24 Nisan 2009 Cuma

Zamanım olursa tatilde bunu düşüneceğim

"Tükenmişlik Sendromu" (Burnout) artık hemen hepimize o kadar aşina bir kavram ki, herkes tükenmişlik hissi yaşadığından olsa gerek üzerine konuşmaya dahi mecal yok. "Kar ettiren hız" karşısında çalışanlar, açıkça makine ile rekabete sokuluyor ve elbette kazananlar çarklar ve çipler, kaybedilen ise akıl sağlığı ve hayat oluyor. Çalışma stresi üretim çarkını yağlıyor fakat aşırı ısınan parçaları da arada soğutmak gerekiyor, bu şekliyle de senelik izin şeklinde bahşedilen dinlenme dönemleri rekreasyon periyodu olarak "verim" zincirine eklenivermiş oluyor.



Belki de sonunda tatile gidiyor olmamdan dolayı; zamanı ya da daha çok zamansızlığı, Amerikan hayatının çılgınca hızlanmasını düşünmeden edemiyorum. Ekonomist Juliet Schor 1993’te, Fazla Çalışan Amerikalılar: Boş Zamanın Beklenmedik Azalışı (The Overworked American: The Unexpected Decline of Leisure) adlı kitabında, en azından hâlâ işi olanlar için, her açıdan sadece daha da kötüleşen bu yaygın soruna işaret ediyor.

“Zamanını Geri Al” örgütü (www.timeday.org) ortalama Amerikalıların yaklaşık dokuz tam hafta ya da başka bir açıdan bakılırsa Batı Avrupalılardan 350 saat daha fazla çalıştığını öngörüyor. Çalışan Amerikalılar yılda ortalama iki haftadan biraz fazla tatil yapıyorlar, Avrupalılar ise beş altı hafta. Zamanını Geri Al hareketinin talepleri arasında tüm Amerikalı işçiler için asgari üç haftalık ücretli yıllık izin var.

Amerikalılar neden bu şekilde, bitap düşürücü saatler boyunca çalışıyorlar? İşçi sendikalarının azalışı kesinlikle bir etken, ancak Teresa Brennan’ın Küreselleşme ve Dehşetleri: Batı’da Günlük Hayat (Globalization and its Terrors: Daily Life in the West) adlı kitabında ileri sürdüğü gibi zaman hırsızlığı kapitalist küreselleşmenin yapısal bir koşuludur. “Üretimin hızı ile iş gücü dâhil doğal kaynakların yeniden üretiminin bu hıza ayak uyduramama durumu” arasında süre giden bir gerilim olduğunu yazıyor.

Sağlık, eğitim ve sosyal refaha yapılan yatırımlar yoluyla iş gücünün yeniden üretilmesinin masrafları, “kâr elde ettiren hıza bir engel” oluşturur. Kapitalizm, hız ve yeri insanların ve eşyaların yeniden üretilmesi için gereken zamanın yerine koyarak, yerel kaynakları tükettikten sonra başka bir yere taşınarak bu gerilimi çözmeyi dener.

Bu arada üretimin artan teknolojik hızı Brennan’ın “biyolojik düzensizlik” dediği şeye yol açar. “Makine ne kadar hızlı çalışabilirse tüm üretim bileşenlerini (insan gücü dâhil) aynı hızda çalıştıracak teşvik o kadar büyük olur.” Bu hıza yetişmeyi denerken, beyin/vücut sorunu, vücuda düzensizleşmesini -yeterli uyku, beslenme ve boş zaman olmadan yaşamasını- emreden beynin bir sorunu olur. Sonuç psikolojik stres, stresle ilişkili hastalıklar ve toplumun çökmesidir.

Kendi hayatımda biyolojik düzensizliğin ana aracı bilgisayar, özellikle de elektronik postanın artan önemidir. Evet, tabi ki, elektronik posta güçlü bir politik örgütlenme ve iletişim aracıdır; ona övgüler yağdırabilirim ve yağdırıyorum ancak hızlanmanın asıl kaynağıdır ve işle ev, çalışmayla boş zaman arasındaki sınırları kolayca siler.

Hızlı ve daha da hızlanıyor; bir yetişme mücadelesi. Günün sonunda bir bitirme hissi yok. Onun sayesinde daha mı iyi düşünüyorum? Kesinlikle hayır. Eleştirel okuma ve düşünme için ayırdığım ya da bir dost veya iş arkadaşıyla bir fincan kahve içmek için dışarıya çıktığım ve belki de bazı yeni eylemlere veya fikirlere ulaşacağım zamandan yiyor.

Kahvehaneler bile internet kafeye dönüştürüldü. Sanal ortam, hak iddia etmemiz gereken yeni bir kamusal alan olabilir ancak kahvehaneler, meyhaneler, parklar, meydanlar ve mahalleler gibi eski kamusal alanların yerini zor doldurur.

“Biyolojik düzensizleşme” ve hızlanmanın politika yapma şeklimiz üzerinde de sorunlu etkileri olabilir:

“Biyolojik düzensizleşme ve hızlanma, politik aktivistlerin çoğu zaman başına gelen tükenmişlik sendromunu* yoğunlaştırıyor. Çalıştığım kadınların sağlığı çevrelerinde, kendi fiziksel ve ruhsal sağlığımızın gündemdeki son şey olduğu aramızda yaptığımız değişmez bir şakadır.

“Suç kültürünü kuvvetlendiriyor. Eğer stresli değilseniz bir tembel olmalısınız. Çılgınca fazla çalışmak, tehlikeli bir durumdan ziyade bir şeref nişanı.

“Hoşgörü, sabır ve cömertlik kapasitesini; politik mücadelenin yükseliş ve düşüşleri boyunca sürecek kişisel ilişkiler kurmak için gerekli toplumsal bağ kapasitesini azaltıyor. Çılgın koşuşturmada, koşuşturma bizi çıldırtıyor.

“Politik alanları ulaşılmaz yapıyor. İçinde dinlenmeye ve eğlenceye yer olmayan aralıksız politik çalışmanın aceleci, nefes nefese hızına yetişmek, özürleri olan insanlar, küçük çocukları olan aileler ve yaşlı insanlar için genellikle zordur. Politik aktivistlerin de yenilenmeye ihtiyacı var.

Farklı bir hayat şekli, Brennan’ın tarif ettiği küreselleşme terörüne bir alternatif oluşturmak istiyorsak, o zaman ilerleyen gündeme kararlıca zaman ayırmak kadar kendi zamanımızı da geri almak zorundayız. Eğer zamanım olursa tatilde bunu düşüneceğim.

Betsy Hartmann

----------------
* Burnout denilen mesleki tükenmişlik sendromu, kısaca kişinin kendisine büyük hedefler koyup daha sonra istediklerini elde edemeyip hayal kırıklığına uğrayarak, yorulduğunu ve enerjisinin tükendiğini hissetmesi olarak açıklanabilir, www.cvtr.net (ç.n.)

-- Betsy Hartmann, Hampshire Koleji’nde Nüfus ve Gelişme Programı’nın yöneticisi ve kadınların sağlığı hareketinde yazar ve aktivisttir.


çeviri: duygu (feminist kadın çevresi)
kaynak: http://www.znet-turkiye.org/

20 Nisan 2009 Pazartesi

Vakit, nakit değildir! Vakit, hayattır! Hayatına dön. Fazla mesaiye kalma.

Yıldırım Türker’in 18 Nisan’daki köşesi (Radikal) “Tembelliğe Övgü” başlığını taşıyordu. Tamamı için link aşağıda:

Tembelliğe Övgü

‘Beni 20 yıl sıkıntıya mahkûm ettiler/Düzeni içinden değiştirmeye çalıştığım için’ diye başlıyor büyük Kanadalı şair Leonard Cohen’in bir şarkısı. Sınıf bilincinin pek de şık bir şey olmadığını düşünenler Cohen’i sevemez. Bu yazıyı okumaları da icab etmez. Cohen aynı şarkı/şiirde “Şu moda sanayinizden hiç hazzetmiyorum efendi/Şu sizi zayıf tutan haplardan hiç hazzetmiyorum/ Kızkardeşimin başına gelenlerden hiç hazzetmiyorum” diye devam ediyor. Sonra da açık seçik bir ilan-ı harp: “işte geliyorum, hakkınızı avcunuza vereceğim/ Önce Manhattan’ı alacağız, sonra da Berlin’i” Cohen, hayatı boyunca ‘cool’ olmadı. Diyelim Fransız muadili olduğu iddia edilen Serge Gainsbourg’un serinliğini rüyasında bile görmedi. Gainsbourg, Fransız manacılığıyla yarattığı şiiri en kabadayı haliyle okudu durdu. Gainsbourg,’Fiziksel aşk, çıkmaz sokak’ diye gırtlağının en afili yerinden şarkıcılığa tenezzül etmezmiş gibi yaparken, Cohen, bir an olsun politik olmaktan uzak kalamayarak “Seni çıplak görmem şart/hem butlarını hem kasıklarını” diye hıçkıyordu.

Kişinin boranlar fırtınalarla sınanan dostluk-akrabalıkları hayatın küçük lütuflarından doğuyor. Cohen, benim canım dostum, kan kardeşim. Onu tanıyıp sevdiğimde henüz 16 yaşındaydım. Bir tesadüfün fısıltısıyla hayatımın şairlerinden biri oldu. Serge’i hep sevdim, ben de onu çok ‘cool’ buldum. Ama kanımın akış yönü hep ondan çok daha canhıraş, çok daha yaralı adamları işaret ediyordu. ‘Ekonomi politik’in püskürttüklerini. Serüvenlerinin şahsi bütünlüğü konusunda sevdiklerini asla tam olarak ikna edemeyenleri. Sürüklenmelerle, sürekli bir mahmurluk hali yaşayanları. Her yaptıkları, her ürettikleri manifesto tadında olan, döne döne kendine ve çevresine batan adamlarla kadınları. Hayatı kolaylaştırmak için kıllarını kıpırdatmayan, sırtlan gibi uluyan, kelebek kadar kısa ömürlü, uçucu yaratıkları. Yaşamak istedikleri dünyayı rüyalarında görüp bir daha ayılamamışları. Acemileri. Kimileyin konuşurken terleyen, beceriksiz, küskün yaratıkları. Durup dururken etraflarını çoşkularıyla kasıp kavuranları. Sıkılmamak için çırpınanları. Hayatta kaybedecekleri tek şeyin sıkıntı olduğuna inananları. Tanrısı ‘Heves’ olanları...

devamı için: http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=931821&Yazar=YILDIRIM%20T%C3%9CRKER&Date=18.04.2009&CategoryID=97

15 Nisan 2009 Çarşamba

888

1 Mayıs yaklaşıyor, gelmiş bahardan belli... Ve bizler 1 Mayıs’ta, yeniden, insanca çalışma koşulunun vazgeçilmezi olan çalışma saatinin azaltılması talebini 119 seneden beri olduğu gibi sokaklarda dillendiriyor olacağız. Peki nereden geldik bu konuya?

New Lanark’ta günlük çalışma saatinin 10 saatle sınırlandırılmasının mümkün (sermayedar açısından) ve elzem (insan ihitayaçları ve bundan türeyen motivasyonla sermayedarın çıkarları açısından) olduğunu görmüştük. Bugün bile devam eden o zulmedici hırsın itkisiyle sermayedarın satın alıp mal bildiği ve bir kılını dahi yoldurmaya yanaşmadığı emek zamanının yani çalışma sürelerinin azaltılması gerekliliğine dirençten ötürü idrakinin geciktiği de malum.

New Lanark’tan yaklaşık 7 sene sonra, 1817’de bu sefer yeni formülüyle gelir Owen: “sekiz saat çalışma, sekiz saat rekreasyon, sekiz saat dinlenme”. Kendi iplik fabrikasında bunu uygulamayı başarsa da dünya henüz buna hazır değildir zira işçilerin katedeceği daha uzun bir yol vardır.

10 saatlik çalışma süresinin İngiltere’deki çalışma mevzuatına dahil edilebilmesi (o da kadın ve çocuklarla sınırlı olmak kaydıyla) 1847 senesini bulacaktır. Fransız işçileri ise çalışma sürelerini, uzun süren Chartist hareketi ardından 1848 devrimiyle birlikte ancak günde 12 saate düşürebilecektir.

Velhasılı 1840 senesine kadar kayda değer bir ilerleme olmamış lakin yukarıda bahsedilen gelişmeler neticesinde tüm dünyadaki sekiz saat mücadeleleri ilhamını bulmuştur. 1840’da Wellington’da marangoz Samuel Duncan Parnell’ın başlattığı mücadelenin ardından Yeni Zelanda, dünyanın ilk sekiz saatlik çalışmayı kabul eden ülkesi olarak tarihe geçmişti. Buradaki sekiz saat direnişinin şiarı da Owen ile aynıydı ve günü üç eşit parçaya ayırmıştı.

Sonrası çok daha hızla gelişti; 18 Ağustos 1855 Sidney’li taş işçileri işverenlerine ultimatom vererek, o sırada en hızlı günlerini yaşayan ve bu nedenle de iş gücünün en kritik olduğu inşaat sektöründe sekiz saatlik iş gününe geçiş için altı aylık bir süre tanıdı. Şubat 1856’ya gelindiğinde, yani ultimatomun tanıdığı sürenin sonunda, bu konuda bir adım atılmayacağı belli oldu. Taş işçileri söz verdikleri gibi iş bıraktı ve greve gittiler. 2 haftanın ardından işveren, işçi ücretlerinde de kısıntı yapılması koşuluyla iş gününü sekiz saate indirmeye razı oldu, ancak bu elbette ki tatminkar bir sonuç olamazdı. Böylece 21 Nisan’da taş işçileri işi daha da büyüterek parlemento binasına bir yürüyüş tertipleyerek taleplerini ulusal ölçeğe taşıdılar. Parlemento, taş işçilerinin bu taleplerini haklı bularak 12 Mayıs’ta sekiz saatlik iş günü haklarını ücret kesintisi olmaksızın kabul etti. Bu eylem ülkedeki diğer tüm sektörlere ilham olarak 1858’de inşaat sektöründe çalışan tüm işçiler, 1860’da da tüm sektör işçileri için yaygınlaştırılarak yasalaştı.
















ABD’deki 10 saat mücadelesi aslında Robert Owen’dan evvele dayanıyordu ancak 1791 grevi hiçbir sonuç vermemişti. 1835’e gelindiğinde ise Philadelphia’da başlayan genel grevin ardından 12 saatlik çalışma süresinin 2 saati net olarak yemek molası olarak tanınmak koşuluyla görece 10 saat hakkı kazanılmış oldu. 1836’ya gelindiğinde işçiler sekiz saatlik iş günü taleplerini dillendirmeye başladılar.

1864 senesine gelindiğinde Chicago’daki işçilerin gündemlerinin merkezine artık sekiz saat mücadelesi oturmuştu. 1867’de Illinois’de bir sürü açığı ve çelişkisi olan bir sekiz saat yasası çıkarıldı ve bu yasa süprüntüsü, 1 Mayıs 1867 grevini tetikledi. Bunun sonucunda 1868’de kongre, sadece devlette çalışanları kapsayan kısıtlı bir yasa çıkardı.

Ancak tüm bu gelişmelere karşın ABD’deki sekiz saat mücadelesi, gerçek ve tatmin edici bir düzenleme yapılıncaya kadar sürecekti. 1870 yılında başını bilhassa anarşist ve sosyalistlerin çektiği işçi hareketlerinin ana gündem maddesi sekiz saatlik iş günüydü. 1872’de New York’da yüzbinlerce işçinin katıldığı eylemler sonunda sekiz saat hakkı belli bazı sektörlerde elde edilmiş oldu. Albert Parsons’un 1878’de sekreterliğine gelmesiyle birlikte Chicago Sekiz Saat İttifakı 1880 senesine gelindiğinde Ulusal Sekiz Saat Komitesine katılacak ve bunun devamında da 1 Mayıs 1886 olaylarının yapı taşları örülmeye başlanmış olacaktı.

1 Mayıs 1886 günü Albert Parsons karısı ve iki çocuğunu da alarak Michigan Caddesinden 80.000 kişiyle birlikte bir yürüyüş başlatır. Bu yürüyüş aynı zamanda Chicago, Cincinnati ve Milwaukee’deki birçok işçi örgütünün desteğiyle yürütülecek genel grevin de başlangıcıdır. Ulusal ölçekte bu eylemlere 350.000 işçi işlerini bırakarak destek verecektir.

3 Mayıs’ta gösteriler seyir değiştirecek, McCormick’in grev kırıcı işçileri, eylemdeki işçilere saldıracak, çıkan olaylara polis sert müdahalelerde bulunacaktır. Bu saldırıyı protesto etmek için 4 Mayıs günü Haymarket meydanında toplanan binlerce işçinin düzenlediği miting dağılırken meydana atılan bir bomba 7 polisin ölümüne ve birçok insanın yaralanmasına yol açacaktır. Olaylardan eylemci işçileri sorumlu tutan devlet, tutukladığı August Spies, Albert Parsons, Adolph Fischer, George Engel, Louis Lingg, Michael Schwab, Samuel Fielden ve Oscar Neebe’den sadece Neebe’ye 15 yıl hapis verecek diğer eylemcileri ise idam edecek, sanki yediye karşı yedi isteyecektir.

1889’da toplanan toplanan İkinci Enternasyonal’de 1 Mayıs İşçilerin Birlik Mücadele ve Dayanışma günü ilan edilerek 1890’dan itibaren tüm dünyada kutlanmaya başlanır.

Türkiye’de ise 1911’de o sıralarda henüz Osmanlı toprağı olan Selanik’te kutlanan 1 Mayıs’tan sonra 1912’de İstanbul’daki ilk 1 Mayıs kutlaması yapılır. 1923 senesinde 1 Mayıs İşçi Bayramı ilan edilir ancak 24’de kitlesel gösteriler, 25’de ise bayram tümüyle yasaklanır. 1935’te içeriği boşaltılıp mumyalanarak 1 Mayıs Bahar Bayramı halini alır.

1976 senesinde Taksim İşçi Bayramı kutlamaları Türkiye’deki ilk ve belki en görkemli kutlama olacaktır. Fakat hemen ardından gelen 77 kutlamaları tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçer. Malum provakasyon sonucunda 34 kişi hayatını kaybeder. 79 senesinde İstanbul’da miting her yerde yasaklanır ve sokağa çıkma yasağı konur. 81 cuntası 1 Mayıs tatilini tamamen iptal eder ve Taksim’deki gösterileri yasaklar. Sonraki yıllarda bu yasak yüzünden polis ve göstericiler hemen her yıl karşı karşıya gelecektir ve Taksim Meydanı giderek 1 Mayıs’ın Türkiye’deki Haymarket’i, sembolü olacaktır. Bu yasak ve ona karşı direniş halen sürmektedir.

Burada özetlemeye çalıştığımız 1 Mayıs ve Sekiz Saatlik İş Günü Mücadelesi’nin tarihidir. Bugün artık kazanılmış, kabul görmüş görünen sekiz saat hakkı, bizzat devletin kurumlarınca belgelendiği üzere haftada 50 saatin üstüne çıkmış olan çalışma haftasınca yalanlanmaktadır. 1 Mayıs’ın bu mücadeleden ayrılamaz tarihi, bu nedenle de bugün dahi ibretlik konumunu korumaktadır. Yaklaşık 70 sene içerisinde 10-12 saatlik çalışma sürelerinden 8 saate pekala inebilmiş iş günü yaklaşık son 120 senede bir saat daha kısalamadığı gibi krizler, verimlilik, optimizasyon ve hatta maksimizasyon vb. gerekçelerle uzamaya, uzatılmaya başlanmıştır. Bugün 7 saatlik iş gününü konuşmanın, bunu var gücümüzle talep etmenin vakti geçmektedir. Avrupa’da kazanılmış gibi görünen bu 7 saat hakkının son krizle birlikte işverenlerce geriye alınmaya çalışılması, Türkiye’de ise tahayyüllerden bile ne kadar uzak olduğu gerçeği bu ivediliği ispat eder niteliktedir. Burada bir kazanım elde etmek, daha ötesi için, ücrette ve yaşam standardında adalet için ve küredeki belli bir azınlığın aşırı tüketiminden kaynaklı kötü kirliliğin sebebi olan varlığın, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları yönüne doğru kaydırılarak dengelenmesi için ilk adım olacaktır.

Zamanı kontrol eden sokakları, sokakları kontrol eden hayatı kontrol eder...

14 Nisan 2009 Salı

No Minute!

Kriz eğer gerçekten "kriz" olsaydı (mortgage ya da kredilerin şişmesi vb.) elbette ki en başta finans sektörünün krizde olması beklenmeliydi, ancak tam tersine krizden kar çıkaran bir sektör krizin maduru değil müsebbibi olmalıdır. Ya da başka türlü bir değerlendirmeyle, yaşanılan bu durumun kriz değil de organize bir soygun olduğunda kanaat kılınmalıdır. Her halükarda zaman aleyhimize işlemeye devam ediyor ve kaybedecek "bir dakika"mız dahi yok artık... "No minute! Vakit yok!" başlığıyla imzaya açtığı bildirisinde http://www.yedincipaket.com şöyle sesleniyor:

7. Paket

1- Temel gıda maddelerinden ve ilaçtan KDV’nin kaldırılmasını ve bunlara 1 yıl boyunca zam yapılmamasını istiyoruz. Konutlarda elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarına uygulanan tüm vergiler, sabit ücretler ve fon kesintilerinin kaldırılmasını istiyoruz.
2 - Kişilere ait kredi kartı borç faizlerinin silinmesini, kalan borçların 2 yıllık ödeme planıyla takside bağlanmasını istiyoruz.
3 - Asgari ücretin iki katına çıkartılmasını, vergiden muaf tutulmasını istiyoruz.
4 - İşten çıkartmaların yasaklanmasını, çalışma sürelerinin ücret kaybına yol açmaksızın kısaltılmasını istiyoruz.
5 - Bütün işsizlere “işsizlik kartı” verilmesini, bu kart sahiplerine elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarında yüzde 50 indirim yapılmasını ve toplu ulaşımın ücretsiz olmasını istiyoruz. İşsizlik ödeneğinin arttırılmasını ve kapsamının genişletilmesini istiyoruz.
6 - Yoksulluk sınırı altında yaşayan konut kiracılarına nakdi kira desteğinin sağlanmasını istiyoruz. Kentsel dönüşüm uygulamalarının durdurulmasını istiyoruz.
7 - En düşük gelire sahip kesimlerden başlayarak “vatandaşlık geliri” uygulamasına bir an önce geçilmesini istiyoruz.

katılıyoruz...

12 Nisan 2009 Pazar

Lafargue’ın Tembellik Hakkı üzerine…













Vedat Günyol’un tanımlamasıyla “kapitalist düzenin kıyasıya eleştirisi, devrimci yazının başyapıtı, sosyalizmin klasiği niteliğiyle, Komünist Manifesto’dan sonra, tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmiş olma onurunu” taşıyan bu saldırı yapıtı, 1880’de Egalité dergisinde bölümler halinde yayınlandıktan sonra 1883’de kitap olarak basılmış. Paris’te günlük çalışma saatinin 10, taşrada ise 11 saat olduğu, 1848’de fabrika ve yapımevleri için toplu çalışma saatinin 12 olarak belirlendiği bir ortamda birilerinin tembellik hakkı’ndan bahsetmesi çok şaşırtıcı olmasa gerek. Ayrıca Günyol’un da belirttiği gibi, Lafargue (1842–1911) bu hak üzerine yazan yegâne düşünür de değil. 1758 tarihli yazısında Rousseau’nun (1712–1778) dile getirdiklerine bir bakın;
Halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen su adaletli ve iyiliksever Tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, ayni zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karsı duyulan tiksinti, yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır.
Metnin girişi, tembellik’ten ne anlamamız gerektiğine de işaret eder. Lafargue gerçekte insanı insanlıktan çıkaracak denli çok çalışmaya karşıdır, yoksa yan gelip yatmanın ateşli bir savunucusu değildir. O’na göre günde 3 saat çalışmak yeter!

Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların isçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur.
Lafargue öncelikle çalışmanın ekonomistlerin düşünürlerin, din adamlarının ve ahlakçıların kalemiyle nasıl kutsandığını dile getiriyor Tembellik Hakkı’nda. Devamında, Fazla Üretimin Ardından Gelen başlıklı kısımda ise, ‘işçilerin çok çalışıp çok ürettikleri ve sonuçta ürettikleri malları tüketmek zorunda oldukları’ olgusunu kanıtlamaya girişiyor. Aynı zamanda, çalışma saatlerinin azaltılması, ödemelerin ve tatillerin artırılmasının üretkenliği güçlendirdiğini örnekleriyle anlatıyor.

Demek, isçi sınıfı kemerlerini sıkarak, aşırı tüketime yazgılı kentsoyluların göbeğini alabildiğine şişirmiştir.
Kentsoylu sınıfı, can sıkıcı çalışmasının acısını çıkarmak için, işçi sınıfından, yararlı üretime ayrılanlardan çok daha üstün olan işçileri uzaklaştırmış, ayırdıklarını da verimsizliğe, "üretimsizliğe" ve aşırı tüketime mahkûm etmiştir. Ama, bu yararsız insan sürüsü, doymak bilmez açgözlülüğüne karsın, çalışma dogmasının aptallaştırdığı işçilerin, tüketmeyi düşünmeden, tüketebileceklerin bulunabileceğini de akıllarına getirmeden, deliler gibi ürettiklerini tüketemez olmuşlardır.
İşçilerin, kendilerini öldürürcesine çalışma ve yokluk içinde sürünerek yaşama gibi çılgınlığı karşısında, kapitalizmin büyük üretim sorunu üretici bulmak ve onların gücünü iki katına çıkarmak değil, tüketici bulmak, isteklerini kamçılamak ve onlarda sahte gereksinimler yaratmaktır artık.
Yeni Müziğe Yeni Ses metnin son bölümü… İşçi sınıfına özüne dönmesini salık veriyor Lafargue:

Eğer işçi sınıfı, kendine egemen olan ve özünü alçaltan kusuru söküp atarak o korkunç gücüyle ayaklanır ve bunu kapitalist sömürüden başka bir şey olmayan "İnsan Hakları”nı, "Yoksulluk Hakkı”ndan başka bir şey olmayan "Çalışma Hakkı"nı istemek için değil de, her insana günde üç saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak için yaparsa, dünya, yaşlı dünya sevinçten titreye titreye, içinde yeni bir evrenin zıpladığını duyacaktır...
Ey tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! Ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol!
Lafargue’ın bu temel metnini okumanızı şiddetle tavsiye ederim:) Vedat Günyol’un çevirisiyle de öyle güçlü ve öyle çarpıcı ki…

10 Nisan 2009 Cuma

Az Çalışıp Daha Başarılı Olmanın 6 Kuralı!

Scott H. Young, “başarılı olmak için çok çalışmak gerektiği” ezberine karşı çıkıyor makalesinde. Başarıya az çalışarak ulaşmanın kolay olmadığını da ekliyor ve yaratıcı düşünce olmadan daha yararlı, tesirli iş yapma yolları bulmanın zor olduğunu belirtiyor. Öncelikle, çalışma yöntemlerimizin olmaları gerektiği kadar işe yarar olmayabileceği fikrine alıştırmalıyız kendimizi. Sonrasında yeni yöntemler için araştırmalara başlayabiliriz. İşte başlamak için Young’in önerileri:
  1. 80/20 Kuralı: Bu kural temel olarak az girdinin daha fazla çıktıya (ürüne) katkıda bulunacağını söyler ve verimsiz geçen %80’lik zamanı azaltmayı hedefler. Nasıl mı? Örneğin; e-posta zamanınızı azaltın yerine daha büyük projelere zaman ayırın. Önemi olmayan detaylarla uğraşmaktansa ana fikir’lere yoğunlaşın!
  2. Parkinson Kuralı: Bu kural "iş bitene kadar zaman alır" der. Diğer bir deyişle, işi bitirmeye odaklanmak yerine yapılan işe yoğunlaşmak gibi bir yan etki oluşuyor. Kendinize kesin teslim tarihleri belirleyin! Kontrol listeleriyle uğraşmaktansa işi tamamlamak için istek duyun. Mesela küçük bir iş için 90 dakika sonrasına alarm kurun ve 90 dakika sonra o işi bitirin. Devasa işleri küçük parçalara bölün, amaçsızca projenin bütünü ile uğraşmaktansa bu küçük parçaları tamamlamaya odaklanın.
  3. Enerji Yönetimi: Çalışma zamanınızı “tamamıyla rahat olduğunuz” ve “tamamıyla odaklandığınız” dilimlere bölün. Uzun günler boyunca, günde birkaç saatinizi işgal eden projelerden uzak durun ya da masaya tek oturuşta bu projelerden kurtulun. Projeleri öldürün! İhtiyaç duyduğunuzda kendinizi yenilemenizi, tazelenmenizi sağlayacak kaçamaklar yaratın.
  4. Sadece Keskin Araçlar Kullanın :) paslı testere kullanan oduncuyu unutmayın... Çok da iyi olmadığınız, hatta iyi olmaya niyetlenmediğiniz işlerle zamanınızı boşa harcamayın. Bırakın o işi iyi olanlar yapsın! Doğru araç kadar beceri de zaman kazandırır!
  5. Rakamlar: Varsayımlar zamanı insafsızca kullanır. En iyi mücadele yöntemi varsayımları teste tabii tutmak ya da eğer mümkünse onları rakamsal değerlere dönüştürmek. Örneğin iki farklı yöntemi aynı anda kullanın ve hangisinin iyi çalıştığını değerlendirin. Kalorileri saymak yerine rakamları izleyin!
  6. Nitelik Kuralı: Mükemmeliyetçi olmak mı hiç titiz olmamak mı daha iyi? Cevap basit: ekstra girdi (çaba, emek) daha önce benzer durumlarda kazandığınız çıktıdan daha az ürüne yol açtığında çalışmayı bırakın! Aynı iş için farklı günlerde değişik zaman aralıklarını ölçün, test edin: mesela e-posta için 30, 60, 90 dakika ayırdığınız 3 günü kıyaslayın. Aynı zamanda “cila” ve “tamir” için harcadığınız zamanları karşılaştırın. Eğer ‘cila’ya tamirden daha fazla zaman ayırıyorsanız en iyisi işten erken çıkın!

http://www.lifehack.org/articles/productivity/6-rules-to-work-less-and-get-more-accomplished.html

8 Nisan 2009 Çarşamba

Boş Vakit

Avustralya’nın en önemli karikatüristlerinden olan Bruce Petty’nin 1976 tarihinde yaptığı ve Oscar ödülü alan kısa canlandırması Leisure, çalışma ve boş zamanın tarihi üzerine bir deneme. Film, işten artık kalmış (ki eve dönen posamızdır b.g.) boş vaktin kullanımının toplumsal hayatımıza yansıması ve onu biçimlendirmesine değinirken, gündeliğin de onu planlayarak ve kontrol altında tutarak kişisel olanı toplumsal bir biçime dönüştürdüğünü gösterir.

Petty’e göre endüstrileşme ile birlikte boş vakit de artık işimizin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve aynen onun gibi, idamesi belli normlarla (şartlanmalar da diyebiliriz b.g.) sınırlandırılmaya başlamıştır. Tüm bu süreçten ötürü de boş vakit artık eskisinden farklı olarak pasif, edilgen ve yaratıcılıktan uzaktır. Bu noktada Petty şunu sorar: İnsanlar, boş vakit kullanma sanatının inceliklerini unutuyorlar mı?

25 Mart 2009 Çarşamba

Günlük Yaşamın Yeniden Üretimi

***
(bugün) Yaşam, hayatta kalmak ile yer değiştirir... Ve insanın kendisi yalnızca onun günlük yaşam etkinlikleri satılan etkinlikler ise toplumun üretici bir üyesidir. İnsanlar terimlerdeki bu değişimleri kabul ettikleri anda, günlük etkinlik evrensel fahişelik biçimini alır.

İş kayıtsız etkinlikdir: çaba gösterilen özel göreve kayıtsızdır ve görevin yapıldığı şeye kayıtsızdır. Kazma, basım ve oymacılık farklı etkinliklerdir, fakat bunların hepsi kapitalist toplumda iştirler. İş basitçe "para kazanmaktır". Yaşam etkinlikleri para kazanma yöntemi olan iş biçimini alır. Yaşam bir hayatta kalma aracı olur.
















İşçinin kendi ücreti ile aldığı şeyler, herşeyden önce onun hayatta kalmasını sağlayacak, iş-gücünü onu satmayı devam ettirebilmesi için yeniden üretecek, tüketim mallarıdır; ve onlar spectacles, pasif hayranlık nesneleridir. İnsanlar insan etkinliklerinin ürünlerini pasif bir şekilde tüketir ve takdir ederler. Dünyada onu dönüştürecek aktif bir etmen olarak varolmazlar. Fakat çaresiz iktidarsız bir seyirci olarak bu güçsüz hayranlık durumunu "mutluluk" olarak adlandırabilirler, ve iş acı verici olduğu sürece tüm yaşamında "mutlu" olmayı, yani aktif-olmamayı (ölü-doğmuş olmaya benzer bir durum) arzularlar. Mallar, spectacles, onları tüketir; yaşam enerjilerini pasif hayranlık içinde kullanıp bitirirler; şeyler tarafından tüketilirler. Bu anlamda daha fazla şeye sahip olanlar daha az bir şeydirler (Bir birey marjinal yaratıcı etkinlik yoluyla bu yaşarken ölme durumunu altedebilir; fakat pratik etkinliklerin kapitalist biçimlerinin alaşağı edilmesi olmaksızın, ücretli-emeğin alaşağı edilmesi olmaksızın ve böylece yaratıcı etkinliğin tanıdık hale getirilmesi olmaksızın insanların tümü değil).

***

Bütün süreç tek bir zaman dilimine indirgenir ve bütün kapitalistler topluca düşünülürse, kapitalistin yeni araçları ve emeği aldığı değerin üreticilere geri vermediği değerin birbirine eşit olduğu görülür. Bu yaratılan artı emek Sermayedir.

***

Bir bütün olarak kapitalist toplum koşullarında, toplam Sermaye yaşam etkinliğininin günlük yabancılaşmasının kuşaklar boyunca oluşturduğu toplam karşılıksız emeğe eşittir. Başka bir deyişle, Sermaye, uğruna insanların yaşamlarını sattığı, satılan insan etkinliğinin ürünüdür ve yeniden üretilir ve bir insan başka bir çalışma gününü sattıkça, hergün, kapitalist günlük yaşam biçiminde yaşamaya devam etmeye karar verdiği her an genişler.

Kapitalizm altındaki insan etkinliğininin bu sonucunun belli başlı özellikleri basitleştirilmiş örnekler aracılığıyla anlaşılabilir. Hayali bir toplumda, insanlar hareketli zamanlarının çoğunu yiyecek ve diğer şeyleri üreterek geçirir, zamanlarının sadece bir kısmı, gerekli şeylerin üretimi dışındaki "artı zamandır". Bu artı etkinlik, üretimde bulunmayan rahipler ve savaşçılar için yiyecek üretimine adanabilir; dinsel olaylar sırasında yok olan malların üretiminde de kullanılabilir; seromoniler ya da jimnastik egzersizleri için de harcanabilir. Her durumda, bu insanların maddi koşulları, günlük etkinliklerinin sonuçlarından ötürü bir kuşaktan başka bir kuşağa değişmeden kalır. Bununla birlikte, bu hayali toplumdaki insan kuşaklarından birisi artı zamanı kullanıp bitirmek yerine onu saklayabilir. Örneğin artı zamanlarını gezerek tozarak harcayabilirler. Bir sonraki kuşak kaynaklarda depolanan enerjiyi gerekli birkaç iş için harcayabilir veya kaynakların enerjisini yeni kaynaklar için harcayabilir. Her iki durumda da, bir önceki kuşağın biriktirdiği artı emek, bir sonraki kuşak için daha geniş bir artı zaman miktarı olacaktır. Yeni kuşak bu artıyı kaynaklara veya diğer şeylere harcayabilir. Çok kısa bir süre sonra kaynaklarda depolanan emek yaşayan herhangi bir kuşağa gerekli olan emek zamanını aşacaktır; nispeten küçük bir enerji gideri ile, hayali toplum insanları gerekli işlerin bir çoğunu yapmak üzere ve aynı zamanda gelecek kuşaklara yeni kaynaklar yaratmak için işlerinin başına dönebileceklerdir. Daha önce gereklilikler için harcanan saatlerin çoğu şimdi gereklilik tarafından değil imgelem tarafından belirlenecektir.

İlk bakışta insanların yaşam saatlerini kaynak yaratımı olan acayip bir işe adadıkları gibi alışık olmadığımız birşeyle karşılaşırız. Kaynaklarda gedikler açılsa bile, gelecek kuşaklar için depolandığından ötürü garip karşılanabilir, çünkü kaynakların dinlendirilmesi, örneğin festival günleri için kaynak olabilir

***

Fredy Perlman
Kaynak: http://www.anarkotopya.com/yazi/gunluk-yasamin-yeniden-uretimi---fredy-perlman

19 Mart 2009 Perşembe

Dünyanın bütün işçileri, işleri salıverin!

Az çalış, az üret, az tüket ve bu döngüye nereden eklenirsen eklen...

The principle of continuous growth = "gelişme" (ya da karşılık olarak sürdürülebilirlik?) which rule our economy have brought us here. But is there a different path? What if we used our gains in productivity to slow down = yavaşlatma (şüphesiz bu bir rica değil bir direniş biçimi olacaktır) ? We could work less and produce less. It would also mean consuming less.

yes please "less"!

http://www.workersoftheworldrelax.org/

ayrıca paralel bir ses için http://www.begoodie.com/

SoyAğacı...

Çalış[mak (Tü) Kaş xi çalış- 1. vuruşmak, çarpışmak, tokuşmak, güreşmek, 2. bir şeyin çatlakları veya ek yerleri açılmak.
TS xv gayret etmek, çabalamak < (ETü) çal- vurmak, çarpmak +Iş- " çal-
———————
• Modern kullanımı çarpışmak, kavga etmek anlamından türemiştir.

Mesai ~(Ar) masāi [çoğ.] emekler, gayretler" say

İş (Tü) Or viii iş a.a.
———————

Eşkökenler: (ETü) iş : iş, işgüzar, işkolik, işle-, işlem, işlev.

Amel Kut xi iş, işlem, eylem.
Ali xvi ishal ~ (Ar) amal [ml msd.] iş, işlem, eylem <>Eşkökenler: (Ar) ml : aksülamel, amel, amele, ameliyat, amil, imal, istimal, mamul, muamele, suistimal, teamül.

İmal ~ (Ar) imāl [ml IV msd.] işletme, işe koşma, işler hale getirme.
< (Ar) a
mala [IV] iş yaptırdı " amel

İstihsal ~ (Ar) istiHSāl [Sl X msd.] çaba ile elde etme, üretme " husul

Mahsul GülK xiv elde edilen ~(Ar) maHSūl [HSl mef.] hasıl edilen, ürün, sonuç " husul

Amele Men xvii işçiler (çoğul) KT Türkçede tekil anlamda kullanılır.
~ (Ar)
amalat [ml çoğ.] işçiler < (Ar) āmil işçi " amel

Emek (Tü) Or, Uy, Kaş viii-xi emgek zahmet, eziyet.
DK xiv
emekdar < (Tü) emge- [Uy, Kaş] zahmet ve sıkıntı çekmek +Ik
———————
Eşkökenler:
(ETü) emge- : emek, emekle-, emekli.

Köle Men xvii köle esir, hizmetçi.
TS xvii kölemen a.a. ~
———————
• Karş. (Tü) kölük (yük hayvanı - Kaş, Kıp). Diğer yandan (Moğ) kölüsün (ücret, maaş, icar) biçimi belki paralı asker kavramını çağrıştırır.

Esir Kut xi ~ (Ar) asīr [‘sr sf.] tutsak = (Akad) asīru savaşta alınan tutsak
< (Akad) esēru ödeme talep etmek, haraç almak.
———————
Eşkökenler:
(Ar) (Asr) : esaret, esir.

Maaş GülK, YusZ xiv ~ (Ar) maāş [ msd.] yaşam, geçinme, geçim, birine geçinmesi için ödenen para " maişet

Maişet GülK xiv ~ (Ar) ma’īşa [ msd.] yaşam, geçim < (Ar) 'āşa yaşadı, geçindi.
———————
Eşkökenler: (Ar) ‘yş : ayyaş, iaşe, maaş, maişet.

Ücret GülK xiv ~ (Ar) ucra [‘cr msd.] emeğin karşılığı " ecir

Ecir/ecr- GülK xiv ecr~(Ar) acr [‘cr msd.] ücret, emeğe karşılık ödenen şey
~
(Aram) agrā a.a. ~ (Akad) agru/igru a.a.
———————

Eşkökenler: (Ar) Acr : ecir, ecrimisil, icar, müstecir, ücret.

Tekaüt ~ (Ar) taq ‘ud [‘d VI msd.] 1. bir işin veya mülkün başında oturma, 2. eylemli olmama, oturma, inzivaya çekilme " kaide
———————
• Yaşlılık veya sakatlık nedeniyle bir maaş bağlayıp aktif görevden uzaklaştırma anlamı Türkçeye özgü olup 17. yy'dan itibaren rastlanır.

Sermaye İrşM, Aş, YusZ xiv ~ (Fa) sar māya bir borcun ana parası.
ß (Fa) sar baş + (Fa) māya para
" ser, maya

Kapital HRG xx/a ~ (Fr) capital 1. başa ilişkin, başkent, başlık, 2. baş para, sermaye.
~ (Lat) capitalis a.a. < (Lat) caput, capit- baş ~ HAvr *kaput- a.a.
———————
• Aynı kökten (İng) head, Alm haupt < (Ger) *haubud < (HAvr) *kaput-. Ayrıca karş. kafa, kefal.
———————
Eşkökenler: (Lat) caput : kabotaj, kaparo, kapital, kapitalist, kapitone, kapitülasyon, kaptan, kapuska, şef.

Kapitalist Bah 1924 ~ (Fr) capitaliste sermayedar < (Fr) capital " kapital
———————
• Fransızca sözcük ilk kez 1791'de siyasi bir aşağılama terimi olarak kaydedilmiştir.

Kâr/+kâr DK xiv ~ (Fa) kār 1. eden, eder, 2. 1. edilen şey, iş, eylem, eder, 2. kazanç. <>wer- a.a.
———————
• Bileşiklerde meslek ve itiyat adları yapar; (Fa) -kār, -kar, -gār ve -gar biçimlerine rastlanır.
———————

Eşkökenler: (
Fa) kār : çilingir1, çilingir2, dülger, gergef, halaskâr, kalemkâr, kâr, kerhane, kimyager, köşker, kündekâri, muhafazakâr, rüzgâr, telkâri, yadigâr

Sömür[mek (YT) UyB, Kaş x siŋür-/simür- yutmak.
Men xvii
süŋür- gürültü ve aceleyle yemek CepK 1935 sömür- istismar etmek.
< (ETü) siŋ- [Uy, Kaş] içine girmek, sinmek, hazmedilmek
+Ur- " sin-
———————
• Görgüsüzce ve gürültüyle yemek anlamında halk dilinde kullanılan fiil, Dil Devrimi döneminde yeni bir anlam ve fonetikle yazı diline ithal edilmiştir. Yeni anlamın (Osm) semere/istismar < (Ar) smr grubundan serbest çağrışım yoluyla türetildiği açıktır.

Semere Kıp xiv ~ (Ar) samarat [mr msd.] ürün, meyve.
< (Ar) amara ürün verdi
———————

Eşkökenler: Ar mr : istismar, müsmir, semere.

İstismar ~ (Ar) istismār [mr X msd.] ürününden yararlanma, sömürme " semere

Patron EvÇ, Men xvii patrun/patruna gemi kaptanı.
~ Ven patrón [İt padrone] kaptan, gemi sahibi, baş kişi, patron
" peder
———————
• Standart İtalyancadan alınan patrona biçimi Türkçede 19. yy'a kadar kullanılmıştır.

Büro Bah 1924 ~ (Fr) bureau 1. üstü çuha kaplı yazı masası, 2. yazıhane, ofis, özellikle devlet dairesi < (EFr) bure çuha, keçe ~ (Lat) burra keçe, fırça veya kadife gibi tüylü yün kumaş.
———————
• Fransızca sözcüğün ikincil anlamı 1690 dolayında ortaya çıkmıştır.
———————
Eşkökenler: (Fr) bureau : büro, bürokrasi, politbüro.

Atölye TDK 1945 atelye işlik, özellikle ressam işliği.
~ (Fr) atelier demirci işliği [esk.], her türlü işlik < (EFr) astelle kıvılcım, har ~ (Lat) stella yıldız ~ (HAvr) *stēr-la- < (HAvr) *ster-2 a.a.
" astr(o)+

Fabrika TakV 183+ ~ (İt) fabbrica işlik, imalathane.
~ (Lat) fabrica a.a. < (Lat) fabricari imal etmek < (Lat) faber sanatkâr, özellikle demirci ~ (HAvr) *dhabhro- < (HAvr) *dhabh- el becerisiyle yapmak, uydurmak, imal etmek.
———————

Eşkökenler:
(Lat) faber : fabrika, fabrikasyon, fabrikatör, prefabrike.

Sendika KT xix kredi konsorsiyumu.
Özön 1961 işçi birliği ~ (Fr) syndicat ortak bir çıkarı korumak için kişi veya şirketlerin kurduğu birlik, meslek örgütü, kredi konsosriyumu < (OLat) syndicus kayyım, alacaklıların haklarını temsil etmek için mahkeme tarafından tayin edilen kimse ~ (EYun) sýndikos avukat, hukuki vekil, özellikle bir topluluğun haklarını savunan temsilci < (EYun) dikē hukuk, yargı ~ (HAvr) *dikā- < (HAvr) *deik- işaret etmek, belirtmek, adını koymak, resmen ilan etmek " syn+, dijital

Grev 190+ ~ (Fr) grève2 iş bırakma eylemi.
< öz Grève Paris'te bir meydan < (Fr) grève1 çakıllı dere kumu, mil.
———————
• Fransız ihtilali yıllarında Paris'te işi bırakan eylemciler belediye binasının bulunduğu Grève meydanında toplanığı için.

Lokavt Bah 1924 işverenin işçileri topluca işyeri dışına çıkarması.
~(İng) lockout kilitleyip dışarıda bırakma < (İng) lock kilit <>

(http://www.nisanyansozluk.com)

16 Mart 2009 Pazartesi

18–24 Nisan 2009, Uluslararası Vites Küçültme Haftası

Az çalışma, yankıladığı tüm diğer anlamların yanı sıra, az kazanmaya ve dolayısıyla az tüketmeye de işaret ediyor. Bu çerçevede üzerine düşünüldüğünde, genel kabul gören bir ilişki, “yeşil” ve “çevreci” politikalar ile kurduğu ilişki net bir biçimde ortaya çıkıyor. Yeşil politikaların üç R’sinden (reduce, reuse, recycle) yola çıkıldığında özellikle ‘azaltma’ ve ‘yeniden kullanma’nın altı çiziliyor.

Uluslararası Vites Küçültme Haftası’nın tasarımcısı Tracey Smith ve the Great Green Team konuyu onca kamusallığına rağmen bireyselleştirmeyi deneyen bir ekip. Diğer bir deyişle, yaşam tempomuzu azaltmak ve yaşamdan daha çok keyif almak için bireylere, şirketlere ve çocuklara reçeteler sunuyorlar :) Haftanın ilk gününden başlayarak önerilerden en çok hoşumuza gideni denememizi, deneyimimiz üzerine düşünmemizi kendi duygularımızı, hislerimizi tartmamızı bekliyorlar…

Bireyler için önerilerden seçmeler:
zaman: sevdiğiniz biriyle vakit geçirmek için yarım gün çalışmayın-izin alın! (kendi kendinize vakit geçirmek yasak!)
para: kredi kartınızı parçalayın!
azaltma: bu hafta, alışveriş listenizden 3 önemsiz-gereksiz şeyin alımını çıkarın!
iletişim: bu akşam, televizyonu kapatın, radyoyu açın, oyun oynayın ve sohbet edin!

Daha detaylı bilgi için:
http://www.downshiftingweek.com/

Dört günlük hafta

İşin bir de çevre ile ilgili kısmı var. Aşağıda buna dair farklı bir yaklaşım bulabilirsiniz:

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İÇİN BİR ÖNERİ:
DAHA AZ ÇALIŞMAK


John de Graaf
http://www.worldchanging.com/archives/008143.html














Yaklaşık altı sene önce, özerk kamusal bir atık yönetim organizasyonu olan Wisconsin Geri Dönüşümcüler Birliği’nin yıllık toplantısında bulunmuştum. Aşırı çalışma ve aşırı tüketime odaklanan konuşmamın başlığı “Acele Giden Ecele Gider” idi. Katı atık toplayıcıları topluluğuna söylediğim şuydu: “toprak altındaki metan gazı birikimini azaltmak için çalışma sürelerini azaltın”.

Birleşik Devletler’deki çalışma süremizin uzunluğu için –ki yıllık olarak Batı Avrupa’dakinden 300 saatten fazladır- “konfor”umuzu sürdürmek için ürettiğimiz ağır fast-food ambalajlarını, tek kullanımlık gıvır zıvırı kanıt gösterdim. Dinleyicilere benimle konuşan çoğu insanın “geri dönüşümün bile çok fazla vakit aldığını” söylediklerini aktardım. Üstelik uzun çalışma sürelerimiz bizlere daha çok tüketim nesnesini üretme ve alma imkanı da sunmakta ve sonuçta daha büyük bir kaynak baskısı ve kaçınılmaz şekilde daha büyük atık yığınlarına yol açmakta.

Dinleyicilerden bazıları saptamalarıma katıldıklarını söyledi, ancak eminim ki çoğunluğu da benim biraz tuhaf olduğumu düşünmüştür. Artık gezegeni kurtarmak için çalışma sürelerinin kısılmasıyla ilgili önermeler daha zoraki bir hal almıştır.

Ben şahsen tüm yeşil teknoloji ve ve alternatif enerji stratejileriyle birlikteyim ancak bunlar tek başlarına küresel iklim değişikliğini durdurmaya ya da sürdürülebilir bir toplum yaratmaya yetmezler. Öyleyse düşünce çerçevemizin dışına çıkmaya ve yüzleştiğimiz tüm toplumsal ve ekolojik sistemin tamamını düşünmeye ihtiyacımız var. Sürdürülebilir bir toplum yaratabilmek için daha az çalışmalıyız, asıl ihtiyacımız olan şey ise: zaman.

AVRUPA-YAŞASIN FARK!

Uzun tatilleri ve daha az çalışma süreleri ile Avrupalılar açık ara Amerikalılardan daha sağlıklılar -50 yaş üzerinde kalp krizi, Tip2 diyabet, hipertansiyon ve kanser gibi kronik hastalıklarda oranlar yaklaşık yarı yarıya. Depresyon ve Anksiyeteden kaynaklı rahatsızlıklarda ise tam yarısı ve sağlık harcamaları için de yarısını harcamaktalar. Araştırmalar gösteriyor ki daha iyi sağlık koşullarının nedeni egzersiz, aile ve arkadaşlarla daha fazla vakit geçirme, daha az stres ve daha fazla uyku; tabii ki bunlar ancak daha fazla vakit ile mümkün.

Avrupalılar sadece kişisel sürdürebilirliği değil (daha fazla yaşıyorlar!) daha fazla çevresel sürdürülebilirliği de sağlıyor. Ortalama olarak hava kirliliğinin ve bizim ürettiğimiz katı atık ve sera gazları salınımına yol açan enerji ve üretimin sadece yarısını üretiyorlar; tamamı sadece daha basit bir hayat tarzını tercih ederek oluyor. Avrupalıların ortalama “ekolojik işgali” kişi başına 12 dönümken bu bizimkinin yarısı. Mükemmelikten belki uzaklar ancak ekolojiye olumsuz etkileri yine de bizimkinden çok daha az.

Aralık 2006’da Ekonomik ve Politik Araştırmalar Merkezinin bir çalışması Amerikalıların çalışma sürelerinin Avrupalılar seviyesine düşürülmesi durumunda enerji tüketiminde %26 gibi büyük bir miktarda ve Kyoto iklim değişikliği hedeflerine yaklaşan bir kesintinin mümkün olabileceğini gösterdi. Bu olağanüstü bir azalma. Bunu bir de temiz enerji teknolojilerini avantajları ve becerebildiğimiz diğer önlemlerle birleştirin.

Yapılan çalışmalar; çalışma sürelerini azaltarak Amerikalıların taşımacılıkta (daha çok zamanla birlikte Avrupadaki gibi yaya, bisikletli ve toplu taşıma) ve daha da önemlisi yan sanayi üretimi için harcadıkları enerjinin azaltılmasının, bu şekilde de Amerikalıların daha az para harcamalarının ve böylece daha az israfın ve daha az üretimin olabileceğini gösteriyor.

DÖRT GÜNLÜK HAFTA

Petrol fiyatlarının yükselmesine tepki olarak birçok firma haftada dört günlük çalışma süresine itibar etmeye başladı. Böylece, akaryakıt fiyat artışlarına ve trafik sıkışıklığına çözüm getirerek kar elde edebileceklerini düşünüyorlar. Ancak buradaki problem, kastettikleri günlük çalışma süresinin 10 saat olması. Fakat çoğu Amerikalı ailede her iki ebeveyn de çalışıyor ve böylece günlük stres günler boyu birikecek.

Aileler evleriyle ilgilenmek ve ev işlerini yapmak için daha az vakit ayırabilecek, beslenme düzenleri bozulacak ve bilhassa küçük çocuklu aileler bundan çok sert şekilde etkilenecekler –düşünsenize, günde 10 saat boyunca çocuğun bakımına ara vermek ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Ev ile iş arasında gidiş geliş süresinin azaltılması için bir baskı artacak (çalışma süreleri uzadığından) böylece ulaşımı hızlandıran, daha yüksek enerji harcayan (otomobil) taşıtlar kullanılarak evde geçirilen süre artırılmaya çalışılacaktır. Üstelik işlerdeki saatlik verimlilik de 8 saatin ardından başlayan yorgunlukla gözle görülür şekilde azalacaktır.

Sorunun gerçekçi çözümü haftada dört gün, günde 8 saat çalışmaktır. Toplam üretim bir miktar düşecektir fakat bu bizi daha sürdürülebilir hale getirecektir. Dört günlük hafta ile ev ile iş arasında harcanan enerjiden yapılan kazanç, hiçbir olumsuzluğa neden olmadan sağlanabilecektir. Enerji ve kaynak kullanımında önemli tasarruflar, sağlık problemlerinde ve sağlık giderlerinde düşüşler umabiliriz. Öyle ya da böyle bir kazançtan söz ediyorum. Yeni Amerikan Rüyası Merkezi’nin Maryland gönüllü çalışma grubu sadece 10 yıllığına haftada 32 saat çalışmanın verimlilik, yaratıcılık ve moral açısından işçiler için mükemmel sonuçları olduğunu gösterdi.

Çeviri: azcalis

13 Mart 2009 Cuma

00














İyice manyaklaştılar, şimdi de bağırsaklara kilit arıyorlar...

http://www.perkotek.com.tr/wc.htm

bu “verimlilik” dostları arkadaşlar reklamlarında döktükleri incileriyle bir sürü hesap kitap yaptıktan sonra altı çizilerek kuşaktan kuşağa aktarılması gerekecek şu ibret sözlerini sıralayıveriyorlar:

...Hesap ortada ; aylık 2.199 YTL işçilerin hakları olmadan sizden aldıkları zamanın para olarak size geri dönüşümü.Bu sadece işçilik maliyetinden geri aldıklarınız buna bağlı olarak ta personelin gereksiz TUVALET kullanımıyla beraber iş üretmediği için sizi üretim zararına sokar bu sistem aracılığı ile üretim zararınızı da minimuma indirmiş olacaksınız...

Tuvalet takip sisteminin amacı: Personelin mesai saatleri içerisinde TUVALETTE gitmek bahanesi ile sigara içmesi, arkadaşları ile muhabbet etmesi ve işten kaytarmasını engelleyerek çalışma saatlerinin verimli geçirilmesini sağlamak....


bağırsakları düğümlenesiceler...

Macaristan'da haftalık çalışma süresi 4 gün

"Ekonomik Kriz" mahlaslı soygun dalgasına çözüm aranırken işçilerin bu afetten nimet çıkarabilme şansları büyük... elbette kararlı, örgütlü ve topyekün davranmak koşuluyla...

Macaristan'da önce otomotiv sektöründe oradan da Macar hükümetinin model olarak tüm sektörlere uygulamayı tartışmaya açtığı haftada 4 gün uygulamasıyla çalışma süreleri insani bir seviyeye kalıcı ve dönüşü olmayacak bir şekilde çekilebilecek.

Macaristan Opel, dünyada Otomobil sektöründe yaşanan kriz nedeni ile haftada 4 iş günü çalışmaya karar verdiğini açıkladı.

Macaristan’ın Szentgothard kasabasındaki fabrikasında, Opel’in binek Otomobil yelpazesinden Corsa ve Astra için motor üretimi yapan Macaristan Opel’den yapılan açıklamada, krizin kendilerini de vurduğu, ancak fabrikalarında çalışanları işten çıkarmak yerine haftada 4 günlük iş gününe geçmenin kararlaştırıldığı açıklandı.

Açıklamada, 640 işçinin çalıştığı fabrika yöneticilerinin sendika ile yapılan toplantıdan sonra fabrikalarında haftalık 32 saatten az olmamak şartıyla, haftada 4 gün çalışma kararının çalışanlarla birlikte alındığı, alınan bu karardan işçilerin de memnun olduğu bildirildi.

http://www.ekonorm.com

İşsizliğe karşı önlem olarak otomotiv fabrikalarının aldığı haftalık iş gününü 5’den 4’e indirme kararını Macaristan hükümeti de benimsedi.

Macaristan’daki sendikalar ve işverenler bu projeye sıcak bakarken, Macaristan Otomotiv Sendikası Başkanı Janos Borsik, işten çıkarılmak yerine haftada 4 gün çalışılmasının gayet mantıklı olduğunu söyledi.

Borsik başka çare olmadığını, Audi, Suzuki ve bu fabrikalara parça üreten şirketlerden binlerce kişinin işten çıkarıldığını, haftalık iş günü sayısının düşürülmesinin tüm dünyada uygulanabileceğini ve kendilerinin de projeye tam destek verdiğini açıkladı.

Macaristan’da hükümetin bu projeyi sadece özel şirketlerde değil, devlet bünyesinde de uygulamayı hedeflediği bildirildi.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com

10 Mart 2009 Salı

Sympathique

"bu" hayat bizi öldürmeye çalışıyor! sabah çalan saat, öğlen yemeklerinde yediğimiz süprüntü ve tüm bunların üstüne teselli aradığımız sigaranın dumanı...

5 Mart 2009 Perşembe

Slow Down Week

2007 senesinde yapılmış "Haftayı Yavaşlat" çağrısı için bir animasyon:

http://www.adbusters.org/files/media/flash/slow_down_week/slowdownweek.swf

en iyisi mi sen hayatı yavaşlat..!

23 Şubat 2009 Pazartesi

Boş vaktin izinde

Çalışma Kültü
D. JoAnne Swanson (On The Leisure Track)

İşim yok. Güç mücadelesinin dışındayım. İnsanların söylediği gibi, işsizim, fakat kesinlikle bu durum kendi tercihim. Kendime duyduğum saygı tam, teşekkür ederim, “geçiş döneminde” de değilim ve tekrar işe girme gibi bir niyetim de yok.

Evet doğru – sürekli boş zaman geçirmeye meyilliyim. Kar kazancı, "iş güvencesi", sermaye seçenekleri, sağlık sigortası, yükselme fırsatları, ya da serbest otopark olanakları sağlayan dokuz beş mesaisi olan kolay bir işim yok. Aynı zamanda ofis politikalarıyla, motivasyon seminerlerine devam zorunluluğu, kurumsal yükselmeler, personel değerlendirmeleri, üretkenliği artırma, saçma “takım oyuncusu” zihniyeti, patrona dalkavukluk, zorunlu fazla mesailer, iş çıkış saati yoğun trafikte yapılan stresli yolculuklar, küçük çalışma bölmelerinde sıkışmalar, ya da pembe ihbar kağıtlı olma (işten kovulma) tehlikesi ile de uğraşmak zorunda değilim. Tabii bir de “profesyonel” çalışan gardrop harcamalarını, her sabah uyandıran sert kahveleri, ya da “önemli iş görüşmelerinin yapıldığı öğle yemeklerini”de unutmayalım!

Tüm bunların hiçbirini istemem.

Bugünlerde birbirleriyle yeni tanışan iki insanın birbirlerine ilk sorduğu şey nedir diye bana sorarsanız “Hayatınızı nasıl kazanıyorsunuz / Ne iş yapıyorsunuz?” derim. Ben büyük olasılıkla ya tercihen işsizim derim ya da arkadaşımın dediği gibi ben bir “meslek, iş turistiyim” nüktesini ederim. Bazen de onlara bağımsız çalışan ya da boş zaman geçirme konusunda uzmanlaşan serbest meslek sahibi bir insan olduğumu söylerim. Birçok insan bunu duyunca “Yani düzenli bir işiniz olmadığını mı söylüyorsunuz? Gerçekten mi, çok güzel!- iddiasına varım insanlar da sizin gibi yaşabileceğini düşünebilseler aynısını yaparlardı.”

Özellikle orta sınıf ve zengin olmayı arzulayan tabaka tarafından Amerika’da genellikle doğal karşılanan çeşitli varsayımlara kendi içlerinde cevap bulabilseler daha fazla insanın bu şekilde yaşama isteğinde olduğuna dair bahse girmek isterim. Öyleyse hangi varsayımlardan bahsediyorum? Şimdi meslek ve iş yargılarıyla işe başlayalım.

Yaşamlarımızda mesleklerimizin oynadığı rolü yeniden değerlendirmeye ihtiyacımız var. Birçoklarımız bir işe girmeyi, yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamayı garantilemekten öte birşey olarak görmez. En iyi ihtimalle, bu tutum teminatı olmayan (umut edilir ki) düzenli bir maaş çekinin tartışılır “güvenilirliği” ve de emekli olununca rahata kavuşma vaadi karşılığında “kişinin borçlarını senelerce ödemesi” gibi bir düşünce tarzıdır. En kötü anlamda ise, işe girmek temelde başımızı bir çatı altına sokma ve sofraya yemek koyma uğruna, yapmayı çok da önemsemediğimiz birşey için kıymetli vaktimizin haftada 40 ya da daha fazla saatini adayarak geçirilen bir hayat tarzıdır. Biliyorum ki tüm bunların saçma olduğunu düşünen tek ben değilim. Çalışmak istemediğimi ve de çalışmak istemediğim halde bu durumdan ötürü suçluluk duygusu hissetmediğimi farketmeden önce, kendimi bir işe uydurmaya çalışmam ve “büyüdüğümde ne olmak istediğimi” bulmam yıllarımı aldı.

“İş” ve “çalışmak” arasında kesin bir ayrım yapmak gerekir. Çalışmak – özellikle ilgi alanıyla, sosyal refahla, bağlantılarla, merakla, öğrenmeyle, güzellikle bağlantılı olarak motive edilmiş ise tatmin edici, mutluluk verici, eğlenceli ve saygın (muteber) türden olabilir. Fakat bu durumun farkına varmamız, “mesleğimizin” olması aksi takdirde sefil bir yaşam sürme olasılığı düşüncesiyle kör edildiğimiz için ya da işsizliğin doğuracağı sosyal ve finansal sonuçlardan korktuğumuz için inanılmaz zordur. Buna ek olarak, tembelliğin ahlaki zayıflığın belirtisi olduğunu gösteren katı bir iş etiğini içselleştiriyoruz. Tam da derinden hissettiğimiz şudur: finansal durumumuzu ayarlamak zorundayken bile temelli işi bırakabiliriz, bu tembel olduğumuz anlamına gelir. Özellikle de insanlara bir “geçiş döneminde” ve de yeni bir iş peşinde olmadığımızı, aslında bu şekilde mutlu olduğumuzu söylemek zorunda kalırsak, bu durumun suçluluk hissiyle, insanlar tarafından tasvip edilmemekle, hatta belki de işsiz olduğumuz için geçireceğimiz kimlik bunalımıyla sonuçlanacağını biliyoruz. Cevaplanmamış karışık varsayımlar ağının, bu türden (gibi) korkuları içinde barındırdığımız bir yer olduğu ve daha iyi bir yaşam için kalıcı değişiklikler yapabilmenin ancak ayak basmaktan bile çekindiğimiz bu yerleri alt üst etmekten geçtiği fikrini muhafaza ediyorum.

Bugünlerde işin kısa tarifi vaktinizin büyük çoğunu alan ve size bir maaş çeki sağlayan şeydir. Meslek edinmeyi ve para kazanma kapasitesini kimliklerimizin önemli bir parçası haline getiren işkolik bir toplumda, işe girmek ve para kazanmak başka şekillerde edinilemeyen ya da öyle olduğu düşünülen bir çeşit sosyal kabulu de sağlar. Ancak, meslek sahibi olmanın yanında para kazanmanın birçok (legal) farklı yolu da vardır ve dahası gelecek kaygısı gütmeyen iş odaklı bakış açısı yüzünden oldukça fazla bedel ödediğimizin giderek farkına varıyoruz.

Kişisel bazda ,her gün yataktan kalkmakta zorluk yaşayıp, sekiz saati işte geçirdiğimiz ve - ertesi gün de aynı şekilde kalkıp ve tüm bunları yeniden yapmak için eve bitik bir şekilde geldiğimiz zamanlar birçoğumuz kendimizi hayal kırıklığına uğramış, depresif ve kızgın hissederiz. Sonsuza dek bu şekilde devam edecekmiş gibi düşündüğümüzde, gelecek bize çok da umut vaat etmez. Hayattan zevk aldığımız anlar saati kontrol edip de hafta sonuna kadar günleri saydığımız zamanlar mıdır?

Toplumsal bazda, çevre ve insan hakları ihlâlleri, belirli bölgelerdeki kira artışları, iş verenler ve “işçi arılar” arasında gittikçe tırmanan maaş farkı, artan üniversite masrafları, sosyal bilimlerin piyasada revaçta olmaması ve hayal kırıklığı/mutsuzluk duygusunun artışına yol açan daha bir çok faktörün olmasının yanısıra toplu “işten çıkarılma” haberlerini de duymaktayız. Bu aslında hiç de olmasını düşündüğümüz bir şey değildir, değil mi? Vadedilen topraklara giriş biletimiz olarak gösterilen eğitim ve “iyi” bir iş, bize söz verilen şey değil.

Kendimize isim edinmek, “ilerlemek”, kimlik oluşturmak ve para kazanmak için kafamızda yarattığımız iş kavramı, yeniden gözden geçirilmeye hazırdır. Böylesi bir düşüncenin yarattığı kişisel ve ekolojik çöküşü irdelemenin yanısıra yaşamlarımızdaki iş ve meslek yargısına alternatifler üretmenin ve yeni kavramlar oluşturmanın zamanı geldi de geçiyor.

Bu tarz alternatifler çeşitli biçimde ortaya çıkabilirler: serbest meslek, işbirliğine dayalı yaşam düzeni, yaşamlarımızı basitleştirmek, ekonomi politikasındaki değişiklikler gibi. Yeni bir çalışma hayatı tasarlamak elbette ki yeni bir fikir değil; fakat bunu sorgulayan bizler hala düzene karşı çıkanlar, radikaller ve paryalar olarak kabul ediliyoruz.

Düzen karşıtı olsun olmasın, başarıyı, insanlar ve değerleriyle daha fazla, kazanç ve şirket basamaklarında yükselmeyle daha az ilintili olarak yeniden tanımlayan kişilermişiz gibi görmek isterim. Dünyayı, sektör büyümesi, etkileyici sermaye bilançosu, “kar artışı” ve hammadde stoklarıyla - ve etkin (bilinçli) öğrenim, eğlenceli iş, ve zayıf zamanlarımızda bizi destekleyecek ilişkiler ağı yaratan bir yer olarak görmek istiyorum. Boş zaman geçirmenin, suçluluk duygusu yaratmaması gerektiğini, aksine zihin sağlığı açısından önemli bir ihtiyaç olduğunu kabul eden ve asgari ihtiyaçlarımızı karşılamak için mücadele edip, uğraşarak yaşamak zorunda olmadığımız yeni bir düşünce tarzı ortaya koyuyorum.

Bence bir noktada hepimiz bu şekilde bir yaşam tarzı sürmek zorunda olmadığımız, iş ve para (kapitalizm) sunağında kendimizi kurban etmediğimiz, daha iyi, daha tatminkar ve toplumsal sağduyuyla yapılacak türden işler olduğunu biliyoruz. Bahsedildiği üzere saygınlığa ve özgürlüğe giden yolun meslek sahibi olmaktan geçmesi gerektiği mantığını sorgulayan, hayatın her kısmından farklı insan gruplarının oluşu, gelişmekte olan yeni bir sosyal hareketin kıpırdanışlarını göstergesidir. Bu grup, başarı kavramını yeniden tanımlamakta, daha fazlasını istemek yerine yerine sahip olduğu şeyi takdir etmekte ve tutkularını bir iş kalıbına sığdırma telaşı gütmeden keşfetmektedir.

Genel iş yargısından farklı düşünen ve işe yeni bir bakış açısı getiren, gelecek için bize ümit vadeden bu hareketin taraflarından biri olduğum için mutluyum. Sizi de bize katılmaya davet ediyorum.

Çeviri: Sanem Arslan, nekibu
Kaynak ve orijinal metin:

Kölelik devam ediyor saf olma!


















1789'da 140.000 köle güya özgürlüğüne kavuşmuş, efendilerince azad edilmişti. Ancak bilhassa 1820-30 yılları arasında İrlanda köylüsünün sefalet ve açlığı, Karayib'lerdeki İngiliz esareti altındaki kölelerle karışılaştırılabilecek kadar kötüydü. Bugün çalışanlar olarak içinde bulunduğumuz koşulları bu dönemle kıyaslamak hatalı olsa da yine bugünün ekseri çalışma koşullarının bir tür çağdaş köleliği tariflediğini söylemek pekala mümkündür.

17 Şubat 2009 Salı

Çok çalışma mazereti üzerine

Bir buluşma ya da randevuya geçikmenin ya da toptan atlatmanın en kabul gören mazereti işlerin çok yoğun olduğu (iki elin kanda olması gibi) ya da bu yoğunluktan bitab düşüldüğü palavrasıdır. Elbette her zaman palavra diye nitelemek doğru olmaz lakin günümüz çalışan insanı gereğinden fazla çalışmaktadır. Zaten bir çalışan insan bir diğerini (mesela arkadaşını) “mesai” adı altında satılmış iş süreleri içerisinde rahatsız etmez ya da onu o saatlerin birinde buluşmaya davet etmez (buluşulabileceğini ummaz bile). Ama en azından bir mesai sonrası ya da hafta sonu buluşma teklifi karşısında çok yoğun ya da ekstra mesai yapmak durumunda olunduğu ve de hafta içi bolca fazla mesai yapıldığı gerekçesiyle randevuyu reddetmek de artık genel bir vakıa. Peki “palavra” atamayanlar? Zira yalandan yılandan korktuğundan çok korkanların bu yalana sığınırken içlerini kaplayacak sıkıntı, buluştukları o boğucu kafede içini kaplayacak olandan fazla olacaktır. O halde çözüm gerçekten de çok çalışmaktır ve bu bir intihar ya da en hafifinden çileciliktir.

Uslu çocuk olmamanın kefaretini gönüllü olarak patronuna hizmetle ödeyen “dürüst” insanlar “işkolik” payesini almaya hak kazanırlar ki bu paye aslında toplum tarafından edimlerine atılmış masmavi bir fiyonktur. Çalışmanın, çok çalışmanın, çalışmaktan gebermenin erdemiyle süslenen hikayelerle erkenden uykuya yatan uslu, yalansız işçilerdir onlar.

Fazla mesai yapmanın sinemaya gitmekten daha kabul gören bir ebeveyn ziyaretini atlatma bahanesi oluşu, okul zamanlarında ahmak kimya ders kitabından alıştırma çözmek yerine roman okuyan çocuğun azarlandığı gün onanmıştır. Artık birileri tarafından belirlenmiş “gereklilikler” erdem kategorisinin tanımını güzelce kendine uydurarak “çok çalışma ve sisteme hizmetle” tatmin olan sorumlu vatandaş kimliğini inşa eder.

22 Ocak 2009 Perşembe

Never on Sunday

oh, you can kiss me on a monday a monday a monday
is very very good
or you can kiss me on a tuesday a tuesday a tuesday
in fact i wish you would
or you can kiss me on a wednesday a thursday a
friday and saturday is best
but never ever on a sunday a sunday a sunday
cause that's my day of rest

most anyday you can be my guest
anyday you say but my day of rest
just name the day that you like the best
only stay away on my day of rest

oh, you can kiss me on a cool day a hot day a wet day
which ever one you choose
or try to kiss me on a grey day a may day a pay day
and see if i refuse

and if you make it on a bleake day a freak day or a week day
well you can be my guest
but never ever on a sunday a sunday the one day
i need a little rest
oh, you can kiss me on a week day a week day a week day
the day to be my guest

Manos Hadjidakis, http://fizy.org/ypHJycMfT10y

21 Ocak 2009 Çarşamba

Sendikal hareketin değişmeyen gündemi

Sermayenin karlılık krizine karşı verdiği yanıt kar oranlarını arttıracak mutlak ve göreli önlemleri devreye sokmaktır. Mutlak kar oranı artışı ücretleri baskılayarak, yani işçileri yoksullaştırarak ya da daha fazla çalıştırarak, yani çalışma saatlerini arttırarak gerçekleşir. Bu, sınıf mücadelesinin önemli bir konusu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Göreli artış ise teknolojik gelişmeyi üretime uyarlayarak birim çalışma saatine düşen üretim çıktısını arttırmakla gerçekleşir.

Sermaye her iki yöntemi de kullanır ancak göreli artışın gerçekleşmesinin mümkün olamadığı dönemlerde, her fırsatta mutlak kar artışı yöntemini devreye sokmak için çabalar.

Sanayi devriminden bu yana ücretlerin düşürülmesi ve çalışma sürelerinin uzatılması karşısında işçi sınıfının ve örgütlerinin tersi yönde mücadelesi sürüyor. Sermaye daha düşük ücretler ve daha uzun çalışma süreleri için bastırırken, işçi sınıfı daha yüksek ücretler ve daha az çalışma süresi için çaba gösteriyor. Bu mücadele bugün de işçi sınıfının öncelikli gündem maddelerinden biridir...

Tonguç Çoban, http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=733

Çalışma saatleri ve işsizlik

Çalışma saatlerini azaltmak, istihdam sorununu belirsiz bir geleceğe ertelemeden halletmeye başlamanın yolu. Haftalık çalışmanın 45 saatten 35 saate çekilmesi, 1.6 milyon kişiye iş demek...


...İşsizliğin büyük bir sosyal problem olduğunun kabulü, hemen bugünden yeni iş imkânları yaratacak önerileri zorunlu hale getiriyor. Bütçeden yatırımlara yeterince kaynak ayrılmadığı, ayrılsa bile yeni yatırımların işsizliği azaltmaya yönelik sonuç doğurmasının çok uzun zaman alacağı açık.

O halde çözümü belirsiz bir geleceğe ertelemeden daha fazla insanı iş ve gelir sahibi yapmanın yolu, var olan işlerin çalışanlar arasında paylaştırılmasından geçiyor. Çalışma saatlerinin düşürülmesiyle var olan işlerin çalışanlar arasında paylaştırılması istihdamın artırılmasına imkân yaratır...


Örnekler ve sonuçlar

...Fransa örneğine bakınca çalışma saatlerinin düşürülmesinin istihdamı artırdığı görülüyor. Fransa'da 1970'lerde 44.7 saat olan haftalık çalışma süresi tedrici olarak 35 saate kadar düşürüldü. Fransa'da 1997'de 39 saatten 35 saate indirilen çalışma haftası, iktisatçı Michel Husson'a göre 1997-2001 arasında 500 bin civarında yeni iş imkânı yaratmış. 1,5 milyon civarında beklenen iş imkânının üçte bir oranında gerçekleşmesini Michel Husson 'çalışanların önemli bir kısmının bu uygulamadan yararlanamamasına' bağlıyor.

Peki haftalık yasal çalışma süresinin düşürülmesi Türkiye'de istihdama nasıl bir katkı yapar? 45 saat olan haftalık çalışma süresi diyelim ki 35 saate indirilirse kaç kişi iş imkâ-nına kavuşur? Sadece SSK'ya bağlı çalışanlar üzerinden ve diğer bütün değişkenleri ihmal ederek yapılan kaba bir hesapla karşımıza şöyle bir tablo çıkmakta:

SSK'nın 2003 yılı ve-rilerine göre zorunlu sigortalı sayısı yaklaşık 5,6 milyondur. 5,6 milyon sigortalı haftada 45 saat çalışarak (45x5.600.000) toplam 252.000.- 000 saat/hafta istihdam yaratmaktadır. Bu yaratılan haftalık toplam istihdam 35 saat çalışma üzerinden yapılmış olsaydı; (252.000.-000/35) 7,2 milyon kişinin çalışması gerekecekti. Demek oluyor ki haftalık çalışmanın 35 saate çekilmesi bir anda 1,6 milyon insan için yeni iş imkânı ortaya çıkacaktır. Kuşkusuz çalışma süresinde her bir saatlik azalma aynı ölçüde iş zamanı yaratma anlamına gelmez. Ancak bu hesaplama çalışma saatlerinin düşürülmesinin istihdama yapacağı katkı konusunda fikir verebilir.


Teknolojik olanaklar
Günümüzde çalışma saatlerinin düşürülmesi düne göre daha olanaklı. Çünkü teknolojide yaşanan gelişmeler, emeğin verimliliğinin artması, işgününün kısalması için yeni imkânlar sunmakta. Ne ki sermaye çevreleri ücretlerin düşüklüğünün sağladığı avantajla teknolojik yatırımları geciktiriyor. Köklü bir teknolojik dönüşüm yerine eskiyen, kullanılamayacak durumda olan makineleri yenileriyle değiştiren 'pasif yenileşmeyi' tercih ediyorlar. Çalışma saatlerinin düşürülmesi bir yönüyle teknolojik yatırımlara yönelmeyi de hızlandıracaktır.


Çalışma saatlerinin düşürülmesi Avrupa Sosyal Şartı'nın Türkiye'nin çekince koyduğu Adil Çalışma Koşulları hakkını içeren 2. maddesinde de yer almakta. Bu maddenin 1. fıkrasında 'verimlilik artışı ve ilgili diğer etkenler izin verdiği ölçüde haftalık çalışma süresinin zamanla azaltılmasını öngören makul günlük ve haftalık çalışma saatlerini sağlamayı' gerekli görüyor. Türkiye'nin Avrupa Sosyal Şartı'nda yer alan çekinceleri kaldırmasına ilişkin tasarı TBMM Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonu'nda görüşülüyor. Çalışma saatlerinin düşürülmesi konusunun yakın zamanda yeni bir gerekçeye kavuşması da ihtimal dahilinde.


Katma değerden pay
Çalışma saatleri düşürülsün denildiğinde ücretlerde bir indirim yapılıp, yapılamayacağı akla ilk gelen sorulardan biri oluyor. Bir sosyal politika önerisi olarak burada dile getirilen çalışma saatlerinin düşürülmesi, ücretlerde herhangi bir indirim olmadan düzenleme yapılması isteğini içermekte. Çünkü bugün için çalışanların yaratılan katma değerden aldıkları pay almaları gereken değil, toplusözleşme düzeni, antidemokratik yasalar, ekonomik koşullar, sendikaların gücü vb. faktörlerin etkilediği ortamda alabildikleridir.


Dolayısıyla ücretlerin düşürülmeden çalışma saatlerinin düşürülmesi talebi çalışanların insanca yaşama talebi olarak görülmeli. Çalışma saatlerinin kısalması sadece istihdamı arttırıcı, işsizliği ortadan kaldırıcı bir öneri olmakla sınırlı değil elbette. İşgünün kısalması, daha fazla serbest zamana sahip olunması, aynı zamanda çalışanların 'özgürleşmesinin' ellerinden alınan 'kendilerini geliştirme hakkına' kavuşmalarının koşulu. Eşit, adil, güvenli bir dünya için harcanan çabaların da önemli bir parçası. Çalışma saatlerinin düşürülmesi, çalışanları açlığa, sefalete iten, gelecek endişesi duyarak yaşamalarına yol açan işsizliğe karşı istihdamı hemen artırıcı bir öneridir.


Dünden bugüne kademeli olarak azalan çalışma saatlerinin değişimine bakınca gerçekleşemez bir öneri değil.


Yeter ki öneri, sosyal ve siyasal muhataplarını bulabilsin. Yeter ki milyonlarca insanın karşı karşıya bulunduğu, toplumun geleceğini tehdit eden sorun karşısında dile getirilen öneriler 'ekonomik açıdan akılcı değil' gibi klişe bir yaklaşımla tartışma dışı bırakılmasın. Yeter ki rakamların büyüme yoluyla işsizliğin önlenemediğini işaret ettiği bir ortamda kamusal politikalara duyulan ihtiyaç görmezden gelinmesin...


Zafer Aydın, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=146109

Karşı saldırılar

Çalışanlar haklı ve sayısız gerekçeleriyle 35 saat hakları için mücadelelerine devam ederken, işverenler de boş durmuyor karşı atağa geçiyordu. Mazeretler bilindik ama kabul edilemez safsatalardı:


(TİSK’in internet sitesinden)

Rekabet Gücü Kazanmaya Çalışan Avrupa Ülkeleri, Çalışma Sürelerini Tartışıyor...

Avrupa’da, ABD ve Yükselen Piyasalar karşısında rekabet gücü kazanma isteği ile haftalık çalışma süresinin önce 40 saate daha sonra da 40 saatin üzerine çıkarılması çabaları yoğunlaşıyor.

Çalışma süresinin uzatılması ile birlikte;

• Maliyetlerin azalacağı,
• Uluslararası arenada rekabet gücü azalan Avrupa ekonomilerinin güçleneceği,
• Yeni istihdam alanlarının yaratılacağı,
• İşsizlik oranlarının düşeceği

belirtiliyor.


Alman Metal Sektöründe Çalışma Süresi Esnekleştirildi
Siemens’te 35 saatten 40 saate çıkıldı

Almanya’da, Gesamtmetall ve IG Metall arasında Şubat ayında imzalanan, Mart ayında yürürlüğe giren ve Şubat 2006’ya kadar 26 ay süreyle yürürlükte kalacak olan yeni toplu iş sözleşmesi ile 40 saate kadar çalıştırılabilinen işçi oranı istihdamın %18’inden %50’sine çıkarıldı. Bu durumda gerekli görüldüğü takdirde çalışanların yarısı, ücret değişikliği olmaksızın “geçici olarak” haftada 40 saat çalışabilecek.

Sözleşme ile çalışma sürelerinin, ücret denkleştirmesi olmadan “özel durumlarda” 6 ay süre ile 40 saate kadar uzatılmasına da imkan verildi. Bu 6 aylık süre karşılıklı anlaşma sağlanarak 2 yıla kadar çıkabilecek.

Diğer taraftan, dünya çapında 438 bin işçisinin 170 bini Almanya’da çalışan Siemens’in, geçtiğimiz aylarda bir fabrikasında ücretlerde değişiklik yapılmaksızın çalışma süreleri 35 saatten 40 saate çıkarıldı. Son olarak geçen ay Kuzey Ren ve Westfalya eyaletindeki 2 fabrikasında da işçiler ilave ücret almaksızın haftada 35 saat yerine 40 saat çalışmayı kabul etti.

Siemens’in bu girişimi, ülkenin önde gelen fabrikalarını da harekete geçirdi. Örneğin;

• DaimlerChrysler; Almanya’nın rekabet gücünün artması ve ülkedeki işyerlerinin elde kalmasının sağlanması için maliyet girdilerinin azaltılması gereğinden hareketle, üretim, planlama ve geliştirme bölümlerinde çalışan 10.000’den fazla mühendis ve diğer yüksek derece kalifiye elemanının haftalık çalışma süresini 40 saate çıkardı.

Çalışma sürelerinde bir değişiklik olmasaydı DaimlerChrysler, Güney Almanya’daki fabrikalarından 6000 işçi çıkaracak ve yeni C-sınıfı Mercedes otomobillerin üretimini başka ülkelere kaydıracaktı.

• CONTINENTAL, Kimya işkoluna bağlı olarak otomobil yedek parçaları ve tekerlek üretimi yaptığı, 3.500 işçinin çalıştığı Hannover’deki fabrikasında, Haziran ayı ortalarında çalışma süresini 40 saate çıkardı.

• MAN, haftalık çalışma sürelerini ücret denkleştirmesi olmadan ilk etapta 35 saatten 38 saate çıkarmak istiyor. Bunun kabul edilmemesi durumunda Almanya’daki üç fabrikadaki üretimini Doğu Avrupa ülkelerine taşımayı düşünüyor. Bu konu ile ilgili görüşmeler devam ediyor.

Almanya’da son günlerde şiddeti daha da artan çalışma sürelerinin artırılması yolundaki tartışmalar devam edecek gibi görünüyor. Siemens, DaimlerChrysler, Contınental fabrikalarının çalışma sürelerini artırmasının ardından MAN, Linde, Bosch ve Opel fabrikalarında da bu yönde girişimler başladı.


Almanya’da Başlayan Tartışmalar Fransa’ya da Sıçradı

Almanya’nın ardından Fransa’da da çalışma sürelerinin artırılması tartışmaları başladı.

Fransa’da haftalık çalışma süreleri 2000 yılında 35 saate indirilmişti.

19 Temmuz 2004 tarihinde Bosch’a ait bir otomotiv yan sanayi fabrikasında çalışan Fransız işçiler, haftalık çalışma süresini 35 saatle sınırlandıran Fransız yasasına bir darbe indirdi.

Lion kenti yakınındaki Vénissieux kentinde faaliyet gösteren Bosch fabrikası işçileri, fabrikalarının Çek Cumhuriyetine taşınmasını önlemek için her yıl ilave ücret karşılığı olmadan 6 gün daha fazla çalışmayı kabul etti.

Fabrikada çalışan 820 işçinin büyük bölümü önümüzdeki 1 Ocak tarihinden itibaren 20 günlük izinlerinin 6 gününden vazgeçti. Bu da haftada 1 saat fazla çalışma anlamına geliyor.

Yürürlüğe girebilmesi için personelin %90’ı tarafından kabul edilmesi gereken sözleşme, işçilerin oybirliğine yakın bir çoğunluğu ile kabul edildi. 820 işçinin sadece %2’si haftada 36 saat çalışmaya göre sözleşmelerinin değiştirilmesine karşı çıktı.

Şirket yönetiminin, 2008 yılına kadar sona erdirilmesi planlanan 300 işten 190’ını kurtarma taahhüdü altına girdiği bu anlaşma ile fabrikanın çalışılan saat başına işgücü maliyetleri %12 düştü. Anlaşma, Bosch fabrikasının yeni Disel-enjeksiyon sistemi yatırımını, işgücü maliyetleri %40 daha ucuz olan Çek Cumhuriyeti yerine Vénissieux şehrinde yapmasına imkan sağladı.

Fransa’da toplam 10.700 işçi istihdam eden Bosch, ücret karşılığı olmadan 35 saati artıran ilk teşebbüs oldu.

Fransa’da 35 saatlik haftalık çalışma süresinin fiilen aşılması konusunda atılan ilk adım olan bu kararın, diğer şirketlerin de daha fazla esneklik arayışlarını özendirmesi bekleniyor.


Tüm bunlar olup biterken Fransa’da


(Radyo KAssel’in internet sitesinden)

...

Fransa'da hükümetin 35 saat olan haftalık çalışma süresini yükseltmek istemesi ve sosyal hakları tasfsiye planları 100 binlerce emekçiyi sokağa döktü. Paris’te 100 bin, Marsilya’da 50 bin, Bordeauxve Toulouse şehirlerinde 25’er bin kişinin katıldığı yürüyüşlerin çağrısını beş büyük sendika konfederasyonu (CGT, CFDT, FO, CFTC ve FSU) yapmıştı. Öteki sendikaların tümü de katılım çağrısında bulunmuşlardı. Fransa’nın 118 kentinde yapılan protesto gösterilerine katılanların temel talepleri ; haftalık 35 saat çalışma yasasının savunulması, ücretlerin arttırılması ve kazanılmış sosyal hakların gasp edilmesine karşı çıkılması idi.

5 Şubat yürüyüşlerine, beklendiği gibi, özel sektörde çalışan emekçilerden de yoğun bir katılım gerçekleşti. Yıllardır ücret artışı yüzü görmemiş emekçiler, bu duruma artık bir son verilmesi gerektiğini belirttiler. Ocak ayı içerisinde düzenlenen ve değişik sektörlerden milyonlarca emekçinin katıldığı eylem günlerinden sonra, hem harekete bir devamlılık kazandırmak ve hem de 35 saat yasasının parlamentoda tartışılacağı günlerde, emekçilerin tepkisini ifade etmek üzere 5 Şubat eylemleri kararlaştırılmıştı.

Bir önceki dönemde görev yapan 'çoğulcu' sol hükümet zamanında çıkarılan 35 saat yasası, başından beri sermayedarları ve sağcı partileri rahatsız ediyordu. Yasa, işsizliği biraz azaltma kaygısıyla çıkarıldığı için, patronlara birçok taviz veriyor ve sınırlılıklar taşıyordu. Emekçilerin daha az süre çalıştırılmaları bakımından tarihsel ve objektif bir ilerleme olmakla birlikte, esnek çalışma ve ücretlerin dondurulması gibi tedbirlerle birlikte gündeme geldiği için, emekçiler tarafından pek büyük bir coşkuyla karşılanmıyordu.

Raffarin hükümeti işbaşına geldiğinden beri ise, 35 saat yasasını hedef tahtasına koymuş bulunuyor. Daha önce yapılan değişikliklerle, fazla mesai yoluyla çalışma süresi zaten fiili olarak arttırılmıştı.

Hayatın Mekaniği