25 Kasım 2011 Cuma

Çalışmanın Anlamı

Çalışarak köleleşme ve çalışmaya alışmaya karşı rızanın üretilmesinde Avrupa örneği ahlakçı ve sopayla dayatılan bir model iken Amerikan örneği daha çok kazanç vaadi ve tüketim toplumunun inşasıyla iş yapıyor. Örnekler 100 sene öncesinde çok daha keskin iken günümüzde şiddete dayalı Avrupa modeli yavaş yavaş sadece üçüncü dünyaya ihraç edilir oldu. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ise Amerikan modeli, araçlarını karmaşıklaştırarak yer bulmaya devam ediyor. Bauman'ın çalışma etiğini incelediği çalışmasından sadece altını çizdiklerimizi paylaşalım:

Çalışma etiği nedir? Kısaca, iki açık önermeden ve iki dolaylı varsayımdan oluşan bir emirdir.
Birinci açık önerme, kişinin canlı kalmak ve mutlu olmak için başkalarının değerli bulduğu ve karşılığını ödemeye değer gördüğü bir şey yapması gerektiğidir; karşılıksız hiçbir şey yoktur; her zaman guid pro quo, "misliyle mukabele"; almak için önce vermeniz gerekir.

İkinci açık önerme, kişinin sahip olduğuyla yetinmesinin ve böylece daha fazla yerine daha aza razı olmasının yanlış, aptalca ve ahlaki açıdan zararlı olduğudur; kişinin tatmin olduğunda kendini aşırı derecede yormayı ve germeyi bırakmasının değersiz ve mantıksız olduğudur; daha fazla çalışmak için güç toplamak şartıyla değilse dinlenmenin yakışık almayan bir davranış olduğudur. Bir başka deyişle çalışmak, başlı başına bir değer, asil ve asalet verici bir faaliyettir.

Hemen ardından emir gelir: Sahip olmadığın veya ihtiyacın olduğunu düşünmediğin neler
getirebileceğini göremesen bile çalışmaya devam etmelisin. Çalışmak iyidir, çalışmamak kötüdür.
.....
Çalışma etiğinin, kamusal tartışmaya konu olduğundan beri mücadele etmeye ve yok etmeye çalıştığı hastalıklı ve iğrenç alışkanlığın kökü, kişinin ihtiyaçlarının verili olduğunu kabul etme ve bunları tatminden daha fazlasının arzulanmaması şeklindeki geleneksel insani eğilimde bulunuyordu. "Gelenekçi" işçiler her zamanki ihtiyaçları bir kez karşılandıktan sonra çalışmaya devam etmekte ya da daha fazla para kazanmakla mantık veya anlam görmüyorlardı; niçin görsünlerdi ki?
.....
Modernleşmenin öncülerinin karşılaştığı asıl sorun, yaptıkları işin amacını belirleyerek ve akışını kontrol ederek bu işte anlam bulmaya alışmış insanları, hünerlerini ve çalışma kapasitelerini, şimdi başkaları tarafından tayin ve kontrol edilen ve yerine getirenler için artık hiçbir şey ifade etmeyen görevlerin yürütülmesinde harcamaya zorlama gereksinimiydi. Bu sorunu çözmenin yolu işçileri, iyi yaptıkları bir işin gururundan mahrum kalıp anlamını kavrayamadıkları bir görevi yerine getirirken düşüncesiz bir itaat göstermeye alıştırmayı amaçlayan kör bir talimdi. Werner Sombart'ın yorumladığı gibi, yeni fabrika düzeninin kısmi-insanlara ihtiyacı vardı: Karmaşık bir mekanizma içindeki ruhsuz küçük çarklar. Savaş açılan tarafsa, artık işe yaramayan diğer "insan kısımları"ydı: Üretici güç için uygunsuz olan ve üretimde kullanılan kısımlara gereksizce engel olan insani hevesler ve tutkular. Çalışma etiği, esas itibariyle, özgürlüğün teslim alınmasıydı.
.....
Çalışma etiği uygulandığında üretici emeği insani gereksinimlerden de koparabildi; tarihte ilk kez "yapılması gereken" yerine "yapılabilen"e öncelik verildi. İnsani gereksinimlerin giderilmesini, üretici emeğin mantığıyla ve daha da önemlisi sınırlarıyla alâkasız bir hale soktu; "gelişme amaçlı gelişme" şeklindeki modern paradoksu mümkün kılabildi.
.....
J.L. ve Barbara Hammonds dokunaklı metinlerinde şöyle derler: yüksek tabakadakiler işçilere, efendilerin kölelere verdikleri değerden fazlasını vermiyorlardı. İşçi çalışkan ve dikkatli olmalıydı, kendisini düşünmemeliydi, sadece efendisine bağlılık ve sadakat borçluydu, devlet ekonomisindeki yerinin şeker kamışı ekonomisindeki kölenin yeri olduğunu idrak etmeliydi. Bir insanda beğendiğimiz faziletlerin hepsi, bir kölede ahlak bozukluğuna dönüşüyor.
.....
Wolf Lepenies'in de gözlemlediği gibi, "doğa"dan (insan aklı ve hüneri tarafından işlemden geçirilmemiş ve dokunulmamış, ilahi yaratının şekillendirdiği 'verili' her şey anlamında) söz edilen dil 17. yüzyılın sonundan beri askeri kavram ve metaforlarla doldurulmuştu. Francis Bacon hayal gücüne hiç yer bırakmadı: Doğa fethedilmeli ve üzerinde öyle çok çalışılmalıydı ki, insanın çıkarlarına ve rahatına tek başına bırakıldığında yapabileceğinden çok daha iyi hizmet edebilmeliydi. Diderot pratisyenlerle teorisyenleri doğayı fetih ve itaat altına alma adı altında birleşmeye çağırırken, Descartes usun ilerleyişini doğaya karşı açılmış bir dizi muzaffer savaşa benzetti; Karl Marx tarihi gelişimi insanın doğa üzerindeki egemenliğinin durdurulamaz ilerleyişi olarak tanımladı. Diğer fikir ayrılıkları bir yana, Claude Saint-Simon ya da August Comte'la Marx arasında bu konuda hiçbir ayrılık yoktur.

Bir defa nihai amaç açıklandıktan sonra, pratik girişimlere atfedilen tek anlam insanı doğaya karşı kesin zaferinden hâlâ ayırmakta olan mesafenin kısaltılması oldu. Tüm diğer kriterlerin saygınlığı ba- şarılı bir şekilde reddedilebildi ve yavaşça fakat acımasızca bir hiçe dönüştürüldü. Adım adım reddedilen değer yargılan arasında belirgin şekilde göze çarpanlar acıma, merhamet ve sorumluluk ilkeleriydi. Azimli olamayacak kadar güçsüz kurbanlara acımak, değişimin hızını kesenlere merhamet duymak ve ilerlemeyi durduran ya da yavaşlatan bir şey ahlaki olamazdı.
.....
James Watt 1785'te, mucitlerin fikirlerinin vücut bulması için ihtiyaç duyulan fiziki gayrete sahip olan diğer insanların "sadece mekanik güçleri harekete geçiren öncüler olarak görülmesi" gerektiğini savundu: "... Onların akıllarını kullanmalarına hemen hemen hiç gerek yok".
.....
Blackwood's Magazine "işverenin işçi üzerindeki nüfuzu ahlaki gelişim doğrultusunda atılmış bir adımdır" diye yazarken, Edinburgh Review devam eden kültürel cihada sert bir tavırla işaret ediyordu:

Yeni iyilik girişimleri [hayırseverlik] ruhu içinde tasarlanmıyor. Bu mülk sahiplerinin yoksulluğu değil de -bu da pek arzulanır gözükmüyor- ahlaksızlığın, yoksulluğun ve fiziki düşkünlüğün daha aşağılık biçimlerini ortadan kaldırmak için... talihsizlerin babacan koruyucuları olarak yerlerini tekrar aldıkları... yeni bir ahlaki düzenin başlangıcı olarak yüceltiliyor.
.....
Çalışma etiği kapsamlı ahlaki/eğitici gündemin önemli konularından biriydi ve bu etiğin düşünce ve aksiyon işçileri için saptadığı vazifeler, daha sonradan, modern hareketi övenlerin "uygarlaşma süreci" olarak adlandıracakları şeyin merkezini oluşturuyordu.
.....
Onların eğilimlerine güvenilemezdi; istedikleri gibi davranmakta serbest kaldıklarında, kendi arzu ve hevesleriyle başbaşa bırakıldıklarında çaba sarfetmektense açlıktan ölürler, kendilerini geliştirmekle uğraşmaktansa pislik içinde yaşarlar, bir anlık, geçici bir eğlenceyi daha uzak fakat kalıcı bir mutluluğa yeğ tutarlar, sonuçta iş yapmak yerine hiçbir şey yapmamayı tercih ederlerdi.
.....
Herhangi bir nedenle koşulların değişimine ayak uyduramamış, iki yakasını bir araya getiremeyen ve yeni şartlar altında varlığını bile devam ettiremeyenlerin geçimini sağlama zorunluluğu. Elbette herkes fabrikada çalışmanın çarkları altına itilemezdi; sanayi istihdamının sert talepleriyle başa çıkabileceklerini kimsenin düşünemeyeceği sakatlar, hastalar, güçsüzler ve yaşlılar vardı. Brian Inglis zamanın ruh halini tasvir ediyor: Yoksulların, durumlarından suçlu olsalar da olmasalar da, gözden çıkarılabilir olduğu iddiası güçlendi. Toplum için risk taşımadan onlardan basitçe kurtulma yolları olsaydı Ricardo ve Malthus kesinlikle bunu tavsiye ederlerdi ve hükümetler de, herhangi bir vergi artışına yol açmayacağını temin ederek özel ilgilerini yine kesinlikle buna yöneltirlerdi.

Fakat "onlardan basitçe kurtulma"ya dair bir yöntem mevcut değildi ve bunun yokluğunda, daha az mükemmel olan bir başka çözüm bulunması gerekti. Çalışma hükmü -her koşulda her işte- birinin yaşama hakkını elde edebilmesinin tek uygun ve ahlaki açıdan kabul edilebilir çaresi olacak bu tür bir çözümü bulana kadar epeyce yol aldı. "İyilikte ikinci" bu stratejiyi Thomas Carlyle'ın 1837 tarihli, Chartism üzerine denemesindeki kadar pervasız ve samimi bir dille kimse anlatmamıştı: Eğer yoksullar sefil bir duruma düşürülürse büyük ölçüde azalacaklardır. Tüm fare avcıları şu sırrı bilir: Tahıl ambarının deliklerini tıkayın, devamlı miyavlamalar, panik ve patlayan tuzaklarla başlarına bela olun, "suçlanabilir emekçileriniz ortadan kaybolacaklar ve binayı terk edeceklerdir. Aksi takdirde caiz olan, daha kısa, belki de daha az sorun çıkaran metod arseniktir.
.....
Yoksulların "büyük ölçüde" azalmasını sağlayan girişimlerde çalışma etiğinin katkısı gerçekten paha biçilmezdi. Bu etik, işgücü ücretleriyle desteklenen her çeşit hayatın, ne kadar sefil olursa olsun, ahlaki yücelik taşıdığını zorla kabul ettirdi. Böyle bir ahlaki ölçütle yola çıkan, iyi dileklerde bulunan reformcular toplumun yoksullarına sunabileceği "çalışarak kazanılmamış" tüm yardımların "daha az münasip olduğu" ilkesini ileri sürebildiler ve bu ilkeye daha uygar bir toplum yolunda atılan büyük bir ahlaki adım gözüyle baktılar. "Daha az münasip olma", ücretler yerine sadakalara bel bağlayan insanlara sağlanan koşulların, onların hayatını, işgüçlerini kiralayan emekçiler arasında en sefil, en berbat durumda olanlarınkinden daha az cazibeli olması demekti. Umuluyordu ki, çalışmayan fakirin hayatı daha da sefilleştikçe ve yoksulluğa daha da battıkça, işgüçlerini en sefil ücretler karşılığında satan, çalışan fakirlerin talihleri ona daha çekici ya da en azından daha katlanılır gelsin; ve böylece çalışma etiği davasına destek olunabilir ve zafer daha da yaklaşabilirdi.

Bu ve benzeri düşünceler 1820 ve 1830'ların "Yoksulluk Yasası" reformcularının kafasında iyi yer etmiş olmalı ki, nüfusun yoksul kısmına (Jeremy Bentham'ın nüfusun "döküntü" ya da "süprüntü"sü demeyi tercih ettiği kısım) ayrılabilecek tüm yardımın düşkünlerevinin içerisi ile sınırlandırılması karan uzun ve sert tartışmaların sonunda hemen hemen oybirliğiyle alındı. Bu karar çalışma etiği yaygınlaştıkça bir çok avantaj içerdi.

En başta, düzenli çalışma rahatsızlıklarından sakınmak için kılık değiştirerek "gerçek yoksul" gibi göründüklerinden şüphelenilenleri gerçek yoksullardan ayırdı. Eğer içerideki koşullar yeterince dehşet verici duruma sokulabilirse düşkünlerevine kapatılmayı sadece "gerçek yoksullar" tercih edebilirdi. Böylelerine yapılan yardımın kısıtlanması, "para varlığı soruşturmasını"nı gereksiz kılan ya da yoksu- lun kendisine uygulamasını sağlayan düşkünlerevinin kasvetli ve bakımsız ortamında mümkün kılınabilirdi: Düşkünlerevine kapatılmaya razı olan kimsenin gerçekten de hayatta kalmak için başka çaresi kalmamış olmalıydı.

İkinci olarak, dış yardımın yürürlükten kaldırılması, yoksulları, çalışma etiğinin taleplerinin "kendilerine göre olmadığına", düzenli çalışmanın talepleriyle başa çıkamayacaklarına ya da fabrikada çalışmanın acımasız ve çoğu zaman iğrenç zorunluluklarının alternatifinden daha kötü bir seçenek olduğuna karar vermeden önce bir kez daha düşünmeye itti; en düşük ücretler ve fabrikadaki en yorucu ve usandırıcı angaryalar bile, bununla karşılaştırıldığında daha katlanılabilir, hatta hoş gelmeye başladı.
.....
çalışma etiği, an azından tarihinin erken dönemlerinde, seçeneğin kısıtlanmasını ya da tamamıyla ortadan kaldırılmasını seçti.
.....
Eğer erkek nüfusun büyük kısmının fabrika çalışmasının eğitici tesirine maruz kalması üretimin ve toplumsal düzenin korunmasının temel metoduysa, çalışan ('ekmek getiren') erkeğin mutlak, karşı çıkılamaz hükümdar olduğu, güçlü ve sağlam patriarkal aile de onun zorunlu devamıydı; çalışma etiği vaizlerinin aynı zamanda ailevi erdemlerin ve aile reisinin sarsılmaz hak ve ödevlerinin savunucuları olmaları tesadüf değildir. Aile içinde, kocalar/babalar fabrikadaki ustabaşılarının ya da askerdeki başçavuşların uyguladıkları denetim/disiplin rolünün aynısını kadınlara ve çocuklara uygulamaya teşvik ediliyorlardı. Disipline edici modern güç, Foucault'nun ısrarla ileri sürdüğü gibi, kalbin pompaladığı kanı canlı organizmanın en uç doku ve hücrelerine kadar taşıyan kılcal damarlar örneğine uygun dağıtılılıyordu. Kocanın/babanın aile içi otoritesi emir-üreten ve emir-taşıyan ağların yaptığı baskıyı, panoptikal kurumların başka bir şekilde ulaşamayacağı nüfusun diğer kısmına dağıtıyordu.
.....
Çalışma etiği esasen Avrupa'nın icadıymış gibi görünüyor; Amerikan toplum tarihçilerinin çoğu Amerikan endüstrisinin çarklarını çalışma etiğinden çok girişimcilik ruhunun ve yükselme arzusunun döndürdüğünü kabul ediyor. Çalışma, kendini adamış çalışma, ebediyen kendini adamış çalışma hem göçmenler hem de yerli Amerikalılar tarafından neredeyse en baştan beri kendi içinde bir değer, bir yaşam tarzı olmaktan daha çok bir vasıta gibi görülüyordu: Daha zengin ve böylece daha bağımsız olmak için bir araç; başkaları için çalışmanın iğrenç zorunluluğundan kurtulmanın aracı. Kötü fabrikalardaki kölelik benzeri çalışma bile, çalışmanın insanı soylulaştırdığı şeklindeki herhangi bir aldatmacaya kapılmaksızın, gelecekteki özgürlük için sakince kabulleniliyor ve katlanılıyordu. Çalışmanın sevilmesine ya da ahlaki faziletin bir belirtisi olduğuna inanılmasına gerek duyulmuyordu; en iğrenç koşullara bile katlanmak, asla uzak olmayan özgürlüğün mutluluğu için ödenen geçici bir bedel olarak görüldüğü sürece, disiplinin yıkılması riskini taşımadan uluorta yerilebiliyordu.

Michael Rose'a göre çalışma etiğine aldırmayıp onu bir kenara itme eğilimi, Amerika'da ve yirminci yüzyılın başında yeni bir ivme kazandı; o dönemde yaygınlık kazanan başlıca idari yenilikler, "çalışma çabasına yönelik ahlaki sadakati yıkacak şekilde uygulanıyordu. Ama bu niteliklerini, muhtemelen, bu tür sadakatin genel olarak güvenilemez olmasından aldılar"; ya da zenginlerin ve zenginliğin ülkesinin gözü doymaz ortamında böyle gözüktüğünden böyle oldular. Bu genel eğilim Frederick Winslow Taylor'ın öncüsü olduğu bilimsel işletmecilik hareketinde doruğa erişti:

Çalışma etiğine başvuru Taylor'un işletme teknikleri öneri listesinde hemen hemen hiç yer almadı. Olumlu çalışma sadakati esasen parasal teşviklerle dikkatli biçimde idare ediliyordu. Taylor'ın örnek emekçisi yerli Amerikalı değil, Hollandalı bir göçmen, bir Schmidt'di. Schmidt'de Taylor'ı büyüleyen şey, etkili ve maharetli çalışmanın Schmidt'de uyandırdığı ahlaki sorumluluk duygusu kesinlikle değildi ama bir dolar banknotu karşısında gösterdiği coşkulu tepki ve onu elde etmek uğruna Taylor'ın her söylediğini yapma isteğiydi.
.....
Amerika'da ve başka yerlerde "çalışmayı maddi olarak teşvik edici" başka araçlar bulundu: Fabrika disiplinine sessiz itaate ve böylece işçinin özgürlüğünden vazgeçmesine ödüller verildi. Sopa tehdidiyle destekli ya da desteksiz sıkıcı vaazlarla elde edilen şeye, ödülün baştan çıkarıcı gücü sayesinde daha sıkı olarak ulaşılmaya çalışılıyordu. Çalışma çabasının, ahlaki açıdan üstün bir hayata giden yol olduğunu iddia etmek yerine artık bunun daha fazla para kazanmak için bir vasıta olduğu şeklinde reklam yapılıyordu. "Daha iyi" ye boşverin, geçerli olan-tek şey "daha fazla"dır!
.....
Çalışmanın ahlaki açıdan yüceltici kapasitesine başvurma, süreç içinde, değerini yitirdi. Üreticilerin toplumsal statü ve prestijlerini belirleyen şey artık çalışmaya duyulan istekli sadakat gibi gerçek ya da sözde erdemler veya kayıtsız tutum gibi günahlar değil, ücret farklılıklarıydı.
.....
Başlangıçtaki çalışma etiğinin iktisadi araçlarla ve yeri geldiğinde fiziki zorlamanın desteğiyle boşuna oluşturmaya çalıştığı davranış biçimini meydana çıkardı. Modern üreticilerin bilinçlerine ve hareketlerine, insani itibar ve onuru parasal ödüllerle ölçme eğilimini "kapitalizmin ruhu"ndan daha kalıcı biçimde yerleştirdi. İnsanın özgürlüğe olan şiddetli isteğini ve güdüsünü sağlam ve kalıcı biçimde tüketim alanına yöneltti. Bu sonuçlar üretim toplumundan tüketim toplumuna doğru giden modern toplumun sonraki tarihini geniş ölçüde belirledi.

Bu ikinci yol modern toplumun her alanında, aynı ölçüde ya da aynı sonuçlarla izlenmedi. Her ne kadar çalışma etiğine itaati sağlamak için modern dünyanın her yerinde baskı ve teşvik karışımı kullanıldıysa da bu karışımın malzemeleri farklı oranlardaydı. En önemlisi, modern toplumun komünist versiyonunda üreticinin içindeki gizli tüketiciye yapılan çağrılar kararsız ve isteksizdi, inandırıcı olmaktan uzaktı. Bu sebepten dolayı, modernitenin iki versiyonu arasındaki kopukluk zaman içinde derinleşti ve Batı'daki yaşam tarzını tamamıyla değiştiren tüketiciliğin yükselişi komünist rejimi dehşete düşürdü, onu tamamen hazırlıksız, geride kalmış ve hatta yenilmiş olduğunu kabul edip havlu atmış bir durumda yakaladı.

Çalışmanın Anlamı: Çalışma Etiği Üretmek Zygmunt Bauman

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hayatın Mekaniği