14 Aralık 2009 Pazartesi

Tuzla'da...


İşletmelerin aşırı kar hırsı, işçilik maliyetlerindeki aşırı kısıntılara bu da asgari yaşam standartlarının zaten altına inmiş ücretleri daha aşağı çekmek kısa vadede mümkün olmadığından çalışma sürelerini uzatmaya giderek tatmin oluyor. Aşırı yoğun çalışma ise 2 ya da 3 işçinin işini tek bir işçiye yaptırmakla mümkün. İstihdamı olabildiğince aşağıya çekmeye özen gösteren işletmeler "sıfır" işçi hedefine doğru yaklaşırken taşeronlaşma ve aşırı rekabet gittikçe kızışıyor. Tuzla tersanesinde son yıllarda gittikçe artan iş kazalarında ölüm vakaları ise bunu teyid edercesine, istihdam düştükçe artıyor.

Kaynak işçisi Ercan Sancar'ın 6 Aralık'taki ölümü ile Tuzla tersanelerinde 2009 senesinde gerçekleşen ölüm sayısı 14 oldu. Olayla ilgili bugünkü gazete haberlerinin ardından konuyu yeniden büyüme, iş yoğunlaştırma ve taşeronluk sistemi üzerinden tartışmak gerek. İlgili tartışmalara dair Aslı Odman'ın 2008'de kaleme aldığı yazısının bir kısmı şu şekilde:

"Türkiye gemi inşa sanayii, özellikle 10-15.000 dwt’luk kimyasal tanker üretiminde ve seri ölümlü iş kazalarındaki artışla dünyada ön plana çıkıyor. Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde yaşanan önlenebilir ölümcül iş kazaları da, 2001 malî kriz sonrasında sektörde yaşanan üretim düzeyindeki büyümeye açık bir paralellik gösteriyor. Teslim edilen gemi, tonaj (dwt) bazında son üç senede (2004-2007) üç misli artarken, iş kazaları -uzun vadede etkisi gözüken ve nadiren kayıt altına alınabilen meslek hastalıkları ve yaralanmalar dışarıda bırakıldığında ve sadece ölümcül iş kazalarına bakıldığında bile- bu büyümeye neredeyse birebir paralel olarak artmış. 2004’te 5 işçi Tuzla’da canını bırakırken, 2007-2008’de bu sayı 18’e yükselmiş. Tersaneler Bölgesi’nde artan işçi ölümlerinin temelinde ise, indirgemeci bir şekilde sık sık iddia edildiği gibi ‘eğitimsiz işçiler’ veya ‘taşeronluk sistemi’ yoktur. Bu iki etmen de, gemi inşa sanayiinde kârlılık ve rekabet edebilirliği sağlayan esnek çalıştırma tarzının, aynı artan iş kazaları gibi, birer emâresidirler. Tuzla’daki ölümlerin arka planında, tersane sahiplerinin gemi inşa sanayiindeki bu istisnaî konjonktürü kaçırmamak için, işçileri daha yoğun ve daha uzun çalıştırarak, hem işçilerin biyolojik sınırına, hem de Tersanelerin mekânsal sınırlarına dayanan bir çalışma tarzını uygulamaları yatmaktadır. Rapor çalışmalarımız sırasında üç mesai üst üste, yani günde 22 saate kadar varan çalışma saatlerine bile rastladık. Haliyle işi yoğunlaştırma, yani işçi başına saatte işlenen sac miktarını arttırmaya dair tespitler ise çalışma saatlerinden daha zor yapılabiliyorlar.

Tuzla’da çalışan bir mühendisin ifadesi bu konudaki müstakbel çalışmalara da sezgisel bir başlangıç teşkil edecek nitelikte: “Bizim aldığımız bloklarının teslim tarihi belli. O tarihte işin tersaneye teslim edilmesi gerekiyor. Taşeron açısından ne kadar erken biterse malîyetten o kadar düşüyorsunuz. İşin erken bitmesi işçilere daha az yevmiye ödenmesi anlamına geliyor. Az işçi ile çok iş yapılarak en üst performans elde edilmeye çalışıyor.” Zira iş ‘çabuk çabuk’ yetişmeli, siparişi veren armatörün tazminatına mâruz kalınmamalı ve hemen sıradaki geminin inşasına/tamirine başlanmalıdır!

Bu iş baskısı da siparişi veren armatörden tersane sahibine, tersane sahibinden taşerona, bazen taşerondan taşeronun taşeronuna, oradan da en zayıf halka olan işçiye aktarılmaktadır. İşte ancak bu arka planı koyduktan sonra, taşeronluk sisteminin iş kazalarını artırıcı rolünden bahsetmek anlamlıdır: Bu yoğunlukta bir üretime tekabül eden yapısal iş güvenliği yatırımlarının yapılmadığı, Çalışma Bakanlığı’nın 2007’de yaptığı teftişlerin raporlarıyla da sabitlenmiş[3] sektörün, binlerce işletmeye bölünmüş olduğu hatırlayalım. Yasaya göre, işverenler, işyerlerinde sağlıklı ve güvenli çalışma ortamının tesis edilmesi için gerekli önlemleri almakla yükümlüdürler. Aynı anda aynı tersanede (işyerinde) onlarca başka irili ufaklı taşeron şirketle yan yana çalışan taşeronların bir araya gelip, çalışma alanında (ana işveren tersanenin içinde) işçilerin hayatına kastetmeyen önleyici genel tedbirleri (kabloların bakımı, gaz ölçümü, iskelelerin uygun kurulması vs.) alma gücü yoktur. Baret, kemer takmak, bu iş güvenliği yatırımının yanında aslî olmayan iş güvenliği unsurlarıdır. Tuzla’da işyeri güvenliği, kişisel koruyucu donanımın sağlanması gibi hayatî öneme sahip ve yasal yatırımlar, daha dar kâr marjlarıyla çalışan taşeron şirket sahibinin vicdanına bırakılmış keyfî bir karar haline gelmiştir."

Aslı Odman, İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Ar.Gör. / Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu Üyesi
http://www.limteris.com/haber/haber_detay.asp?haberID=158

12 Aralık 2009 Cumartesi

Yavaşlık

...Motosikletinin üstüne yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir deyişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karısı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unutmuştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur.

Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız...

...yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları? Halk türkülerinin tembel kahramanları neredeler, bir değirmenden ötekine sürüklenip duran, açık havada yıldız palasta uyku çeken şu serseri tayfası nerede şimdi?

...sürücünün yanında bir kadın var; adam kadına neden gülünç bir şeyler anlatmıyor acaba? Elini niçin onun dizine koymuyor? Bunu yapacağına, önündeki arabayı yeterince hızlı sürmeyen sürücüyü lanetleyip duruyor; kadına gelince; o da sürücüye eliyle dokunmayı aklına bile getirmiyor, kafasının içinde onunla birlikte araba kullanıyor ve o da beni lanetleyip duruyor...

...çünkü canlı varlığın eline geçen her olanak, en az olası olanı bile, varlığı tepeden tırnağa değiştirir...

Milan Kundera, Yavaşlık, Can yay., 2008

11 Aralık 2009 Cuma

Jevons Etkisi



Bu film, Conrad Schmidt tarafından http://www.workersoftheworldrelax.org adresinde yayınlanan belgesel serisinin ilk bölümüdür. Bölüme adını veren William Stanley Jevons'un paradoksuna göre teknolojik gelişim kaynak kullanımında verimliliği artırırken, umulanın aksine kaynak tüketiminde de bir artışa neden olur. Örneğin kömür kullanımını azaltmayı olanaklı kılan buhar motorları sayesinde karbon emisyonu azalmamış tersine artmıştır. Çünkü bu yeni teknoloji ile üretim çıktısı da devasa ölçekte artarak, hızla çoğalan fabrikalar nedeniyle emisyon değeri eskisinin üzerine çıkmıştır.

Benzer bir durumu çalışma hayatına uyarladığımızda ise teknolojide, bilhassa da bilgisayar teknolojisindeki gelişim iş verimliliğini arttırmış ancak artan mesai süreleri yine üretimle doldurularak çalışma sürelerinde bir azalmaya değil, katlanarak çoğalan arz hareketinin baskısıyla artışa neden olmuştur. İzlemekte olduğunuz film bu baskının altını çizmektedir.

8 Aralık 2009 Salı

İnsan Onuruna Yakışan


Asalettin Arslanoğlu'nun Birikim'de çıkan son yazısı 7 Ekim "Dünya İnsan Onuruna Yaraşır İş İçin Eylem Günü" üzerine. ILO direktörü Juan Somavine'in 99 senesinde gündeme getirdiği "İnsan Onuruna Yaraşır İş" kavramı, tam, güvenli ve onur kırıcı olmayan şartlarda çalışma hakkının tesisi için gerekli olan düzenlemelere dikkat çeken ve Küresel Sendikalar Konseyi tarafından hararetle desteklenen bir açılım.

Ancak Arslanoğlu "İnsan Onuruna Yaraşır İş" konusunda duyarlılık gösteren Küresel Sendika Konseyinin nedense üzerinde durmadığı ya da gözden kaçırdığı konuları yazısının sonuç bölümüne ekliyor, saptamalar çarpıcı:

"... Sendika liderlerinin söyledikleri bunlardı. Biz de yazımızı onların söylemediklerini söyleyerek sonlandıralım.

Sendikacıların bakışıyla Türkiye ve Dünya manzarasını ortaya koyan bu konuşmalar, yaşanan krizin kapitalizme özgü olduğundan pek söz etmese de gerçek budur. 1800’lü yıllarda sanayileşmiş ülkelerde eylem yapan işçilerin taleplerine bakıldığında en dikkat çekici talebin “8 saatlik iş günü” olduğu görülür. Aradan geçen zaman yaklaşık 150 yıldır. Yüzelli yılda teknolojik açıdan yaşanan devrim, üretim araçlarına inanılması zor denecek derecede hız kazandırmıştır. 150 yıl önce devasa büyüklükte ve hantal makinelerle ve onbinlerce işçiyle gerçekleştirilebilen üretim bu gün sadece yüzlerce işçiyle ve çok kısa sürelerde gerçekleştirilebilmektedir. Bankalar, işlemlerini elektronik ortamda ve insansız olarak sunmaya, IKEA gibi önemli mağazalar, ürününü kendin bul, montajını kendin yap, daha ucuza satın al kampanyaları yapmaya, e-devlet uygulamaları yaygınlaştırılmaya devam ederken “neden yeni istihdam yaratılamıyor?” diye sormaya devam eden iktisatçıları anlamak mümkün değildir.

Emekçiler için yeni ve orijinal bir isteğin utanmadan ve yüksek sesle söyleme zamanı gelmiştir. Bu talebi dile getirirken bakmaları ve dayanak noktası olarak ele almaları gereken yer, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin Madde 27. maddesidir. İlgili madde “Herkes, toplumun kültürel etkinliklerine özgürce katılma, güzel sanatları tatma, bilim alanındaki ilerlemelerden ve bunların nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir.” demektedir. Herkes (ve elbette emekçiler de) bilim alanındaki ilerlemeden ve bunların nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir deniliyorsa, biz bunu nasıl okumalıyız. Örneğin Uçak, cep telefonu, buzdolabı, TV ve daha nice buluşlar bilim alanındaki ilerlemenin ürünleri değilmidir? Bunlardan yararlanma hakkımız var ama bunu kullanabilmek için satın alma gücümüzün yükselmesine ihtiyacımız yok mu? 1948 yılında kaleme alınmış olan BM. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin doğumundan bu yana geçen sürede üretim aracı dediğimiz makinelerdeki gelişmeler bilimsel çalışmalar sayesinde olmamışmıdır? Bu durumda bir insan olarak emekçilerin de bu gelişmenin doğurduğu sonuçlardan yararlanma hakkı yok mudur? Elbette vardır. Şimdi emekçilerin “Günlük çalışma süreleri 4 saat olmalıdır” deme hakkı vardır. Bu hakkı savunmak, tam istihdama doğru atılacak en güçlü adımı savunmaktır. Türkiye’de ve Dünya’da sendikal hareketin daha cesur davranmaya, kapitalizmin krizine bağlanan işsizliğe ve yoksulluğa karşı 4 SAATLİK İŞ GÜNÜ talebini ortaya koymaya ve savunmaya başlaması gerekir. Krizin dönemsel çözümü açısından da bu önemli bir adım olacaktır."

yazının tamamı için: http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=599&makale=7%20Ekim%20D%FCnya%20%DDnsana%20Yak%FD%FE%FDr%20%DD%FEg%FCn%FC%20ve%20Kapitalizmin%20Krizi

7 Aralık 2009 Pazartesi

Çalışmayı Bırakın!

Gezegen ve insanlık tarihi, varoluşundan bu yana böyle muazzam ve vahşi bir yıkıma ve yok oluşa sahne olmamıştı. İnsanlığın 3-4 milyon yıllık varlığının şu son 200 yılda bu kadar tehlikeli ve ölümcül olmamıştı. Gezegen ve insanlık bir kıyametin kıyısında…
İktidarlarını asırlardır baskı, kan, zulüm, zor ve kölelikle sürdüren tahakküm mekanizmaları, Sanayi Devrim’inden bu yana iktidarlarını koruyabilmek, geliştirmek ve yayılabilmek için özgürleştirici olduğu inancıyla “ilerleme, gelişme ve modernlik” kavramları adı altında bütün toplum tarafından sahiplenilen teknolojiyi ve acizleştiren uzmanlaşmaya yol açan işbölümünü kullana gelmektedir.
İnsanlık Sanayi devriminden bu yana, kapitalizmin temel kaynaklarından biri olarak birer üretim aracına ve bir makinenin dişlisine indirgenmiş durumdadır. Hayatlarımız ve değerlerimiz çalışma ve iş hayatı tarafından işgal altındadır. Çalışma ve iş daha önceleri kölelerin efendileri için yapmak zorunda oldukları bir uğraşken son iki asırda insanoğlunun en büyük değeri haline gelmiştir. Üretmek, çalışmak, çalışkanlık, üretkenlik kavramları sistemi ayakta tutan ve sistemin üzerine dayandığı en büyük değerlerdir.
Sanayi toplumunun ikinci asrında yaşayan bir nesil olarak bu değerleri bugünden sorgulamak ve eleştirmek imkansız gibidir. Çünkü doğduğumuz günden bu yana hayatımızda “çalışmak, çalışmak ve hep çalışmak” olmuştur. Sistem insanlığı çalışmanın esaretine iterken aynı derecede de acizleştiriyor ve hayatta kalabilmek için çalışmak farz kılınıyor.
Fakat “çalışmak=hayatta kalmak” müthiş ve saçma bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Hayatta kalmak için çalışmak zorunda olmaya inanmak bugünkü uygarlığın en içi boş ve acizleştiren inançlarından biridir. Bugüne kadar bir işçinin açlığını gidermesi için bir fabrikada ömrü boyunca vida sıkmak zorunda olması, bir ofis çalışanının susuzluğunu gidermesi için bütün gününü bilgisayar başında ve dört duvar arasında kırtasiye işleriyle uğraşarak geçirmesi ve teknolojinin her geçen gün daha da gelişmesiyle kendi kendisini sürdürmesi ve yenilemesi için her geçen gün yeni angaryaları insanın gündelik yaşamına empoze etmesi kadar saçma bir yaşam biçimi görülmemişti. İnsanoğlu bir zamanlar kendi yiyeceklerini üretebilirken veya toplayabilirken, kendi barınmalarını sağlayabilirlerken veya kendi sağlıklarını koruyabilirken kısaca kendi kendilerine hayatta kalabilirken bugün yaşamlarını teknolojinin, ilerlemenin ve uzmanların ellerine teslim ederek acizliklerini gönüllü olarak ilan etmiş durumda.
İş saatlerinin ve çalışmanın daha azalacağı inancı öngörülerek geliştirilen teknoloji bugün her geçen gün artan angaryalara, yeni teknolojilere ve kendi kendisini sürdürmeye gereksinimi olduğundan insanlığı aksine daha fazla çalışmanın ve iş hayatının batağına sokmaktadır. Her geçen gün yeni teknolojiler ve yeni sektörler ortaya çıkıyor. Teknoloji ve sanayi özü itibariyle insanın değil teknolojinin ve sanayinin ihtiyacına göre işliyor. Teknoloji ve sanayi toplumu insanlığı her geçen gün kendisine bağımlı kılıyor. En basit yeteneklerimizi bile bize unutturarak teknoloji ve makine karşısındaki acizliğimizi yüzümüze vuruyor. Gündelik yaşamdaki en basit yeteneklerimizi bile iş ve çalışma hayatının hızına yetişebilmek için pratik olmak adına feda ediyoruz. Hayatlarımızı ve hayatlarımız üzerindeki sorumluluklarımızı uzmanların, eksperlerin ve bilir kişilerin ellerine teslim ediyoruz.
Teknolojinin ve daha fazla çalışmanın insanlığı bu acizlikten, gezegeni de yok oluştan kurtaracağını düşünüyoruz. Fakat kesinlikle yanlış düşünüyoruz..Çünkü bugün gezegeni ve insanlığı yok eden şey çalışmanın üzerinde temellendiği TEKNO-ENDÜSTRİYEL KAPİTALİST UYGARLIĞIN ta kendisidir.
Gezegeni kendi gelişimi ve çıkarı uğruna sömüren, talan eden, yok eden, insanlığı bir makinenin dişlisine indirgeyip birbirine düşüren, kendi yaşamını bile sürdüremeyecek kadar acizleştiren, dört duvar arası ve havasız olan kentlere hapseden, aç bırakan, katleden, köleleştiren insan dışındaki diğer canlıları teknolojinin emrindeki kölelere dönüştüren, onları katleden, kitlesel olarak imha eden bu sistem kendi varlığını ancak insanların onun için çalışmasıyla sürdürebilir. Onun için çalışacak kimse bulamazsa birkaç gün içinde çöküş sinyalleri vermeye başlar.
Onu ortadan kaldırabilmek için onun yaşam kaynaklarını sorgulamak kaçınılmazdır. Onun olmazsa olmaz değerlerine ve dayanak noktalarını sorgulamadığımız sürece varlığını sürdürecek ve sistem kendisini yeniden üretecektir.
Medya ve her türlü beyin yıkama aygıtı bize uygarlığın değerlerini fazlasıyla empoze etmiş görünüyor. Bu sistemi top yekün ortadan kaldırmakta ve her türlü tahakküm biçimini parça parça etmekte samimi olan Devrimci hareket bu sistemin üzerinde temellendiği “ilerleme, demokrasi, modernizm, teknolojik gelişme, çalışma-üretim” gibi değerleri sorgulamalıdır. Bu değerler sistemin insanlık arasında filizlendiği en meşru kavramlardır.
Tahakkümün ve köleliğin filizlendiği yer olduğuna inandığımız bu değerler, bugün ilaç şirketlerinin ilaçlarını satabilmeleri için yeni salgın hastalıkları yaymasını ve insanların her geçen gün tıp endüstrisine daha da bağımlılaşmasını, otomobil endüstrisinin küresel ısınmanın birinci nedeni olmasını ve muazzam bir ekolojik yıkımı getirmesini, hayvan endüstrisinin dünyayı hayvan otlakları açmak için çöle çevirmesini ve ormansızlaştırmasını,insanların gündelik yaşamın stresinden ve rutininden her geçen gün anti-depresanlara daha da bağımlılaşmasını, teknolojileri sürdürmek ve geliştirmek için yeni teknolojilere ihtiyaç duyulmasını ve angaryaların artmasını ve bu tekno-endüstriyel sistemin bitmek bilmeyen enerji kaynaklarına ihtiyaç duymasını ve bu ihtiyacını gidermesi için doğayı ve uygarlığın elinin değmediği alanları talan etmesini içeriyor.
Bizlere ihtiyaç olarak sunulan şeyler, aslında tamamen tekno-endüstriyel kapitalist sistemin ihtiyaçlarını karşılamak adına bize ürettirilen şeylerdir ve bu sistemin yıkımı yolunda mücadele etmek için sistemin can damarı olan üretimi reddetmek ve durdurmak gerekiyor. Olası yıkıcı bir hareketin özgürlükçü, çalışmanın, işbölümünün ve dolayısıyla teknolojiyle gelen uzmanlaşmanın olmadığı yerel ve desantralize bir yaşam biçimini geliştirmesi gerekiyor.
“Çalışmayı bırakın!” sloganı mantıklı bir öneri gibi görünmese de, arzuladığımız karşıt hareketin özgürlükçü ve tahakküm ilişkilerinin kırıntısının bile olmadığı, yerel ve doğayla uyumlu ilişki biçimlerini geliştirmesi halinde sistem adına çalışmak yerine, kendi kendimize, bize unutturulan yeteneklerimizi ve becerilerimizi yeniden kazanacağız ve kendi hayatlarımız üzerindeki kontrolü alabileceğiz.
Karşıt hareketin, çalışmak gibi sistemin kendini meşrulaştırdığı ve yeniden ürettiği değerleri yüceltmekten çok reddetmesi gerekiyor. Bu reddediş yaşam derdi olmayan, aylaklığı savunan küçük burjuva bir tavır değil, aksine hayatta kalmak ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için sorumluluk almakla alakalıdır. Ve sistemin can damarı olan çalışmanın ve üretimin karşısında bireysel değil toplumsal bir başkaldırıyı öneriyoruz. Çünkü biliyoruz ki, sistem üretim olmadan işleyemez.
Bunun için devrimi beklemek yerine, sistemi yeniden üretmeyeceğimiz ilişki biçimleri geliştirmek gerekiyor. Kendi hayatlarımız üzerinde kontrol alabileceğimiz, dayanışmayı ve paylaşımı merkeze alan yerel ilişki biçimlerine ihtiyacımız var. Özgürlükçü ilişki biçimlerini şimdiden yaratmadığımız sürece, devrimden sonra özgürlüğe ulaşmak bir hayalden öteye gitmeyecektir.

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=19233

3 Aralık 2009 Perşembe

Tüketimi de azalt!

Ey Tüketici! Bugün seni sabahtan akşama eşek gibi çalışmak zorunda bırakan şey ne biliyor musun? Yaşam şartları mı? Hayır, değil… 5 yılda bir sözde “özgür iradenle” seçtiğini zannettiğin iktidarlar ve koruyuculuğunu yaptığı küresel patronlar düzeni.

.....
Sen TV’lerde, şehrin caddelerindeki vitrinlerde sunulan renkli ve şaşalı yaşamların nelere mal olduğunun farkında mısın? Çin’de, Malezya’da, burada ve tüm dünyada insanlığın bu ölümcül makinenin paslanmaz birer dişliye dönüştürüldüğünü göremiyor musun?

Hayatın boyunca uğruna emek ve zamanını harcadığın, alın teri döktüğün yaşam standartları acaba senin gerçekten insani olarak ihtiyaç duyduğun şeyler mi, yoksa kapitalist patronların daha fazla kar etmek için senin beynine kazıdıkları sahte gereksinimler mi? Bunu bir düşün!

.....
Seni eşek gibi çalışmak zorunda bırakan bu düzen acaba senin buna gerçekten ihtiyacın olduğu için mi işler? Peki öyleyse dünya üzerinde milyonlarca insan açken bu insanların kat kat doyabilecekleri yiyecek sence çöplere veya denizlere neden atılıyor? Bunu hiç düşündün mü? Dünya üzerindeki üretim tüm insanlığın ihtiyacının çok çok fazlasını ürettiği halde neden hala milyonlar aç? Bunu sordun mu hiç kendine? En lüks mekanlarda, tüketilen yemeklerin dışında artık olarak atılan yemekler kaç insanı doyurabilirdi tahmin edebilir misin?

.....
Aslında sen neyin doğru olup olmadığını ve ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorsun…

.....
Yapman gerekeni yapmanı istiyoruz…Yoksa her zaman olduğu gibi başkaları seni senin adına kurtaracak ve her defasında daha da saplanacaksın acizlik ve kölelik batağına!!

UK Vahşinin Günlüğü 52. sayıdan aktaran http://ecotopianetwork.wordpress.com/

21 Kasım 2009 Cumartesi

Nasıl yapılır?

"Enformel grup, işyerinde aynı koşulları paylaşan, aynı havayı soluyan işçilerin oluşturduğu bir gruptur. Bazen iki, bazen on kişi olabilir. Formel bir yapısı, ilişkisi yoktur. Grup kendi içinde kendi dinamiğini yaratır... “kendiliğinden”, koşulların gereği oluştuğunda bir emir-komuta hiyerarşisi yoktur...

İşçi konseylerinin/komitelerinin fetiş hale getirilmesi, enformel grubun yok sayılmasına, sınıfın kendi içinde yarattığı örgütlenmenin önemsenmemesine yol açmıştır. Konsey/komite gibi yapıların emir-komuta zinciri içinde oluşturulacağını düşünen bu tarz, ne yazık ki genellikle hüsrana uğramıştır...

Gramsci’nin, sezgisel olarak fark ettiği ama açıkça dillendiremediği enformel gruptan mayalanan işçi konseyleri, tam anlaşılamamış, militan bir mücadele veren bu konseylerin arkasındaki grubun yaratıcılığı görülemediği için de konseyler fetişleştirilirken, asıl maya tutan çekirdek grup yok sayılmış, sonra da emir komuta zinciri içinde konsey/komite oluşturulabileceği düşünülmüştür...

Sınıf adına hareket eden siyasal yapılar/özneler bu enformel grupları önemsemese de sermaye cephesi bu grubun önemini çok iyi bilir... emek tarihçilerinin, sendikacıların, işçi sınıfı adına siyaset yapanların görmediği bu alan, sermayenin ve onun adına araştırma yapan sosyologların, psikologların, yönetim bilimcilerin üzerinde en çok çalıştığı alandır... denilebilir ki Hawthorne Araştırmalarından (Western Electric şirketinin Chicago fabrikasıdır, burada Elton Mayo’nun yaptığı ve psikolojik, ekonomik ve fizyolojik kriterlerin işçi performanslarında ve örgütlenme biçimlerindeki yansımalarını inceleyen araştırmaları daha sonra yönetişim alanındaki bir çok çalışma ve araştırmaya ilham kaynağı olmuştur, a.ç.) Toplam Kalite Yönetimi’ne kadarki yaklaşık yüz yıllık arayışlar, işçilerin iş yerlerinde bazen bilinçli olarak, bazen kendiliğinden ama farkında olmadan oluşturdukları bu enformel örgütlenmenin temelini oluşturan grupları, direnç merkezlerini “çökertmektir”. Kuşkusuz buradaki temel amaç işletme hedefleri ile tüm çalışanların hedeflerini örtüştürmektir, bir başka ifade ile işçilere işletmenin hedeflerini kabul ettirip, çalışmalarını da bu amaca ulaşmak için yoğunlaştırmaktır. Verimliliği, üretimi artırmak adı verilen bu süreç, kuşkusuz işçiler açısından, sömürüyü artırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır... Farkında olarak ya da olmayarak bu bu enformel örgütler/gruplar kapitalist çalışma tarzına, emek ve üretim süreçlerine karşı koyarlar...

Taylorizmde işçinin kimliğine, kişiliğine önem verilmez, o üretim sürecinin mekanik bir parçası olarak algılanır... Taylor’a göre işçiler, az çalışma ve tembellik eğilimi içindedir. Ancak az çalışma ve tembellik eğilimi içinde olan işçiler, şayet standartlaştırılmış iş yöntemleri, ehliyet, yetenek ve kapasitelere göre iş dağıtımı gibi, kısaca işlerin yönetimin belirlediği çerçevesinde yapılmasını benimserlerse iş verimliliği artacaktır...

Enformel grup/örgüt, Hawthorne araştırmalarının “tel bağlama gözlem odası”ndaki “deney”de kendisini ele vermişti! Buradaki işçiler, gözlemciye rağmen, şirketin uygun görmediği davranışlarda bulunmaktan çekinmiyor, açık bir şekilde üretim sınırlamaya girişiyor, yüksek ücret önerilmesine rağmen üretimi kendilerince uygun bir düzeyde tutup, artırmıyorlardı...

15-16 Haziran isyanı (1970 senesinde yürürlüğe konmaya çalışılan ve sendikal hakları engelleyen yasaya karşı İstanbul’da düzenlenen büyük yürüyüş ve çatışmalardır. 16 Haziran’da sıkı yönetim ilan edilerek sustururlur, a.ç.) büyük ölçüde bu enformel gruplara dayanır. DİSK’in birkaç gün sonra yapmak istediği mitingden önce fabrika fabrika eylemlerin başlaması, akın akın yola çıkılması basit bir sendikal örgütlenme vs.’nin ürünü değildir...

Aselsan’da tam da psikologların, işletmecilerin, davranış bilimcilerin tanımladığı anlamda, iki üç kişilik bir grup bir yerde “büyük bir yemek boykotu olacak” diye kendi aralarında, olmayan bir şeyden söz ederler, şaka olarak. Bu iki üç kişilik “enformel grubun/örgütün” olmasını diledikleri bir eyleme yönelik dilekleri, o konuşmaya şahit olan işçilerce fabrikaya yayılır. İzleyen günlerde artık bir yemek boykotu yapmak kaçınılmazdır. Kuşkusuz görev de “söylentiyi” çıkaran gruba düşer. Umulmadık bir şekilde herkes bu boykota katılır...

LC Waikiki’ye taşeronluk yapan MEHA’nın işçilerinin görkemli eyleminin (4 Mart 2009 tarihinde kriz nedeniyle şirketin yaptığı usulsüz toplu işten çıkarmalar sonrasında başlayan ve 75 gün süren eylemler, a.ç.) arkasında da bu enformel grup vardır... Saliha (Saliha Gümüş), herkesin korktuğu, işini kaybetmemek için çabaladığı bu işyerinde çalışma koşullarına, düşük ücretlere, geç ücret ödemelere karşı ilk eylem girişimlerinde yalnız bırakıldığını dile getirdikten sonra, bir sonraki eylemde onlar makinaları durdurmadıkça kendisinin de durdurmayacağını söyleyerek bir enformel grup çağrısı yapar. Bu çağrı yankı bulur ve birbirlerine güvenen işçiler aralarında grupları oluşturmaya başlar. Aslında kimse de bu oluşumdan haberdar değildir! Ama ikili, üçlü, dörtlü vs. Gruplar oluşmaya başlar ve ortak eylem örgütlenir. Sonuç, enformel grupların başlattığı ve başarı ile sürdürdüğü bir eylem olur..."

Yüksel Akkaya, "Örgütlenmenin Kayıtdışısı", Birikim, sayı 246.

5 Ekim 2009 Pazartesi

Kadınlar daha çok çalışıp daha az kazanıyor

İstanbul Bilgi üniversitesinde düzenlenen "IMF-DB: Eleştirel Yaklaşımlar" sempozyumunda kadınların daha çok çalışıp daha az kazandığı biyolojik ayrımcı sistemi tartışılmış, Bianet'teki haber şu şekilde:

İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki "IMF-DB: Eleştirel Yaklaşımlar" sempozyumunda konuşan araştırmacı-yazar Christia Wichterich, "Kapitalizmin yarattığı son finans krizinin yapılan maskülen müdahaleler nedeniyle büyüdüğünü" söyledi.
Doç. Dr. İpek İlkkaracan da her şeyin metalaştığı piyasa ekonomisinde büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bakım emeğinin metalaşmaması hakkında bilgiler verdi.
"Ekonomik krizin, ekonomik ve toplumsal krizlerle ilişkisine daha bütüncül yaklaşımlar. Yaşanan krizin içinden geleceğe bakış" başlıklı panelin kolaylaştırıcılığını Heinrich Böll Stiftung Derneği'nden Dr. Ulrike Dufner yaptı.
ilk konuşmacı Wichterich, "Yaşanan bütün krizlerde olduğu gibi son finans krizinde de bir çeşit sosyal bağımlılar haline getirilen kadınların daha çok çalışmaya başladıklarını, buna rağmen paralarını alamadıklarını" söyledi.
Krize neden olan maskülen sorunların şimdi insanlara çözüm olarak sunulduğunu kaydeden Wichterich, "bu kocaman bir yalan" dedi. "IMF'nin krizin yoğun olarak yaşandığı ülkelere 'çözüm' için verdiği paraların o ülkelerin bakım, sosyal güvenlik ve çocuk yardımı gibi alanların azalmasından başka hiçbir işe yaramadığını" belirtti.
"Dışsal çözümler yerine içeriden çözümler üretmek ve bağımlı ekonomiler yaratmamak gerektiğini" ifade eden Wichterich, "çözümlerin tutarlı, anlaşılır, sosyal ve çevresel olmadığı taktirde işe yaramayacağını" anlattı.
Panelin diğer konuşmacısı İlkkaracan ise "Şu an üzerinde durulan finansal kriz. Çevre ve gıda krizleri ise her nesil tarafından konuşulmadan bir sonraki nesle aktarılarak büyüyor" dedi.
İş gücünün yeniden üretilmesi gerektiği bakım emeğinin piyasanın dışında tutularak cinsiyet eşitsizliği doğurduğunu kaydeden İlkkaracan, "yaratılan piyasa içi ve dışı ekonomilerin şehirleşme, gelişme, büyüme gibi nedenlerle birbirinden kopuk alanlar haline gelmesinin bu eşitsizliğin doğmasına neden olduğunu" söyledi.
"Marksist feminizme göre hane halkı iki ayrı alanda uzmanlaşıyor. Erkekler piyasada işçi, kadınlar da ev emekçileri oluyorlar. Kapitalizm ve ataerkil sistem birbirlerini çıkarları nedeniyle destekliyor. Biyolojik tarihsel materyalizm bu durumu kapitalizm yeniden ortaya çıktığında kadınların biyolojik olarak doğurganlığının olması nedeniyle eve yönlendirdiği şeklinde yorumluyor. Anaakım iktisat teorisi ise kadınlar ve erkeklerin daha üretken oldukları alanlarda uzmanlaşmalarının normal olduğu görüşünde. Olması gerek bu diyor."
"İş gücüne katılmanın karar alma mekanizmalarında da yer almak anlamına geldiğini" belirten İlkkaracan, "evde çalışan kadınların uzak kaldığı bu alanda karar alanlar erkekler oluyor. Bu durum kamusal alanda da dışlanmayı getiriyor ve kamusal alanda hiyerarşi doğuyor. Bunun nedeni de artık tek güç sayılan paranın erkeklerde olması" dedi.
"Kadın sadece evden sorumludur" algısının bilinçli bir şekilde yaratıldığını vurgulayan İlkkaracan konuşmasını şöyle bitirdi:
"Cinsiyet ayrımcılığına olanak veren işgücü piyasası yaratıldı kadınlar yaratılan piramidin en altında kaldılar. Daha az para alıp daha çok çalıştırılarak belli alanlara atılıyorlar. Kadınların ev içi ve dışı mesaileri ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı ile dışarıdaki işleri olmak üzere üçe katlanırken erkeklerin mesailerinde hiçbir artış olmuyor."

haber: Bawer Çakır

24 Eylül 2009 Perşembe

Pres

17 Eylül 2009 Perşembe

En yüce değer emek değil serbest zaman!

Teknolojinin mevcut düzeyiyle çalışma saatlerini dört saate kadar düşürebilmek hiç de hayal değil













Geçtiğimiz günlerde uzun zamandır görüşmediğim bir dostum, telefonda mesajla 'Zaman ne demektir' diye sordu. Düşündüm. Bir fizikçinin vermesi gereken çok cevap olabilir bu soruya, skaler bir büyüklüktür, 'big bang' den ve 'Zamanın Kısa Tarihi' kitabından alıntılar yapabilirdim. En iyi cevabın Einstein ın verdiği cevap olduğunu düşünüp, "Uzamsız var olmayandır" deyiverdim.

Arkadaşım demek istediğimi anladı mı bilmiyorum. Dünya fizik yılı olarak kutladığımız! 2005 yılı, 100 yıl öncesinde yani 1905'te genel relativite teorisiyle, uzamsız var olmayandır cevabının teorik temelleri atılmıştı. Aynı sözü ilkçağ filozoflarından birinin ifade ettiği, "Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" aforizmasıyla da örtüştürebiliriz. Kısaca özetlemek gerekirse zaman kavramı üzerine oldukça düşünülmüş ve tartılmış bir kavram olmaya devam ediyor.

Bilimlerin temel problemlerinden biri

Zaman kavramı temel bilimlerin konusu olduğu kadar toplum bilimlerinin de, özellikle de ekonomi-politiğin temel problemlerinden biri. Üretimin örgütlenmesinde ve artı değerin üretiminde Marx, belirleyici faktör olarak emek-gücü zamanının temel ölçüt olduğunu göstermişti. Bir malın değeri onun için harcanan emek gücü zamanı ile doğru orantılıdır diyordu. (Gerekli emek ve artı emek detayına girmiyorum.) Bilimsel gelişmelerin tekniğe uygulanması ile emeğin niteliğine ve metayı elde etmek için gerekli olan zamana duyulan ihtiyacın giderek azalması, teorik olarak dönemin burjuva iktisatçılarının da görüşüydü. Sosyalistler çalışma saatlerinin düşürülmesi için mücadeleyi zaten veriyorlardı. Böylece işçiler daha az çalışarak aynı ücreti alabileceklerdi. Kapitalizm yine devrimci ve hümaniter misyonunu oynamış olacaktı!

Üretim araçlarındaki mükemmelleşme ile önceden 10 saatte üretilen bir malı şimdi iki saatte bilgisayarlı üretime geçişle çok daha kısa bir zamanda üretmek mümkün olmaktadır, oluyor. Tabii o zamanın bu doğru teorik görüşü her zaman olduğu gibi kapitalizmin mutlak genel yasasına takıldı, pratik öyle olmadı. Kapitalizmde, üretimin amacı kârdır. Üretim araçlarının gelişmesi, üretimin olağanüstü düzeyde hızlı organizasyonu ile bir malın üretimi için gerekli zamanın azalması çalışma saatlerini düşürmeyip, artmasına yol açtı. 1800'lü yılların başından itibaren büyük mücadelelerle 16-18 saatlerden, önce 14, ardından 12, 10 ve nihayet sekiz saate düşen çalışma saatleri belki de burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki savaşta (Ekim Devrimi'ni saymazsak) burjuvazinin en büyük mağlubiyetiydi.
Oysa günümüzde patronlar hem bir malın üretim süresinin düşmesinden dolayı ciddi bir artı emeği kendi hanesine yazıyor, hem de hiçbir ciddi mücadeleye girmeden çalışma saatlerini istisnasız her ülkede ve her iş kolunda giderek artırarak bu artı değeri daha da çoğaltıyorlar. Türkiye de ve dünyada, büyük küçük ayrımı yapmadan özel sektörde neredeyse tüm işletmeler 12 saat çalışmayı kanunlarda olmamasına rağmen zorunluluk haline getirmiş durumdalar.

Özellikle 90'ların başından sonra hız kazanan esnek üretim ve üretimin parçalanarak dünya nın bütün coğrafyalarına yayılışı, başka bir ifadeyle fordist üretimin terk edilişi sekiz saatlik işgünü temel kazanımının da altını iyice oydu.

Oysa teknolojinin bugünkü gelişmişliğiyle günlük çalışma saatlerinin kimi araştırmacılara göre beş kimilerine göre 4 saate kadar düşmesi mümkündür. Sovyetler Birliği'nde birinci beş yıllık planın sonunda çalışma saatlerinin günlük, altı buçuk saate düştüğü göz önüne alındığında bugün için günlük dört saat çalışma süresi hiç de hayal değildir.

Ama Türkiye işçi sınıfı şu an, ki içinde artık memurlar ve hizmet sektöründe çalışanlar da dahildir, bırakalım dört saat lik çalışma sürelerini sekiz saatlik çalışma süresi için bile 1800'lerin başında yeni olgunlaşan sanayi proletaryasının direşkenliğiyle mücadele etmek zorundadır. Bu mücadeleyi yaparken de çok yanlış bir sloganın peşinden artık gitmemelidir. "Emek en yüce değerdir". Hayır, "Zaman, serbest zaman en yüce değerdir." Herhangi bir sendikadan böyle bir slogan duydunuz mu?

Haşim Cem Çelik: Celal Bayar Üniversitesi öğretim görevlisi

7 Eylül 2009 Pazartesi

Çalış! Senin de Olur?



Yaptığımız işten bir adım uzaklaşıp bakalım... Biz eylem* mi yapıyoruz? Bir şirkette ya da fabrikadaymış gibi çalışıyor muyuz? “Çalış... Senin de olur!” diyorlar, ama sadece çok çalışarak çok özgür olamıyoruz. Çünkü genellikle yaptığımız politika değil: çalışmak.. “çalışma, insanları birbirinden farklılaştıran değil, aynılaştıran, onları sadece türün bir üyesi olarak bırakan, türsel ihtiyaçların doyurulmasına tekabül eden ve zorunluluk kategorisine bağlı olan bir etkinliktir; bu nedenle, insansal özgürlüğün ifadesi olamaz”(3). Norman O. Brown, tam da bu nedenle çalışma yerine “iş” kavramını kullanıyor (4). İktisadi aklın her türden yoksunluğa dayalı bir kültür olduğunu savunan Bernard Suits ise, zorundalık çağrıştıran “çalışma” yerine zevk alınırsa yapılan “oyun”u öneriyor: “’oynamak’ yerine yapmak istediğin için yaptığın şeyleri yapmak, ‘çalışma’ yerine de başka birşey için yaptığın şeyleri yapmak ifadelerini kullanabiliriz” diyor (5).

Pınar Selek, “Politika Hayattır”, Amargi, Sayı 11

* Bireyselliğin inşasını tamamlayamadan dünya üzerinde kendimiz olabileceğimiz, kendimizi ifade edebileceğimiz herhangi bir yer bulmamız çok güç. Selek burada eylem derken bu ifade ihtiyacına ve bu ihtiyacın varoluşsal gerekliliğine gönderme yapıyor.

Notlar:
3) Nilgün Toker, “Hannah Arendt Neden Feminist Olamadı”, Amargi, Sayı 1
4) Norman Brown, Ölüme Karşı Hayat, Ayrıntı yay., 96
5) Bernard Suits, Çekirge, Ayrıntı yay., 95

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Saatler

Olmadıkları zamanlardan öncesi ile sonrasını en keskin şekilde işaretleyen ve sayan ayraçları yaşamımızın.
Makineleşme ve ardından kapitalizmin, emek ve işgücü sayaçları.
İnsan yaşamını paraya çevirme ve hayata borçlandırılmalarımızın araçları.
Düzenli darbeleri ile üstüne indiği eti, küçük kuşbaşı parçalara ayırdığı gibi, yaşamı da birbirine eşit, ölçülebilir parçalara bölerek indirgeyen keskin satır.
Herşeyin ölçülebilirliğinin, standartlığının kurnaz tescilleyicisi.
Aynı anda biryerde ve tümdünyada olabilen, tanrıdan daha yaygın teşkilat sahibi, birörnekleştirmenin dahiyane mikro ve makro aracı.
Zamanlarını, farklı kıtalardaki, farklı kültürlerdeki insanların, birbirine bağlayan borsası tahtası.
Sesli uyarıları ile başlamamız gerektiğini hatırlatan bize, emeğimizi dökeceğimiz işlere ve günlere, uyandırıcılar, uyarıcılar. - geç kalma.
Emeğin başlangıç ve bitişini, aralarını yönlendiren düzenleyici, bölücü; parasal karşılığının hassas ölçüm cihazları.
Gizli düzenleyicisi günlük hayatın.
Dışımızdaki saatlerden sonra kaybettiğimiz kaunos - ruhi ve biyolojik, doğal saatlerimiz. Bire karşı üç.
Kaunos’u kollarının arkasındaki tiktaklara gömen, kardeş katili.
Doğumdan mezara en yakın takipçimiz.
Kendini unutturmama kaprisi ile heryerde, alakalı alakasız her cihazda gözümüze batmak için yerini alan şımarık ve yüzsüz illet.
çık hayatımdan, ölçme beni.

Dünyanın Bütün İşçileri, Felsefe Yapın!

Ranciere, Platonik düşünce çizgisinde gelişen batı felsefesi geleneğinin, emek dökmek zorunda olduğu için boş zamanı olmayan kişilerin varlığına dayanan bir toplum düzenini temellendirmesini ve bu düzenin emekçinin düşünceye cüret etmemesini onun için bir erdem olarak nitelendirmesini ele alıyor. Platon’la başladığı bu okumanın farklı durakları var. Platon’da böyle bir izlek bulmak şaşırtıcı olmazken, bu okuma bağlamında Marx’ın farklı bir perspektiften benzer bir anlayışı üretmesini görmek şaşırtıcı oluyor. Ranciere, diğer okuma duraklarında, Sartre ve orta sınıf yaşamının ve yaşam değerlerinin hegemonyasının eleştirmeni Bourdieu’nun da eleştirel olsa bile aynı felsefe geleneğinden çıkamamasını sorunsallaştırıyor. Ranciere, “filozofa ve zanaatçıya kendi paylarına dağıtılan, zaman ve uğraş bölüşümünü kendi kökensel kuramsal çekirdeği içinde kavramaya ve modern bilimsel söylemlerin çoğunun –ilerici ve devrimci olsalar bile- tohumdaki özünü koruduklarını göstermeye çalışıyor”. (s.258)

Emekten kopuş ve özgürlük zamanı

Ranciere, emek, özgürlük ve düşünce ekseninin yeniden ele alınması ve Ortodoks düşüncenin eleştirilmesi anlamında, Foucault, Arendt ve Agamben çizgisine yerleşiyor. Foucault, Arendt ve Agamben, kapitalist modernliğin tarihini, insanı emeğe, üretime ve verimliliğe zincirleyen bir bakış açısının tedricen ve çoğu zaman da felaketlerle yerleşmesi olarak nitelendirdi. “İnsanın sahip olduğu en yüce değer olarak emek” anlayışı, aslında, üretimin, izolasyonun, “insan kaynaklarının” anlayışıydı. Emeğin doğal kaynağı olarak insan “kaynağı”. Oysa hiç kimse sadece emekçi olmasın! Bu düşünürlerin yaklaşımlarını “emek karşıtlığı” ya da “emek düşmanlığı” olarak nitelendirmek doğru olmaz. Yaşamda emek dökmek ve yaşamın zorunlulukları içinde debelenmek zorunda kalan insanları –ki hangimiz değiliz- yücelten değil de, kaybolan özgürlük ufkunun yeniden düşünülmesine ve ele alınmasına cüret eden yaklaşımlarıdır bunlar. Ranciere, işçi sınıfının özgürleşmesinin, işçilere özgü değerlerin olumlanması değil, “bu değerleri temellendiren düzenden kopuş, düşünce ayrıcalığını kimilerine, üretim görevini başkalarına veren geleneksel pay dağılımın kesintiye uğraması” olduğunu söylüyor. İşçiyi işçi yapan düzenin topyekun yıkılması! Sürekli ve kesintisiz devrim! Yaratıcı olan, şiirler yazan emekçilerin ürünlerini “işçi kültürü” olarak nitelendiren yaklaşıma karşı, yaratıcılığa ve düşünmeye cüret eden işçilerin yalnızca filozoflara ve sanatçılara tahsis edilmiş düşünce lüksüne “yekten” bir saldırısı olarak okumak. Bu düşünce lüksü ancak işçinin işçi kalmasıyla mümkünse, herkesi işçi yaparak düşünceyi yok etmek değil, kimsenin işçi olmadığı, emek dökmek zahmetinin ortak paylaşıldığı ve herkesin kendini gerçekleştirebileceği kişiler arası alanda varolabilmesi; yani özgürlüğe eşit olan eylem. Ya da, “özgürlük zamandır”.

Platon ve “ascholia”

Kölelerin köleliği hak ettiğini, çünkü köle olmaktansa ölmeyi tercih edecek kadar “onurlu” olmadıklarını söyleyen filozofların tiranı Platon, bir kölenin düşünmeye cüret edebileceğini tahayyül bile etmek istemezdi. Fakat Platon’un felsefesi sadece köleleri değil, özgür zanaatçıları da düşünceden dışlıyordu. Platon, iş bölümü kesinleşmiş şehirde, “herkes kendi işini yapsın ve kendi durumuna özgü erdemi geliştirsin” (s.258) diyordu. Zanaatçının erdemi, ancak boş zaman yokluğuyla biçimleniyordu: “ascholia”, boş zamanın yokluğu. “Ama bu ‘zaman yokluğu’ da zaman ve mekanın simgesel bir bölümlenmesiydi yalnızca. Platon, zanaatçıyı salt üretme ve yeniden üretme yazgısından ayıran boş zamanı ve boş mekanı dışlamıştı” (s.264) Başlarını yaptıkları işten kaldırmama ve itaati erdeme dönüştüren zanaatçı ahlakının şehir devleti tarafından biçimlendirilmesi...

... Özgür vatandaş, bedenin ve şehrin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda değildir, yani çalışmaktan özgürleşmiştir. Vatandaşın erdemi, boş zamana –scholia- sahip olarak biçimlenir. Vatandaşlık ancak boş zaman sahibi olarak mümkündür ve ancak boş zaman bir insanı vatandaş yapabilir.

“1844 El Yazmaları”nda komünist işçilerin bir araya gelmesinde, işçi sosyalleşmesinde işçiliği aşan birşeyler görür Marx: “Komünist işçilerin bir araya gelmekteki amaçları öncelikle öğreti ve propaganda. Ama bu yolla yeni bir ihtiyacı da –sosyalleşme ihtiyacını- kendilerine mal etmiş oluyorlar ve böylelike araç gibi görünen şey amaç oluyor. Amacı sosyalleşmek olan meclis, dernek, sohbet onlara kafi geliyor; insanlığın kardeşliği onlar için boş değil, hakikattir ve alın terinin çizgilerini sertleştirdiği bu çehrelerde insanlığın soyluluğu parıldar”. Amaç, yani Antik Yunan’ın vatandaşının özgürlüğünün kırıntıları, 19.yüzyıl sosyalleşmesidir. Amaç, işçinin diğer işçilerle birlikte işçi vasfını aşmasıdır.

Fakat Marx, emeğin ve işçilik durumunun yüceltilmesindeki sorunun farkındadır. “Gotha Programının Eleştirisi”nde, emeğin tek zenginlik ve bütün kültürün kaynağı olmasını kıyasıya eleştirir. “Burjuvaların yanlış olarak emeğe doğa-üstü yaratıcı güç yüklemeleri pek iyi temellere sahiptir, çünkü salt emeğin doğaya bağlı olması olgusundan, emek gücünden başka bir şeye sahip olmayan insanın, toplumun ve kültürün bütün koşullarında emeğin maddi koşullarının sahibi haline gelen başka insanların kölesi olmak zorunda olduğu ortaya çıkar. Bu insan, ancak onların izniyle çalışabilir ve yaşayabilir”. Yararlı emeğin toplum içinde üretildiğini söylemek, “birey olarak işçiye emeğin koşulu olan toplumun varlığını sürdürmesi”ni öğütler. Yararlı emeği yüceltmek mevcut toplumu yüceltmek olur ama Marx, işçiye mevcut toplumsal düzen yıkılana kadar şiiri yasaklar, çünkü bunun burjuva şiiri olacağını ve işçiye sahte bir yaratıcılık hissi vereceğini düşünür.

Ranciere, eleştirel düşüncede bile korunan bu Platonik nüvelere dikkat çekerken bir sloganı ters-yüz ediyor –bunun tüm tehlikeleriyle birlikte: Dünyanın Bütün İşçileri, Felsefe Yapın!

Express Dergisi 2009/08 sayısında Jacques Ranciere’in Filozof ve Yoksulları kitabını “Emeğin Metafiziği” başlıklı yazısında inceleyen Göksun Yazıcı’dan alıntıdır.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Karakter Aşınması

Kültürel muhafazakarlık aslında yaşamda yokluğu hissedilen tutarlılık duygusunun ifadesinden ibaret. Çünkü sürekli parçalanıp duran, hiç durmadan bozunan kurumlarda kişi kendi kimliğini ve yaşam öyküsünü oluşturamaz ve bu durum da sıklıkla tezahürünü muhafazakarlıkta bulur. Bu sürekli gerilim karşısıda kişinin dünyaya karşı tavırlarını içeren karakteri de aşınmaya uğrar. Sennett, uzun bir makale olarak kurgulanan kitabında bu karakter aşınmasını konu eder:

“Eski ingilizce kullananların, hatta antikçağ yazarlarının “karakter” kelimesinin anlamı konusunda hiçbir şüphesi yoktu: Karakter, kendi arzualrımıza ve diğer insanlarla aramızdaki ilişkilere yüklediğimiz etik değerdir. Horatius bir insanın karakterinin, onun dünyayla oaln bağlantılarıyla ilintili olduunu yazar. Bu anlamda “karakter”, insanın içinde beslediği ancek kimse tarafından gözlemlenemeyen arzu ve duyarlılıkları ifade eden “kişilik” adlı modern türevinden daha kapsayıcı bir terimdir.

Karakter, asıl olarak duygusal deneyimlerimizin uzun vadeli boyutu üzerine odaklanır. Karakter kendini, sadakat ve karşılıklı bağlılık, uzun vadeli bir hedef için çaba sarf etme ya da gelecekteki bir amaç uğruna bugünk kimi mükafatları erteleme şeklinde gösterir. Her birimiz, belirli bir anda yaşadığımız duygu karmaşasının içinden bazı duyguları seçer ve içimizde yaşatırız; yaşattığımız bu duygulara karakterimizi oluşturur. Karakter kendimizde değerli bulduğumuz ve başkalarının değer vermesini beklediğimiz kişisel özelliklerimizdir.

Sabırsız, mevcut ana odaklanan bir toplumda, hangi özelliğimizin kalıcı değer taşıdığına nasıl karar verebiliriz? Kısa vadeye kilitlenmiş bir ekonomide nasıl uzun vadeli hedeflere sahip olabiliriz? Her an parçalanan veya sürekli olarak yeniden şekillendirilen kurumlarda, karşılıklı sadakat ve bağlılık nasıl sürdürülebilir? Bunlar yeni, esnek kapitalizmin karakter konusunda karşımıza çıkardığı sorunlardır. (s.10-11)”

Yaşantının, dedelerimizin yapabildiği gibi gelecek kuşaklara aktarılabilecek ve mesellerle dolu bir anlatıya artık dönüşemiyor olmasının nedeni ve zamanda kırılma:

“Yeni kapitalizmin zaman boyutu, insanın karakteri ile bu karakterin süregiden bir anlatıya dönüşmesini engelleyen çılgın zaman deneyimi arasıdna bir çatışma yarattı.

Ancak bugünkü belirsizliğin garip yönü, bunun hiçbir korkunç tarihi felaket olmadan var olmasıdır (Sennett bir önceki paragrafta savaş veya açlık gibi felaketlerden bahseder a.ç.); belirsizlik güçlü kapitalizmin gündelik işleyişine sinmiştir. İstikrarsızlık normal durumdur. Schumpeter’in girişimci figürü, günümüzün sıradan insanı olarak sunuluyor. Karakterin aşınması belki de kaçınılmaz bir sonuç. “Uzun vade yok” anlayışı uzun vadede kişinin davranışını yolundan saptırıyor, güven ve sadakat bağlarını zayıflatıyor; iradeyle davranışı birbirinden koparıyor. (s.30)”

Rutin sıkıcıdır ancak bellek de zamansal ve mekansal bir kategori:

“Ulusların Zenginliği çok uzun bir kitaptır: Smith’in zamanında, yeni ekonomi taraftarları kitabın sadece dramatik ve umut dolu başlangıç kısmına atıfta bulundular. Oysa kitap ilerledikçe daha karanlık hale gelir: İğne fabrikası giderek uğursuz bir yere dönüşür. Smith, iğne imalatında, işlemleri parçalara bölmenin, iğne işçilerine saatler boyunca tek bir küçük işlem yaptırmak ve onları uyuşturucu ve sıkıcı bir işgününe mahkum etmek olduğunu fark etmişti. Rutin, belirli bir noktada zararlı hale gelmeye başlar. Çünkü insanoğlu kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirir; çalışma zamanı üzerindeki kontrolün yitmesi ise insanın zinen öldüğü anlamına gelir. (s.37)”

Karakter Aşınması, Richard Sennett, Ayrıntı yay.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Çalış ama Alışma

Umur Talu'dan:

"Bu sırrı vermeyecektim ama...
Arabada "Nazar etme ne olur..." gibi yaratıcı sözler bulundurmasam da, çalıştığım odanın bir yerinde, yıllar önce Fransa'dan aldığım bir kart var:
"İnsanoğlu çalışmak için yaratılmamıştır... Öyle olsaydı, yorulmazdı."

Şimdi, "Çalış, övün, güven" denmiş, çalışkanlara iyi not verilen, çalışkanlara prim verilen bir (ve her) memlekette bizimkisi olsa olsa fantezi, küstahlık, şımarıklık sayılır.
Buna zaten sermayedar, bürokrat, siyasetçi, hocalar, büyükler hep kızar da...
Solda veya sosyalist olmayı "Emek övgüsü" ile izah eden, onca "Kapital"in sonunda, onca manifestonun nihayetinde neyin hayal edilmiş olduğunu atlayanlar da öyle yapar muhtemelen.
Oysa...
"Yabancılaşmış emek"in ortadan kaldırılmasına dair hikaye başka bir şey anlatmak ister; çok sayıda insan anlamıştır ama çoğu yanlış anlamıştır.
Neyse...
Zaten "somut durumun tahlili"nden gerçekçi bir hayalin peşine düşen, yanlış biçimde "emek övgüsü" yaptığı sanılıp duran o Marx'ın damadının, Lafargue'ın da "Tembellik hakkı"nın yazarı olması ironidir tabii.

Bodrum'da, öyle sadece kaymağın değil ama her kesimden insanın "gevşeme" çabasına, gayretine ve gerilerek gevşeme telaşına tanık oldum biraz.
Kafamdaki soru şuydu:
İnsanlar başka birisi mi olmak istiyor; yoksa esas aradığı, bulmak istedikleri kendileri midir? (Tabii buna "başka birini bulmak" da dahil!)
Yani esas olan, işteki, ailedeki, memleketteki, kendi her günkü ortamlarındaki halleri midir; yoksa şu arınma, sıyrılma, dinlenme veya çıldırma seferberlikleri mi?
Önünde sonunda süresi belirli, mevsimi kısıtlı, günleri sayılı bir "tatil" kendinden kaçış mıdır, kendine kaçış mı (Başkalarından... daha başka, bambaşka başkalarına kaçış teşebbüsü belki)?
Eğer ikincisiyse, o kısacık zaman diliminde kendine rastlamama, kendini bulamama ihtimali yüksek değil mi ki? Yine hep başkasına öykünme, yine kendini başkalarına beğendirme, bir ötekine benzeme, daha serbest görünse de rutinlere, standartlara, eğlence ve dinlenme kalıplarına uyma endişe, telaş ve kargaşası, çalışma günlerinden de daha uzun ve yoğun bir "tatil çalışkanlığı" kendine kaçmaya fırsat tanıyabilir mi?
"Tatil kalıbı" da bir bakıma "iş"in formatında ise...
Çalıştığın, çalıştırıldığın, alıştırıldığın biçimlerin "öteki yüzü" ise...
Çölde bir vaha illüzyonu ise...
Ey köle...
Biraz nefes al...
Ve tekrar geç yerine!
Duruma uygun olsun diye, iki kitap okuyordum şu ara:
Ne tesadüf!
Biri, Robert Musil'in, 1921'den 1942'de ölümüne kadar üstünde dolaştığı romanı, harika Ahmet Cemal çevirisi, "Niteliksiz Adam" (Yapı Kredi Yayınları):
"İnsanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. İnsan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının başparmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor, fakat bir şeyler yaratıyor...
Sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri, bu hayvanlara özgü berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda...
İnsanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı..."
Biri böyle işte.
Diğer kitap ise Fransa'da halen üniversitede dersler veren Cezayir doğumlu düşünür Jacques Ranciere'in "Filozof ve Yoksulları" (Metis Yayınları, çeviren: Aziz Ufuk Kılıç) Uzatmayayım.
Bu kitabın özü de şu:
Birileri sadece çalışmalı; birileri ise onlar adına da düşünmeli.
Düzen bu. Birinciler düşünmeye de kalkarsa düzen bozulur.
Esas eşitsizlik bu. Eşitsizliklerin esası bu.
O yüzden de...
Hep çalışma övülür.
Kimler tarafından:
Çalışan, çalıştırılan, alıştırılan çok çok çok sayıda insan adına lüzumlu, önemli, kıymetli her şeyi zaten düşündüklerini kabul ettirenler tarafından.
İnsanın zincirlerini kırması o yüzden aslında emeğe dair bir şey değildir; tam tersine, işten ve ezberden kafasını kaldırıp "Dur yahu, ne oluyoruz" demesine dairdir. Emeği karşısında bile özgürleşebilmesidir.

Öyle işte...
İnsan, çalışmaktan ziyade düşünmek için yaratılmıştır aslında.
Tamam, çalışmak gerekebilir; ama, çalıştıranların istediği biçimde öldürmeyin düşünceyi, kurutmayın düşlerinizi.
İki parmağınız arasından gökyüzüne bakacak ve hiç görmediklerini görecek, hiç düşünmediklerini düşünecek, hiç düşlemediklerini düşleyecek kadar, kendinizden kendinize kaçmayı unutmayın!
Mekan önemli olmayabilir; bu, zamana dair bir şeydir."

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/talu/2009/07/28/calis_ama_alisma

21 Temmuz 2009 Salı

AŞIRI ÇALIŞAN JAPONLAR KASILIYOR

Japonları çalıştıran yeşil çay ve suşi değil, hazımsızlık hapları.

Bunun sebebi; felaket patronlar, eksik uyku, kötü çalışma alışkanlıkları, tuzlu besinler ve mide ülseri.

Nobel ödüllü Avustralyalı Dr. Barry Marshall gelecek hafta Japon'yay geldiğinde, Tokyo’ya bir aziz dokunmuş gibi olacak. Dr. Marshall, Perth laboratuarlarında, genel mide bakterileri ve ülserler arasındaki bağlantıyı ortaya koymuş kişidir. Dr.Marshall, büyük bir bardak bakteri ile ülserin tedavi edelebileceğini ispatlamıştır.

Japon nüfusunun, nerdeyse yarıya yakını için bu kokteyl gereksiz – onlar çoktan rahatsızlığı kapmışlar ve yaklaşık 1 milyon kadarı ülser. Tedavi yani kısa sureli antibiyotik kullanımı, şu anda sadece standart bir tedavi.

Hâlihazırda, Japonlar ulusal midelerinden rahatsızlar. Japonlar boğazlarına kadar, mide asidine karşı kullanılan tertiplere gömülmüş durumdalar ve 2004’de reçetesiz satılan, bitkisel ilaçlara 1,2 milyar Yen ( USD 13,7) harcadılar. İşdeki stres suçlandı.


Bir başka enstantane; işçilerin yarısından daha azı, ücretli senelik izinlerini alınca; dağ gibi 7,2 milyar Yen’lik fazla mesai ücretleri kalıyor, “babalık izni”ne hala karşılar. İşçilerin %41’i 6 saatten az uyuyor. Ölesiye çalışmak, mahkemelerce tanınacak kadar yaygın ve özel bir kelime ile şereflendiriliyor “karoshi”.

Resmi Japon istatistikleri ve OECD rakamlarında gözüken toplam çalışma saatlerindeki hafif düşüş, usta işçiler tarafından şüpheyle karşılanıyor

Tokyo metrosunun vagonları; stresin, fazla çalışmanın ve tükenişin sonuçlarının harika bir incelemesi.

Dün, bir muhabirinde içinde olduğu vagonunda, genç bir kadın ayakta uyurken, sıkıca tutunduğu tutamaç elinden kayınca, ufak bir velvele yaşandı. Kendisi de uyumakta olan ve irkiltilmesiyle diğerlerini de uyandıran, oturan bir yolcunun üstüne doğru tökezledi. Karşılıklı saygı sunmalar ve özürlerin arkasından herkes eski haline geri döndü.

Daha esnek ve yarı-zamanlı işlerin varlığına rağmen, bu işler daha az yetenekli kimseler için uygun bulunuyor. Güvenli bir iş hala süper-insan adanmışlığı ve bunun getireceği stresi içeriyor. Japon işletmeleri bunu değiştirmek ister görünüyorlar ve çözüm için gözlerini dışarıdan gelenlere dikmiş durumdalar.

Yabancılar şu anda Sony ve Nissan’ı işletiyor ve bir kadın Sanyo’nun başına geçirildi. El birliği ile yeni bir kolektif kültür oluşturmaya çalışıyorlar.

Yönetim danışmanı olarak, idaricilere liderlik dersleri veren Brian Martin, bu ölümüne çalışma davranışının değişmesi için yardıma gereksinim var diyor.

Brian’a göre: zayıf organizasyon, gönülsüz temsil, açık hedeflere ulaşmada ve ya ortak amaç için birleşmekte başarısızlık (yöneticiler arasında görülen tipik eksiklikler) etkisiz kalmaya, ofiste strese ve evde sorunlara neden oluyor.

Onun düşüncesine göre; yeniden güçlenen bir ekonomi ve rakiplerin daha modern bir yönetim stratejileri, ihtiyaç duyulan güdüleyici olabilir.

Ancak karşı cepheden kanıtlanmış konular geldi. 2003’de yayınlanan "Japan Journal of Occupational Health", ekonomik refah, borsanın performansı ve ölüm oranları arasında, çok vahim bir ilişki buldu.

1985-1990 yılları arasında hisse fiyatları yükseldi ve işsizlik düştü ancak işçiler arasında ki ölüm oranı arttı. Yani, ne kadar çok çalıştılarsa, o kadar çok öldüler.

Deborah Cameron, Tokyo
http://www.japanprobe.com/?p=55

Çevirtmec: Aiken

9 Temmuz 2009 Perşembe

“Karoshi” ya da “çok çalışmaktan ölmek”

"II.Dünya savaşının yıkımı ardından 1945 ile 1975 yılları arasındaki Japon ekonomisindeki dikkat çekici yükseliş, bedelini ödeyen insanlardan bağımsız değildir. İnsanlar fiziki ya da mental ızdıraplara katlanarak bütün yıl boyunca günde on ya da oniki saat, haftada altı ya da yedi gün çalışmışlardır.

Fakat ilk üç savaşın yıkımından sonra hiçkimse, 40’ların ve 50’lerin beyin ya da kalp rahatsızlıklarından (ekseriyetle akut kalp yetmezliği ve beyin kanaması) dolayı ölen adamlardan daha fazla özel bedel ödememiştir.

Lakin bu durum 80’lerin ikinci yarısında, herhangi bir hastalık belirtisi göstermeden ve henüz kariyerinin başında olan çok sayıda genç yöneticinin ani ölümleri ile tekrar ortaya çıkmaya ve medya tarafından haberlerde yeni bir fenomen şeklinde ele alınmaya başladı.

Bu yeni fenomen karoshi (kah-roe-shi) ya da “çok çalışmaktan ölmek” olarak hemen etiketlendi ve bir kere ismine ve tarifine kavuştuktan sonra haberi her yana uçarak Japonyanın fiili bir salgın yaşadığı gerçeğini süratle ifşa etti.

Çalışma Bakanlığı istatistiklerine göre 1987’de sadece 21 karoshi vakası bulunurken 1988’de 23 ve 1989’da 30 vaka tespit edilmiştir. Fakat 1988’de ölümlere dikkat çekmek amacıyla kurulan avukatlar irtibat konseyine göre 1990 yılında aşırı çalışan yaklaşık 10.000 kişinin karoshi’den dolayı hayatını kaybetmiştir.

O günlerde, Karoshi Bengo Dan Zenkoku Renraku Kaigi ya da “Çok Çalışmaktan Dolayı Ölümler için Ulusal Avukat İrtibat Konseyi” genel sekreterliğini de yürüten bir avukat olan Hiroshi Kawahito şöyle der: “Küresel dünya, tüketicilere mükemmel hizmet vaatleri ardında kaybolurken, ölçüsüz bir yarış ihtiva eden bu süreç kendi çalışanlarını kurban veriyor.”

Kawahito, çalışanların işleriyle bağlantılı bir karoshi tespit edemediklerini ve Çalışma Bakanlığının endüstriyel kapasiteyi yükseltmek için üretim arttırımını desteklemesinin çalışanların menfaatlerine aykırı olduğunu da ekliyor.

Chiba Kensei Hastanesinin Müdür Yardımcısı ve karoshi konusunda otorite olarak itibar gören bir kişi olan Yoshinori Hasegawa, çok çalışmaktan ötürü hayatını kaybeden kurbanların çoğunun yüz saatten fazla çalıştıklarını söylüyor. Çalışanların fazla mesai ücreti almadıklarını, fakat kendilerine çalışan elit yönetici sınıfının “samuray tarzı onurdan muaf” olduğunu da ekliyor.

Çalışanlar arasında korunan sabit baskı nedeniyle gruplar arası rekabet ve rakiplerin maliyetlerinde pazar payının yükselmesi yüzlerce, binlerce Japon yöneticiyi bu çılgın gidişatın çalışma yönünde tazyikte bulunduğu bir fiziksel baskının girdabına teslim ediyor.

Bu denli yoğun bir çalışmayla geçen senelerden sonra çoğu yönetici boş zamanında dahi dinlenemediğini fark eder. Böylece ciddi stresten kaynaklı sıkıntılar ve sürmenajdan dolayı işlerinden ayrılarak tasviye olurlar.

Kobe Üniversitesinde dış ilişkiler profesörü olan Masaaki Noda, ücretli çalışanların neden çok çalıştıklarını anlamanın zor olmadığını çünkü bu kişilerin kendilerini aile hayatına kapadıklarını ve iş yerinden başka gidecek bir yerleri olmadığını söylüyor."

Boye Lafayette de Mente

http://www.apmforum.com/columns/boye51.htm

çeviri: azcalis

2 Temmuz 2009 Perşembe

Kriz Sonrası Dünya, Çalışma Sürelerini Gözden Geçiriyor.

"Küresel ekonomi çuvallamadan önce, uzun bir geçmişe dayanan ve çalışan kesimin haftalık çalışma sürelerini sınırlayan bir Avrupa geleneği mevcuttu -Avrupa Topluluğu, 48 saatlik çalışma süresi limitini Çalışma Süreleri Yönergesine dayanarak şart koşmaktadır.

Birleşik Krallık ise, işçilerin bu şekliyle daha çok kazanacakları vaadiyle 48 saatlik limit uygulamasının dışında kalmak için direndi. Sürelerin sınırlandırılmasını savunanların elindeki argüman uzun çalışma saatlerinin sağlık problemlerine ve çalışanların sömürülmesine yol açacağı yönündeydi. Fakat, muhtemelen dünyanın en harap sağlık sistemine sahip Avrupa Birliğinde ekonomik gelişme daha öncelikliydi.

“Beklendiği üzere Birleşik Krallık hükümeti uygulamanın (çalışma sürelerinde indirim) dışında kalmak ve ülkelerin çoğunluğunun desteğini almak için Brüksel’de çok çetin bir mücadele vermiştir.” argümanını öne sürüyor İngiliz Sanayi Birliğinden John Cridland “Şaşırtıcı gelebilir ama uygulamanın dışında kalmaktan vazgeçmek bir resesyon içinde bulunduğumuzu göstermektedir ve bu durumda ekonominin en son ihtiyaç duyacağı şey de bir indirim (çalışma sürelerinde) olacaktır.”

Amerika’daki bazı firmalarda çalışma süreleri düşürülmek yerine arttırılmaya başlandı. Thomas Weisel isimli bir yatırım bankası yöneticilerine Paskalya tatili sırasında gönderdiği mesajla “Para kazanamadığımız için ücretleri minimum seviyelere çekiyoruz” şeklinde bir mesaj yolladı.

Sırbistanda ise, haftada dört günlük çalışma süresi tartışılmaya başlandı, uzmanlar sürelerin azaltılmasının ekonomiye de zararı olan iş kazalarının önüne geçeceği yorumunu yapıyorlar. Sırbistan Ekonomik Konseyi üyesi Juric Bajec ise haftada dört günlük çalışmanın üretimi düşüreceğini ve ülkeyi bir resesyonun içerisine sürükleyeceğini söylüyor.

Fakat belki de üretim süreçlerine zarar vermeden ya da çalışanların sağlıklarını ve güvenliklerini kurban etmeden çalışma süresini haftada dört güne çekmek mümkündür. Geçen sene Utah’da enerji sektöründe çalışan bazı işçilerle günde 10 saat ve pazartesiden perşembeye işgünü denendi. Çalışanlar şimdi cumaları tatiller, üstelik üretim seviyesi de korundu ve artık çalışanlar daha az yakıt tüketmeye başladılar. Eğer şirketler ücretleri hakkaniyetli bir seviyede tutmak için gayret sarfederlerse mükemmel bir çözüm gibi görünüyor."

http://bigthink.com/ideas/in-wake-of-crisis-world-reexamines-the-work-week
çeviri: azcalis

16 Haziran 2009 Salı

Haftada 30 Saat Çalışmanın Nesi Yanlış?


30.Mayıs.2009 itibariyle senenin ilk yarısı boyunca milyonlarca iş kaybı oldu, peki kim çalışma sürelerini kısaltarak işi haftaya yaymaktan bahsetti? Cumhuriyetçiler değil, demokratlar bile değil. Peki neden sendikalardan tek bir fikir bile gelmedi.

A.B.D otomotiv endüstrisi organize iş gücünü daha yavaş bir ritme soktu. Birleşik Otomobil Çalışanları Sendikası’nın (United Auto Workers Union - UAW) üst kademelerinde bir tek tartışma konusu vardı; son 50 yılımızı nasıl daha hızlı geri kazanırız? UAW, 1930’larda ve 1940’ larda uygulanmış olan, örgütlenme taleplerinin merkezine haftalık daha kısa çalışma saatlerini alma uygulamasını hatırlamıyor muydu?

Yerel imalat toptan dibe çakıldı ve aynı zamanda bu işler yok oldular. Neden bu ikisi arasında bir bağlantı olmalı? Eğer toplum %10 daha az üretirse neden biz de sadece %10 daha az çalışmayalım? Yüzlerce binlerce yıllık insan varoluşunda işler böyle yürümüyor muydu? İnsanlar ihtiyaçlarını temin etmenin daha kolay yollarını bulduklarında, sadece yapılacak olanı yapmak için daha az vakit harcarlar.

Buna “boş zaman” denir. Boş zaman, tüm yönleriyle kendi kendini yöneten insanları barındıran, demokratik bir toplum için olmazsa olmazdır. Çılgınlar gibi “bir şey” üretmek için çalışmak ve hayatın keyifli yanları için vaktimizin kalmamasındansa, daha az “bir şey” üretip bize daha fazla vakit kalması daha iyi değil mi? Araştırmalar defalarca göstermişlerdir ki; en önemli ihtiyaçlar karşılandığında, daha fazlasına sahip olmak daha fazla mutluluk getirmemektedir. Dahası “iş” stres ile doğrudan ilişkilidir.

İş Gücü – Çevre İlişkisi:

Bu, insanın sinir sistemi için stresten daha fazlasıdır. Daha fazla şey üretmek, toplumun her köşesine daha fazla baskı getirir. Kolektif büyümenin doymak bilmez iştahı, Kuzey Amerika’daki kurtların ve ayıların evlerini yıkar. Afrika’daki şempanzelerin hayata kalabilmeyi başarmış son temsilcilerini, Borneo ve Sumatra’daki orangutanları hızla yok eder. Tropik Mangrov ormanları, plaj-otellerine dönüştürür; aynı parakete usulü balıkçılık yapılarak, insanların yediği her bir balık için 100 deniz canlısının öldürülmesi gibi.

Dünyanın her yerindeki canlılar, havaya, suya ve toprağa serpilen 80,000-100,000 arasında kimyasala maruz bırakılıyorlar. Sayısız klor ve flor molekülü, böcek ilaçları ve plastiklerin içine nüfus ederek bağışıklık sistemini ve yeniden yapılanma sistemini yok ediyorlar. Kurşun, civa ve tabi ki radyoaktif parçacıkların temel yapısı, yaşam sisteminin düşmanlarıdır.

Toksinlerin en sık görülen yapı taşı petroldür. 40 saatten fazla çalışmanın eşdeğeri olan her bir galon petrol insanlığın yakınlarda keşfetmiş olduğu bedava enerjiye en yakın şeydir. Tutumlu bir şekilde kullanılması gerekli bir hammadde olan petrol, birçok gelecek kuşak tarafından tıbbi ve diğer zaruri ihtiyaçlar için kullanılabilecekken ortak kültür tarafından alınan kararlarla gelecek kuşakların gereksinimine rağmen hızla artan miktarlarda telef oluyor.

Bir kuşağı tamamen yok olmaktan kurtarmak için tek yol, birleşik Amerika’nın neslini fazla çalışmaktan alıkoyacak bir kalkan oluşturmayı öğrenmesidir. Çalışanların davranış beklentileriyle ilgili sosyo-psikolojik hava “eğer/ne zaman” sorularından “ ne kadar hızlı arttırabiliriz” e döndü; şirketler aklımızı ve duyularımızı yeşil gizleme perdesiyle karıştırıp, üretim ve dağıtım süreçleri boyunca atmosfere daha fazla CO2 pompalamaya devam ediyorlar.

Hal böyleyken, bizim ekonomik çöküşten mutsuz olmamız ve gezegenin imha edilme işine eski hızından tekrar geri dönmek için dua etmemiz yönünde, şirketler medyada propagandalarını durmaksızın devam ettiriyor. İşte, neden kimse daha kısa çalışılan bir hafta diyen bir sesi talep etmiyor, sorusunu sormanın tam vakti. Neden Doğal Hayatı Koruma, Dünya Yaban Hayatı Federasyonu ve Washington’daki kimi lobiler; bu hastalıklı ortamı tedavi etmede bir seçenek olarak adil iş dağıtımıyla, ekonomik yavaşlamayı önlemeyi başaramadılar?

İş Günü için Mücadele Yüzyılı:

Çalışma saatleri hakkında en ilgi çekici yazılar Karl Marks’ın “Kapital” kitabında bulunur. Pek çok bölüm 19.yy. ekonomi yazımının analitik sitilini yansıtır. 10. bölüm, “Çalışma Saatleri” Marks’ın , “uzun çalışma saatleri işçilerin sağlığına ne yapar” konusundaki ateşli nefretini ifşa eder. Sorun, emekleme aşamasındaki kapitalizmin feodalite altında, iş saatlerini yetersiz bulması ve tatmin edici bir zorla genişletme dayatmasıyla başlar.

Baş gösteren işgücü sıkıntısına cevaben, iş gününün yeterli uzunlukta olmasını sağlamak için İngiltere, 1349 İşçi Kanunu’nu çıkarttı.1562 Elizabeth kanunlarında, çalışma günü yemek saatlerinin azaltılması yoluyla uzatıldı. Kapitalizmin yüzyılında çalışma saatleri günde 12 saate çıkmıştır; Marks, Protestanlıktan gelen kilise tatilinin yok edilişini bir dönüm noktası olarak görmüştür.

19.yy a gelindiğinde, bazı işlerde haftanın 6 günü günde 15 saat çalışılıyor, yanı sıra Pazar günleri de 8-10 saatlik ilave çalışma süreleri ekleniyordu. Cartist Hareket seçimlerde, günde 10 saat çalışılacak vaadi vermişti.

A.B.D. işçi sınıfı organizasyonunun 19.yy.da ulaştığı en üst nokta, 1.Mayıs.1886’da yapılan, 300.000 işçinin katıldığı, 8 saatlik iş günü için grevdir. Haymarket tutuklamaları ve infazları ile Chicago’da ortaya çıkan acımasız baskı; uluslar arası düzeyde 1.Mayıs kutlamalarının ilk kıvılcımını çakmıştır.

Jeremy Brecher’ın yapmış olduğu; klasik tabiriyle günde 8 saat ateşi, 1884 yılında başlamış ve 1886’ya kadar aratarak aşama kaydetmiştir, incelemesi doğrudur.

Öncelikle, günün sözü geçen işçi sınıfı organizasyonlarının önderliği, İsçi Sınıfı Şövalyeleri, 8-saat-işgünü hareketini frenlemeye çalışmışlardır. Sıklıkla taban bir kez kışkırtıldı mı, liderlerini arkalarında sürükleyerek şehrin içine, arkalarına sarkarlar.

İkinci olarak; 1886 grev dalgası, daha önceki işçi sınıfı aksiyonlarından çok uzaktadır “güç için yapılan tüm grev hareketlerini çok üstünde”. 1886, fazla çalışma sürelerini, işe alma ve çıkarma ve de iş organizasyonunu kontrol etmeyi talep ediyordu.

Üçüncü ve en önemlisi; 8-saat-işgünü gayretleri, önce 10 saat işgününün kabul edilmesini bekleyemezdi. İnanılmaz biçimde uzun çalışma saatleri hala uygulanmaktaydı. Başarılı grevin anlamı; pek çok sanayi kolu ve işçi için “çalışma saatlerini 15’den 12’ye veya 10’a indirmek” anlamına geliyordu. Yakın zaman kadar günde 12-15 saat çalışan işçiler, şimdi 8-saat-işgünü talep ediyorlardı.

Kim 40 saatten az çalışmak ister? :

1989’da İspanyol liman işçileri (rıhtım işçileri) ile röportaj yaparken, Barselona’da Juan Madrid ile konuşarak saatlerimi geçirdim. Her yaz o ve eşi aynı ay tatile çıkıp çıkamayacaklarına emin olamadıkları için sorun yaşıyorlardı. Bana inanmaz bir ifade ile “Amerikalı işçiler geçekten senede 1 aydan az mı tatil yapıyorlar” diye sordu.

Ona “İki hafta en yaygını, kimileri 1 hafta tatil yapıyorlar ve kimilerinin ücretli izinleri hiç yok.” diyerek açıkladım. Daha uzun tatillerin desteklenmesinde, onun çalışma haftası, tipik Amerikalı işçiye göre dikkate değer derecede kısalık avantajına sahipti. Avrupa’da bu bir istisna değil kuraldır.

Çalışma haftasını kısaltmak, işçi örgütlerini kaygılandırmıştır. 1930’larda American Federation of Labour, günlük 6 saat çalışma için hükümetin kararlarını ve yasamasını etkilemeye çalışmıştı. Bu uygulama, 1990’da, BMW’nin Regensburg’daki fabrikasına haftada 36 saat olarak denendi. Alman Wolksvagen çalışanları, haftada 28,8 satlik çalışma karşılığında %10 luk ücret kesintisini kabul ettiler. The Digital şirketinin 530 çalışanı %7 kesinti ile, 4 günlük çalışma haftasını kabul ederek 90 çalışanın işsiz kalmasını önledi.

Daha kısa çalışma haftası için kazanılan zaferler bazen geçicidir. Tim Kaminski, 1992 yılında St. Louis Chrysler mini-van fabrikasında, 7 saatlik çalışma süresinden (ücret kesintisi olmadan) artan ekstra boş zamanlarından çok hoşlandığını söylemişti. Ancak, kontratında, bir başka fabrika açılana kadar geçerli olma şartı vardı ki Chryslerin bu yeni fabrikada 2 sene sonra açılmıştır.

Politikacılar daha az çalışma sürelerini desteklemekten bir haberler. Amerikalı senatör Hugo Black, Anayasa Mahkemesine katılmadan önce, 1933’de 30 saatlik çalışma haftasını kanunlaştırmaya çabalamıştı. Çok yakın geçmişte, Fransız Senatosu 33 saatlik çalışma süresiyle ilgilenmiştir.

30 saat iş haftası ile ilgili az bilinen maceralardan biri de mısır gevreği devidir, W.K. Cellog Şirketi. 1930 yılında şirket 1500 çalışanının, haftalık çalışma saatini 8 saatten 6 saate düşürdüğünü açıkladı, böylece Battle Creek’de 300 kişiye yeni iş imkânı doğdu. Haftada daha az çalışılması demek ücret kesintisi demek ancak işçilerin büyük bir bölümü aileleriyle ve çevreleriyle daha çok vakit geçirmeyi tercih etmişlerdir.

Kelogg’un yeni müdürleri, bu kısaltılmış çalışma haftası fikrine hiç de hevesli değildiler. Onlar bir anket düzenlettiler, sonuçta görüldü ki; erkek işçilerin %77’si ve kadın işçilerin %87’si, daha düşük ücret alacak olmalarını bilmelerine rağmen haftada 30 saat çalışmak istiyorlar. Büyük hayal kırıklığı! Bu sefer, yönetim bölüm bölüm, hangi çalışma gruplarının daha fazla para karşılığı haftada 40 saat çalışmayı, daha fazla boş vakte tercih edeceğini araştırmaya başladılar. Onları haftada 30 saat ten vazgeçirmek ne kadar zaman alacaktı? Neredeyse 40 yıl! Kendine daha fazla vakit ayırmak isteği 1985’e kadar çok güçlüydü ancak Kelogg son bölüme kadar haftada 30 saati yok etti.

Kelogg tecrübesi göstermiştir ki, kesinlikle tüm çalışanlar her zaman daha fazla şeyi arzu ederler ve onu almak için gerekli fedakârlıkları yaparlar demek yanlıştır. Karl Marks da, “Çalışma Günü” yazısında benzer bir saptamada bulunmuştur. Dayanılmaz derecede acı veren Lancashire fabrikasındaki anket sonuçları göstermiş tir ki: “ onlar daha az ücrete rağmen haftada 10 saat daha az çalışmayı tercih ediyorlar…”.

Neden haftada 30 saat çalışmaya eleştiriler arttı?:

Bütün bu olanlara rağmen, 21. yüzyılın başından beri haftada 30 saat çalışma tartışılıyor; haftada 30 saat çalışma yeterince kısa değildir! İşe yaramaz üretim dağının arasında mantar gibi çoğalan işsizlik. Artık bir saatlik çalışma ile tüm insanlık tarihinde olandan daha çok üretim yapılabilmektedir. Bütün bunları bir araya getirince, kimsenin haftada 20 saatten fazla çalışmasına gerek yoktur.

Her sene, akıllı insanoğlu, daha az saat iş gücü kullanarak, nasıl daha çok üretim yapılabileceğini çözmeye çalışıyor. Jeffry Kaplan’a ait bir incelemede; 1991 de, her çalışma saati için üretim ve verilen hizmetler, 1948 yılına göre ikiye katlanmıştır. Bu 43 yılda iş gücü verimliliğinin iki kat artmış olması demektir. Jon Bekken, otomasyon ve diğer yeniliklerle, verimliliğin daha hızlı bir gelişim içinde olduğunun tahminini yaparak, her 25 senede ikiye katlandığını hesaplamıştır.

Başka bir deyişle, bir saatlik bir çalışma sonunda, insanların ürettiği miktar her 33 yılda bir ikiye katlanır (10 sene ekleyip çıkarabilirsiniz). Bir çalışma iş gününde üretim miktarını ikiye katlayabilir ya da çalışma saatlerinden yarıya indirerek, aynı miktarda üretim yapabiliriz.

Hem Hoover hem de Roosevelt şirketlerinin yönetimine danışmanlık yapan Artur Dahlberg; kapitalizmin, günde 4 saatlik bir çalışmayla, basit insan ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeterlilikte olduğunu yazmıştır. İş saatlerinde yapılan etkin bir kısaltmanın, toplumun talihsiz bir şekilde materyalist olmaması için gerekli olduğunu savunur.

1991 yılında bu durum Harvard’lı ekonomist Juliet Schor tarafından; günde 4 saat çalışmanın, yaşam standartlarında bir düşme olmadan mümkün olabileceğini tekrar dile getirmiştir. J. W. Smith de benzer bir şekilde; endüstriyel kapasitedeki üretimin %50 sinden fazlasının, tüketici ihtiyaçlarıyla hiçbir şekilde örtüşmediğini öne sürmektedir. İklim değişikliği ve petrol sorunun zirve yapmasından yıllar önce; Smith, dünyanın bizi destekleme kapasitesini zorladığımız için ekolojik bir kabusla karşı karşıya olduğumuzu, insanlık için gereksiz olan %50 üretimi kısarak, endüstriyel kirliliğin önüne geçeceğimizi ve değerlerimizi koruyacağımızı öngörmüştür.

Yakın zamanda yapılan analizlerde, Smith, Amerikan ekonomisini sektör sektör gözden geçirerek, haftada 2-3 gün çalışmakla yaşam standartlarında bir düşme olmayacağını belirtmiştir.

Daha fazla “şey”lere sahip olmak için, aşamalı olarak daha da güçlükle ilerlemeye çabalamanın hiçbir makul sebebinin olmadığını ve bizi yok edeceğini pek az ekonomist anlamıştır. İngiliz felsefeci Bertrand Russel’da, günde 4 saat çalışmanın ihtiyaç duyacağımız her şey için yeteceğini düşünmüştür.

Russell, 200 yıl önce bu konuyla ilgili yazmış, Benjamin Franklin ile aynı düşünceye sahipti:
“Eğer her erkek ve kadın günde 4 saat faydalı bir şeyin üzerinde çalışsaydı, hayatın gerekli olan bütün gereklilikleri ve konforuna yetecek kadar üretim yapılabilirdi. İstekler ve sefalet yeryüzünden silinirdi ve geri kalan 24 saat boş zamana ve keyfe dönüşürdü” demiştir.

Ben Franklin’in iş günü ile ilgili bu tasarısından bu yana iş gücü çok daha verimli bir hale dönüşmüştür. Nüfusun çoğalması ve insanların zenginliği bir hayat stili olarak arayışı yüzünden toplam üretim, emeğin verimliliğinden çok daha hızlı büyümüştür. Ted Trainer’ın hesaplarına göre 2070 yılına kadar her yıl % 3 lük bir ekonomik büyüme şimdiki toplam üretimimizin 60 kat daha artacağı anlamına gelir.

Bu da, 63 yılda %6000 gibi bir artış anlamına gelmektedir ki bu ormanlar, okyanuslar, vahşi yaşam ve insanlık için hiç de sağlıklı değildir. Eğer çocuklarımızın bu gezende yaşamasını istiyorsak, insanların haftada 20 saatten fazla çalışmasını kısıtlayacak tek bir önemli yasa bu sorunun çözümü olabilir.

Daha kısa çalışmayı durduran nedir?

Daha az çalışma saatlerine engel olmayan bir faktörde insan doğasıdır. Marshall Sahlins’in değerlendirmesine göre; avcı ve toplayıcı toplumlar, haftada 15-20 saatlerini harcayarak, hayatta kalmak için gerekli olanı temin etmişlerdir. Çalışma saatlerini yarıya indirememekteki engelleri hepimiz kendi içimize bakarak görebiliriz. Sağlık güvencemizi, emekliliğimizi ve yaşam için gerekliliklerimizi kaybetme korkumuz buna sebep olmaktadır. Hemen hemen bütün çalışan Amerikan aileleri, iflasa bir sağlık felaketi kadar uzaktadır. Eğer sağlık güvencelerini kaybetme korkusu olmasa, sayısız insan çalışma saatlerini haftada 20 saate düşürmek isterdi.

Emeklilik de benzer bir bariyerdir. Milyonlarca Amerikanlının farkında olduğu gibi emeklilikleri son üç yılda kazandıklarının ortalaması olarak ele alınmaktadır. Yarım gün çalışmak, emeklilik maaşının bilinmeyen yıllarda kesintiye uğramasına sebep olabilir.

Artık işverenlerin, işçilerinin haklarından daha fazla fayda sağlamak için, çalışma saatlerini 40 saatten az gösterdikleri iyi saklanan bir sır halinden çıkmıştır. Bu fazla çalıştırılmakla da aynı etkiyi yapmaktadır. Her ne kadar fazla mesai için daha fazla para ödense de, şirket eğer sağlık güvencesi ve emeklilik için fazladan para ödemiyorsa, kendi hesabına para arttırıyor da olabilir.

Kömür madenlerini kapatmak için kutsal dağların tepelerinden sesini yükselten çevreciler, o tepeninde üstünde, özel sağlık sigortasını, emeklilik planı yapmayıp, sahtekârlık yoluna giden şirketler için, tek ödemeli sağlık güvencesi ve emeklilik maaşının en az 4 katını ödemeleri gibi bir baskı oluşturabilirler. Şayet çevrecilik önem arz ediyorsa…

1. Kanser gibi hızla çoğalan değersiz üretimi durdurmak için haftalık çalışma süreleri düşürülmelidir.
2. Haftalık çalışma süresinin düşürülmesi ancak insanların sağlık sigortaları ve emeklilik planlarında bir eksiltilmeye gidilmeden mümkündür.,

Buna “sosyal harcama” denir. Sosyal harcamalar aynı zamanda toplu taşıma, temiz su, solunabilir hava, zehirli olmayan toprak ve çok az bulunan bir şey: halk tarafından seçilmiş temsilciler tarafından koordine edilen ücretsiz kaliteli halk eğitimi. Bu sosyal harcamalar çevresel bakımdan, sağlık ve emeklilik kadar önemlidir.

Elektriği ve ısıtması olan bir eve sahip olma hakkı da buna dahildir. Evelerinden atılma ve kamu hizmetlerini kaybetme korkusu olmayan insanlar, uzun saatler boyu çalışma konusunda daha az hevesli olacaklardır. Bunlar daha az çalışma saatleri konusunda diğer tüm bariyerlerden daha büyük bir sorundur. Üretim, karlılığın maksimize edilmesi ilkesine dayandırıldıkça, her bir şirket, rekabet koşulları yapmadan önce, çalışma sürelerini arttıracaklardır. Marks’ın net olarak açıkladığı gibi:

“Gün ışığınızın sınırlarından gecenin içlerine kadar çalışma gününün uzatılması…Bir vampirin canlı kanına susuzluk duyması gibi işgücüne susamak…İşgücünü 24 saate yayma, bu kapitalist üretimin doğasında olan bir eğilimidir.”

21.yy.’da bu söylemi şu şekilde değiştirebiliriz; kapitalin iki uzun sivri dişle beslenir: biri işçi sınıfının kanını emerken diğeri Toprak Ana’dan hayatı emer. 20 saatlik çalışma, işgücüyle ezilen çevreci hareketin yardımıyla, çöküşü engelleyen tahta kirişe dönüşür mü? Belki, ama gerekli değildir. Kiriş alçak kalıp, şeytanın yenilenmiş bir güçle yeniden dirilmesine sebep olabilir. 1886’da, A.B.D’li işçiler 8 saat için grev yaptıklarında, ödeme işlemlerinin de ötesine geçip, üretim süreçleri konusunda kontrol sahibi olmak da istediler. Bugün bizim sadece kaç saat çalışacağımız değil, kalite, dayanıklılık ve hangi ürünlerin üretilmesinin gerekli olduğu konularında da ittifak kurmamız lazım. Kesin biçimde çalışacağımız saatlerin azaltılması, büyük çapta şey üretmeyi azaltarak yaşam kalitemizi yükseltmek amacına hizmet ederse, dünya ekolojisini kurtarmaya yardımcı olacaktır.

Don Fitz
(Don Frtiz, 2006’da zorla emekli edilene kadar, haftada 20 saatten az çalışma davasını sürdürdü. O, Greens/Green Party USA üyeleri için, fitzdon [at] aol.com adresinden ulaşılabilecek Synthesis/Regeneration: A Magazine of Green Social Thought dergisinin editörüdür.)

Çeviren: Nekibu, Aiken
Kaynak:http://links.org.au/node/1077



1 Haziran 2009 Pazartesi

Üretim Fantazmı










Devrimci imgelemin yakasını bırakmayan hayaletin adı: üretim fantazmıdır. Hiçbir şey bu fantazmın bir üretkenlik romantizmine yol açmasını engelleyememektedir. Üretim biçimini eleştiren düşünceyse üretim ilkesine ses çıkartmamaktadır. Bu düşünceye eklemlenen tüm kavramlar yalnızca üretim adlı biçime hiç dokunmamaktadırlar. Kapitalist üretim biçimi eleştirisi sayesinde elde ettiği o ideal görünümle, karşımıza aniden çıkan da zaten bu biçimdir. Oysa ilginç bir bulaşma yöntemiyle, devrimci söylevi, üretkenlik terimleriyle güçlendirmeye çalışan da aynı biçimdir.
s.13

...neye baksanız karşınıza bir üretim söylevi çıkıyor. Nesnel amaçlara da sahip olsa, kendi kendine büyümeyi de amaçlasa bu üretkenlik sonuçta bir değer gibi algılanmaktadır. Üretim hem sistemin hem de radikal eleştirisinin leitmotifidir! Terimler üzerindeki bu türden bir konsensus insanda kuşku uyandırmaktadır...

...Marx, homo economicus adlı hikayeyi yani sistem, değişim değeri, Pazar, artı değer ve biçimlerinin doğallaştırılma sürecini özetleyen bu miti yıkmıştır. Ancak bunu işgücünü bir eylem olarak ortaya çıkarabilmek, çalışmanın insanın değer üretmesini sağlayan özgün bir güç olduğunu gösterebilmek amacıyla yapmıştır. Oysa bu durumda böyle bir girişimin her türlü insani malzeme, arzu ve değiş tokuş olasılığını değer, amaç ve üretim terimleriyle kodlamaya yönelik bir simulasyon modeli ya da nedensiz bir sözleşmeye indirgeme niyetinde olup olmadığı sorusunun sorulması gerekir. Çünkü her türlü çözüm olasılığı amaç, sayı ya da değerden yoksun bir ortamda üretim, şifre çözümünü zorunlu kılan bir koda benzemektedir. Bu ise dünyayı nesnel bir yoldan dönüştürmeye mahkum edilmiş insanı rasyonel terimlerle açıklar gibi yapan devasa bir bilinçaltı çözümlemesidir. İnsanlar artık hemen her yerde kendilerine sunulan bu değer ve anlam üretim tablosuna göre oynamayı, sorumluluk almayı ve sahneye çıkmayı öğrenmişlerdir... İnsanın kendi kendisinin gösterilenine dönüştüğü, aslında bir yeniden canlandırma düzenine ait olduğu sanılan bu müthiş fantazm, biçimlendiremediği bir kendi kendini dışavurma ve birikim sürecinde değer ve anlamın içeriğini temsil etme gayretindedir.
s.14-15

...”Bir artık değer üretebilecekleri halde!” böyle bir şey üretmeyen ilkeller karşısında her defasında afallanılmaktadır. Gelişmek, üretken olmak istememesi mümkün olmayan Batı için bu olay her zaman bir anomali, üretimin reddedilmesi olarak görülmüştür ki, kendi üretmiş olduğu postulat açısından bunun bir mantığı vardır. İlkellerin “üretici oldukları” düşüncesi kabul edildiği zaman bile daha çok üretmek istememelerinin nedeni anlaşılamamaktadır... Vahşiler “doğa”nın ta kendisidir. “Yeterince” elde ettikleri zaman “üretmeyi” durdurmaktadırlar –bu formülde şaşkınlığa dayalı bir hayranlığın yanısıra ırkçı bir acıma duygusu da vardır. Üstelik bu doğru değildir. Çünkü onlar gerektiğinde “hayatta kalmak için gerekli olanın altına” inmeyi bile göze alarak ürettiklerini şölenlerde tüketmektedirler. Siane’lıların beyaz uygarlıkla ilişkiye geçtikten sonra onlarla yaptıkları değiş tokuş sonrasında ellerinde kalan artığı şölenlere nasıl aktardıklarını çok güzel bir şekilde gösteren Godelier ısrarla: “hemen her durumda ilkel toplumlar bir artık değer üretebilecekleri halde bunu yapmamaktadırlar”; daha da güzeli: “Bu artık, hep potansiyel bir artık olarak kalmaktadır!”, “Görünüşe göre onları bu artığı üretmeye zorlayan hiçbir neden yoktur” demektedir.
s.68-69

J. Baudrillard, Üretimin Aynası

Hayatın Mekaniği