonomisinde büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bakım emeğinin metalaşmaması hakkında bilgiler verdi.
"Ekonomik krizin, ekonomik ve toplumsal krizlerle ilişkisine daha bütüncül yaklaşımlar. Yaşanan krizin içinden geleceğe bakış" başlıklı panelin kolaylaştırıcılığını Heinrich Böll Stiftung Derneği'nden Dr. Ulrike Dufner yaptı.
ilk konuşmacı Wichterich, "Yaşanan bütün krizlerde olduğu gibi son finans krizinde de bir çeşit sosyal bağımlılar haline getirilen kadınların daha çok çalışmaya başladıklarını, buna rağmen paralarını alamadıklarını" söyledi.
Krize neden olan maskülen sorunların şimdi insanlara çözüm olarak sunulduğunu kaydeden Wichterich, "bu kocaman bir yalan" dedi. "IMF'nin krizin yoğun olarak yaşandığı ülkelere 'çözüm' için verdiği paraların o ülkelerin bakım, sosyal güvenlik ve çocuk yardımı gibi alanların azalmasından başka hiçbir işe yaramadığını" belirtti.
"Dışsal çözümler yerine içeriden çözümler üretmek ve bağımlı ekonomiler yaratmamak gerektiğini" ifade eden Wichterich, "çözümlerin tutarlı, anlaşılır, sosyal ve çevresel olmadığı taktirde işe yaramayacağını" anlattı.
Panelin diğer konuşmacısı İlkkaracan ise "Şu an üzerinde durulan finansal kriz. Çevre ve gıda krizleri ise her nesil tarafından konuşulmadan bir sonraki nesle aktarılarak büyüyor" dedi.
İş gücünün yeniden üretilmesi gerektiği bakım emeğinin piyasanın dışında tutularak cinsiyet eşitsizliği doğurduğunu kaydeden İlkkaracan, "yaratılan piyasa içi ve dışı ekonomilerin şehirleşme, gelişme, büyüme gibi nedenlerle birbirinden kopuk alanlar haline gelmesinin bu eşitsizliğin doğmasına neden olduğunu" söyledi.
"Marksist feminizme göre hane halkı iki ayrı alanda uzmanlaşıyor. Erkekler piyasada işçi, kadınlar da ev emekçileri oluyorlar. Kapitalizm ve ataerkil sistem birbirlerini çıkarları nedeniyle destekliyor. Biyolojik tarihsel materyalizm bu durumu kapitalizm yeniden ortaya çıktığında kadınların biyolojik olarak doğurganlığının olması nedeniyle eve yönlendirdiği şeklinde yorumluyor. Anaakım iktisat teorisi ise kadınlar ve erkeklerin daha üretken oldukları alanlarda uzmanlaşmalarının normal olduğu görüşünde. Olması gerek bu diyor."
"İş gücüne katılmanın karar alma mekanizmalarında da yer almak anlamına geldiğini" belirten İlkkaracan, "evde çalışan kadınların uzak kaldığı bu alanda karar alanlar erkekler oluyor. Bu durum kamusal alanda da dışlanmayı getiriyor ve kamusal alanda hiyerarşi doğuyor. Bunun nedeni de artık tek güç sayılan paranın erkeklerde olması" dedi.
"Kadın sadece evden sorumludur" algısının bilinçli bir şekilde yaratıldığını vurgulayan İlkkaracan konuşmasını şöyle bitirdi:
"Cinsiyet ayrımcılığına olanak veren işgücü piyasası yaratıldı kadınlar yaratılan piramidin en altında kaldılar. Daha az para alıp daha çok çalıştırılarak belli alanlara atılıyorlar. Kadınların ev içi ve dışı mesaileri ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı ile dışarıdaki işleri olmak üzere üçe katlanırken erkeklerin mesailerinde hiçbir artış olmuyor."

haber: Bawer Çakır

Hayatın Mekaniği