<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948</id><updated>2012-01-20T13:18:52.922+02:00</updated><category term='recete'/><title type='text'>.</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>86</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-1004071666824538754</id><published>2011-11-25T14:19:00.005+02:00</published><updated>2011-11-25T14:48:03.568+02:00</updated><title type='text'>Çalışmanın Anlamı</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); font-style: italic;"&gt;Çalışarak köleleşme ve çalışmaya alışmaya karşı rızanın üretilmesinde Avrupa örneği ahlakçı ve sopayla dayatılan bir model iken Amerikan örneği daha çok kazanç vaadi ve tüketim toplumunun inşasıyla iş yapıyor. Örnekler 100 sene öncesinde çok daha keskin iken günümüzde şiddete dayalı Avrupa modeli yavaş yavaş sadece üçüncü dünyaya ihraç edilir oldu. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ise Amerikan modeli, araçlarını karmaşıklaştırarak yer bulmaya devam ediyor. Bauman'ın çalışma etiğini incelediği çalışmasından sadece altını çizdiklerimizi paylaşalım: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-K2zYQ7u_mrk/Ts-NYf1wl3I/AAAAAAAAAV4/XR9elx34qK4/s1600/th-17_baumann.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 394px; height: 509px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-K2zYQ7u_mrk/Ts-NYf1wl3I/AAAAAAAAAV4/XR9elx34qK4/s320/th-17_baumann.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678913107140843378" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiği nedir? Kısaca, iki açık önermeden ve iki dolaylı varsayımdan oluşan bir emirdir.&lt;br /&gt;Birinci açık önerme, kişinin canlı kalmak ve mutlu olmak için başkalarının değerli bulduğu ve karşılığını ödemeye değer gördüğü bir şey yapması gerektiğidir; karşılıksız hiçbir şey yoktur; her zaman guid pro quo, "misliyle mukabele"; almak için önce vermeniz gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci açık önerme, kişinin sahip olduğuyla yetinmesinin ve böylece daha fazla yerine daha aza razı olmasının yanlış, aptalca ve ahlaki açıdan zararlı olduğudur; kişinin tatmin olduğunda kendini aşırı derecede yormayı ve germeyi bırakmasının değersiz ve mantıksız olduğudur; daha fazla çalışmak için güç toplamak şartıyla değilse dinlenmenin yakışık almayan bir davranış olduğudur. Bir başka deyişle çalışmak, başlı başına bir değer, asil ve asalet verici bir faaliyettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen ardından emir gelir: Sahip olmadığın veya ihtiyacın olduğunu düşünmediğin neler&lt;br /&gt;getirebileceğini göremesen bile çalışmaya devam etmelisin. Çalışmak iyidir, çalışmamak kötüdür.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Çalışma etiğinin, kamusal tartışmaya konu olduğundan beri mücadele etmeye ve yok etmeye çalıştığı hastalıklı ve iğrenç alışkanlığın kökü, kişinin ihtiyaçlarının verili olduğunu kabul etme ve bunları tatminden daha fazlasının arzulanmaması şeklindeki geleneksel insani eğilimde bulunuyordu. "Gelenekçi" işçiler her zamanki ihtiyaçları bir kez karşılandıktan sonra çalışmaya devam etmekte ya da daha fazla para kazanmakla mantık veya anlam görmüyorlardı; niçin görsünlerdi ki?&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Modernleşmenin öncülerinin karşılaştığı asıl sorun, yaptıkları işin amacını belirleyerek ve akışını kontrol ederek bu işte anlam bulmaya alışmış insanları, hünerlerini ve çalışma kapasitelerini, şimdi başkaları tarafından tayin ve kontrol edilen ve yerine getirenler için artık hiçbir şey ifade etmeyen görevlerin yürütülmesinde harcamaya zorlama gereksinimiydi. Bu sorunu çözmenin yolu işçileri, iyi yaptıkları bir işin gururundan mahrum kalıp anlamını kavrayamadıkları bir görevi yerine getirirken düşüncesiz bir itaat göstermeye alıştırmayı amaçlayan kör bir talimdi. Werner Sombart'ın yorumladığı gibi, yeni fabrika düzeninin kısmi-insanlara ihtiyacı vardı: Karmaşık bir mekanizma içindeki ruhsuz küçük çarklar. Savaş açılan tarafsa, artık işe yaramayan diğer "insan kısımları"ydı: Üretici güç için uygunsuz olan ve üretimde kullanılan kısımlara gereksizce engel olan insani hevesler ve tutkular. Çalışma etiği, esas itibariyle, özgürlüğün teslim alınmasıydı.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Çalışma etiği uygulandığında üretici emeği insani gereksinimlerden de koparabildi; tarihte ilk kez "yapılması gereken" yerine "yapılabilen"e öncelik verildi. İnsani gereksinimlerin giderilmesini, üretici emeğin mantığıyla ve daha da önemlisi sınırlarıyla alâkasız bir hale soktu; "gelişme amaçlı gelişme" şeklindeki modern paradoksu mümkün kılabildi.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;J.L. ve Barbara Hammonds dokunaklı metinlerinde şöyle derler: yüksek tabakadakiler işçilere, efendilerin kölelere verdikleri değerden fazlasını vermiyorlardı. İşçi çalışkan ve dikkatli olmalıydı, kendisini düşünmemeliydi, sadece efendisine bağlılık ve sadakat borçluydu, devlet ekonomisindeki yerinin şeker kamışı ekonomisindeki kölenin yeri olduğunu idrak etmeliydi. Bir insanda beğendiğimiz faziletlerin hepsi, bir kölede ahlak bozukluğuna dönüşüyor.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Wolf Lepenies'in de gözlemlediği gibi, "doğa"dan (insan aklı ve hüneri tarafından işlemden geçirilmemiş ve dokunulmamış, ilahi yaratının şekillendirdiği 'verili' her şey anlamında) söz edilen dil 17. yüzyılın sonundan beri askeri kavram ve metaforlarla doldurulmuştu. Francis Bacon hayal gücüne hiç yer bırakmadı: Doğa fethedilmeli ve üzerinde öyle çok çalışılmalıydı ki, insanın çıkarlarına ve rahatına tek başına bırakıldığında yapabileceğinden çok daha iyi hizmet edebilmeliydi. Diderot pratisyenlerle teorisyenleri doğayı fetih ve itaat altına alma adı altında birleşmeye çağırırken, Descartes usun ilerleyişini doğaya karşı açılmış bir dizi muzaffer savaşa benzetti; Karl Marx tarihi gelişimi insanın doğa üzerindeki egemenliğinin durdurulamaz ilerleyişi olarak tanımladı. Diğer fikir ayrılıkları bir yana, Claude Saint-Simon ya da August Comte'la Marx arasında bu konuda hiçbir ayrılık yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defa nihai amaç açıklandıktan sonra, pratik girişimlere atfedilen tek anlam insanı doğaya karşı kesin zaferinden hâlâ ayırmakta olan mesafenin kısaltılması oldu. Tüm diğer kriterlerin saygınlığı ba- şarılı bir şekilde reddedilebildi ve yavaşça fakat acımasızca bir hiçe dönüştürüldü. Adım adım reddedilen değer yargılan arasında belirgin şekilde göze çarpanlar acıma, merhamet ve sorumluluk ilkeleriydi. Azimli olamayacak kadar güçsüz kurbanlara acımak, değişimin hızını kesenlere merhamet duymak ve ilerlemeyi durduran ya da yavaşlatan bir şey ahlaki olamazdı.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;James Watt 1785'te, mucitlerin fikirlerinin vücut bulması için ihtiyaç duyulan fiziki gayrete sahip olan diğer insanların "sadece mekanik güçleri harekete geçiren öncüler olarak görülmesi" gerektiğini savundu: "... Onların akıllarını kullanmalarına hemen hemen hiç gerek yok".&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Blackwood's Magazine "işverenin işçi üzerindeki nüfuzu ahlaki gelişim doğrultusunda atılmış bir adımdır" diye yazarken, Edinburgh Review devam eden kültürel cihada sert bir tavırla işaret ediyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni iyilik girişimleri [hayırseverlik] ruhu içinde tasarlanmıyor. Bu mülk sahiplerinin yoksulluğu değil de -bu da pek arzulanır gözükmüyor- ahlaksızlığın, yoksulluğun ve fiziki düşkünlüğün daha aşağılık biçimlerini ortadan kaldırmak için... talihsizlerin babacan koruyucuları olarak yerlerini tekrar aldıkları... yeni bir ahlaki düzenin başlangıcı olarak yüceltiliyor.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Çalışma etiği kapsamlı ahlaki/eğitici gündemin önemli konularından biriydi ve bu etiğin düşünce ve aksiyon işçileri için saptadığı vazifeler, daha sonradan, modern hareketi övenlerin "uygarlaşma süreci" olarak adlandıracakları şeyin merkezini oluşturuyordu.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Onların eğilimlerine güvenilemezdi; istedikleri gibi davranmakta serbest kaldıklarında, kendi arzu ve hevesleriyle başbaşa bırakıldıklarında çaba sarfetmektense açlıktan ölürler, kendilerini geliştirmekle uğraşmaktansa pislik içinde yaşarlar, bir anlık, geçici bir eğlenceyi daha uzak fakat kalıcı bir mutluluğa yeğ tutarlar, sonuçta iş yapmak yerine hiçbir şey yapmamayı tercih ederlerdi.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Herhangi bir nedenle koşulların değişimine ayak uyduramamış, iki yakasını bir araya getiremeyen ve yeni şartlar altında varlığını bile devam ettiremeyenlerin geçimini sağlama zorunluluğu. Elbette herkes fabrikada çalışmanın çarkları altına itilemezdi; sanayi istihdamının sert talepleriyle başa çıkabileceklerini kimsenin düşünemeyeceği sakatlar, hastalar, güçsüzler ve yaşlılar vardı. Brian Inglis zamanın ruh halini tasvir ediyor: Yoksulların, durumlarından suçlu olsalar da olmasalar da, gözden çıkarılabilir olduğu iddiası güçlendi. Toplum için risk taşımadan onlardan basitçe kurtulma yolları olsaydı Ricardo ve Malthus kesinlikle bunu tavsiye ederlerdi ve hükümetler de, herhangi bir vergi artışına yol açmayacağını temin ederek özel ilgilerini yine kesinlikle buna yöneltirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat "onlardan basitçe kurtulma"ya dair bir yöntem mevcut değildi ve bunun yokluğunda, daha az mükemmel olan bir başka çözüm bulunması gerekti. Çalışma hükmü -her koşulda her işte- birinin yaşama hakkını elde edebilmesinin tek uygun ve ahlaki açıdan kabul edilebilir çaresi olacak bu tür bir çözümü bulana kadar epeyce yol aldı. "İyilikte ikinci" bu stratejiyi Thomas Carlyle'ın 1837 tarihli, Chartism üzerine denemesindeki kadar pervasız ve samimi bir dille kimse anlatmamıştı: Eğer yoksullar sefil bir duruma düşürülürse büyük ölçüde azalacaklardır. Tüm fare avcıları şu sırrı bilir: Tahıl ambarının deliklerini tıkayın, devamlı miyavlamalar, panik ve patlayan tuzaklarla başlarına bela olun, "suçlanabilir emekçileriniz ortadan kaybolacaklar ve binayı terk edeceklerdir. Aksi takdirde caiz olan, daha kısa, belki de daha az sorun çıkaran metod arseniktir.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Yoksulların "büyük ölçüde" azalmasını sağlayan girişimlerde çalışma etiğinin katkısı gerçekten paha biçilmezdi. Bu etik, işgücü ücretleriyle desteklenen her çeşit hayatın, ne kadar sefil olursa olsun, ahlaki yücelik taşıdığını zorla kabul ettirdi. Böyle bir ahlaki ölçütle yola çıkan, iyi dileklerde bulunan reformcular toplumun yoksullarına sunabileceği "çalışarak kazanılmamış" tüm yardımların "daha az münasip olduğu" ilkesini ileri sürebildiler ve bu ilkeye daha uygar bir toplum yolunda atılan büyük bir ahlaki adım gözüyle baktılar. "Daha az münasip olma", ücretler yerine sadakalara bel bağlayan insanlara sağlanan koşulların, onların hayatını, işgüçlerini kiralayan emekçiler arasında en sefil, en berbat durumda olanlarınkinden daha az cazibeli olması demekti. Umuluyordu ki, çalışmayan fakirin hayatı daha da sefilleştikçe ve yoksulluğa daha da battıkça, işgüçlerini en sefil ücretler karşılığında satan, çalışan fakirlerin talihleri ona daha çekici ya da en azından daha katlanılır gelsin; ve böylece çalışma etiği davasına destek olunabilir ve zafer daha da yaklaşabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve benzeri düşünceler 1820 ve 1830'ların "Yoksulluk Yasası" reformcularının kafasında iyi yer etmiş olmalı ki, nüfusun yoksul kısmına (Jeremy Bentham'ın nüfusun "döküntü" ya da "süprüntü"sü demeyi tercih ettiği kısım) ayrılabilecek tüm yardımın düşkünlerevinin içerisi ile sınırlandırılması karan uzun ve sert tartışmaların sonunda hemen hemen oybirliğiyle alındı. Bu karar çalışma etiği yaygınlaştıkça bir çok avantaj içerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başta, düzenli çalışma rahatsızlıklarından sakınmak için kılık değiştirerek "gerçek yoksul" gibi göründüklerinden şüphelenilenleri gerçek yoksullardan ayırdı. Eğer içerideki koşullar yeterince dehşet verici duruma sokulabilirse düşkünlerevine kapatılmayı sadece "gerçek yoksullar" tercih edebilirdi. Böylelerine yapılan yardımın kısıtlanması, "para varlığı soruşturmasını"nı gereksiz kılan ya da yoksu- lun kendisine uygulamasını sağlayan düşkünlerevinin kasvetli ve bakımsız ortamında mümkün kılınabilirdi: Düşkünlerevine kapatılmaya razı olan kimsenin gerçekten de hayatta kalmak için başka çaresi kalmamış olmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci olarak, dış yardımın yürürlükten kaldırılması, yoksulları, çalışma etiğinin taleplerinin "kendilerine göre olmadığına", düzenli çalışmanın talepleriyle başa çıkamayacaklarına ya da fabrikada çalışmanın acımasız ve çoğu zaman iğrenç zorunluluklarının alternatifinden daha kötü bir seçenek olduğuna karar vermeden önce bir kez daha düşünmeye itti; en düşük ücretler ve fabrikadaki en yorucu ve usandırıcı angaryalar bile, bununla karşılaştırıldığında daha katlanılabilir, hatta hoş gelmeye başladı.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;çalışma etiği, an azından tarihinin erken dönemlerinde, seçeneğin kısıtlanmasını ya da tamamıyla ortadan kaldırılmasını seçti.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Eğer erkek nüfusun büyük kısmının fabrika çalışmasının eğitici tesirine maruz kalması üretimin ve toplumsal düzenin korunmasının temel metoduysa, çalışan ('ekmek getiren') erkeğin mutlak, karşı çıkılamaz hükümdar olduğu, güçlü ve sağlam patriarkal aile de onun zorunlu devamıydı; çalışma etiği vaizlerinin aynı zamanda ailevi erdemlerin ve aile reisinin sarsılmaz hak ve ödevlerinin savunucuları olmaları tesadüf değildir. Aile içinde, kocalar/babalar fabrikadaki ustabaşılarının ya da askerdeki başçavuşların uyguladıkları denetim/disiplin rolünün aynısını kadınlara ve çocuklara uygulamaya teşvik ediliyorlardı. Disipline edici modern güç, Foucault'nun ısrarla ileri sürdüğü gibi, kalbin pompaladığı kanı canlı organizmanın en uç doku ve hücrelerine kadar taşıyan kılcal damarlar örneğine uygun dağıtılılıyordu. Kocanın/babanın aile içi otoritesi emir-üreten ve emir-taşıyan ağların yaptığı baskıyı, panoptikal kurumların başka bir şekilde ulaşamayacağı nüfusun diğer kısmına dağıtıyordu.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Çalışma etiği esasen Avrupa'nın icadıymış gibi görünüyor; Amerikan toplum tarihçilerinin çoğu Amerikan endüstrisinin çarklarını çalışma etiğinden çok girişimcilik ruhunun ve yükselme arzusunun döndürdüğünü kabul ediyor. Çalışma, kendini adamış çalışma, ebediyen kendini adamış çalışma hem göçmenler hem de yerli Amerikalılar tarafından neredeyse en baştan beri kendi içinde bir değer, bir yaşam tarzı olmaktan daha çok bir vasıta gibi görülüyordu: Daha zengin ve böylece daha bağımsız olmak için bir araç; başkaları için çalışmanın iğrenç zorunluluğundan kurtulmanın aracı. Kötü fabrikalardaki kölelik benzeri çalışma bile, çalışmanın insanı soylulaştırdığı şeklindeki herhangi bir aldatmacaya kapılmaksızın, gelecekteki özgürlük için sakince kabulleniliyor ve katlanılıyordu. Çalışmanın sevilmesine ya da ahlaki faziletin bir belirtisi olduğuna inanılmasına gerek duyulmuyordu; en iğrenç koşullara bile katlanmak, asla uzak olmayan özgürlüğün mutluluğu için ödenen geçici bir bedel olarak görüldüğü sürece, disiplinin yıkılması riskini taşımadan uluorta yerilebiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michael Rose'a göre çalışma etiğine aldırmayıp onu bir kenara itme eğilimi, Amerika'da ve yirminci yüzyılın başında yeni bir ivme kazandı; o dönemde yaygınlık kazanan başlıca idari yenilikler, "çalışma çabasına yönelik ahlaki sadakati yıkacak şekilde uygulanıyordu. Ama bu niteliklerini, muhtemelen, bu tür sadakatin genel olarak güvenilemez olmasından aldılar"; ya da zenginlerin ve zenginliğin ülkesinin gözü doymaz ortamında böyle gözüktüğünden böyle oldular. Bu genel eğilim Frederick Winslow Taylor'ın öncüsü olduğu bilimsel işletmecilik hareketinde doruğa erişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiğine başvuru Taylor'un işletme teknikleri öneri listesinde hemen hemen hiç yer almadı. Olumlu çalışma sadakati esasen parasal teşviklerle dikkatli biçimde idare ediliyordu. Taylor'ın örnek emekçisi yerli Amerikalı değil, Hollandalı bir göçmen, bir Schmidt'di. Schmidt'de Taylor'ı büyüleyen şey, etkili ve maharetli çalışmanın Schmidt'de uyandırdığı ahlaki sorumluluk duygusu kesinlikle değildi ama bir dolar banknotu karşısında gösterdiği coşkulu tepki ve onu elde etmek uğruna Taylor'ın her söylediğini yapma isteğiydi.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Amerika'da ve başka yerlerde "çalışmayı maddi olarak teşvik edici" başka araçlar bulundu: Fabrika disiplinine sessiz itaate ve böylece işçinin özgürlüğünden vazgeçmesine ödüller verildi. Sopa tehdidiyle destekli ya da desteksiz sıkıcı vaazlarla elde edilen şeye, ödülün baştan çıkarıcı gücü sayesinde daha sıkı olarak ulaşılmaya çalışılıyordu. Çalışma çabasının, ahlaki açıdan üstün bir hayata giden yol olduğunu iddia etmek yerine artık bunun daha fazla para kazanmak için bir vasıta olduğu şeklinde reklam yapılıyordu. "Daha iyi" ye boşverin, geçerli olan-tek şey "daha fazla"dır!&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Çalışmanın ahlaki açıdan yüceltici kapasitesine başvurma, süreç içinde, değerini yitirdi. Üreticilerin toplumsal statü ve prestijlerini belirleyen şey artık çalışmaya duyulan istekli sadakat gibi gerçek ya da sözde erdemler veya kayıtsız tutum gibi günahlar değil, ücret farklılıklarıydı.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Başlangıçtaki çalışma etiğinin iktisadi araçlarla ve yeri geldiğinde fiziki zorlamanın desteğiyle boşuna oluşturmaya çalıştığı davranış biçimini meydana çıkardı. Modern üreticilerin bilinçlerine ve hareketlerine, insani itibar ve onuru parasal ödüllerle ölçme eğilimini "kapitalizmin ruhu"ndan daha kalıcı biçimde yerleştirdi. İnsanın özgürlüğe olan şiddetli isteğini ve güdüsünü sağlam ve kalıcı biçimde tüketim alanına yöneltti. Bu sonuçlar üretim toplumundan tüketim toplumuna doğru giden modern toplumun sonraki tarihini geniş ölçüde belirledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ikinci yol modern toplumun her alanında, aynı ölçüde ya da aynı sonuçlarla izlenmedi. Her ne kadar çalışma etiğine itaati sağlamak için modern dünyanın her yerinde baskı ve teşvik karışımı kullanıldıysa da bu karışımın malzemeleri farklı oranlardaydı. En önemlisi, modern toplumun komünist versiyonunda üreticinin içindeki gizli tüketiciye yapılan çağrılar kararsız ve isteksizdi, inandırıcı olmaktan uzaktı. Bu sebepten dolayı, modernitenin iki versiyonu arasındaki kopukluk zaman içinde derinleşti ve Batı'daki yaşam tarzını tamamıyla değiştiren tüketiciliğin yükselişi komünist rejimi dehşete düşürdü, onu tamamen hazırlıksız, geride kalmış ve hatta yenilmiş olduğunu kabul edip havlu atmış bir durumda yakaladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Çalışmanın Anlamı: Çalışma Etiği Üretmek&lt;/span&gt; &lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt; Zygmunt Bauman &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-1004071666824538754?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/1004071666824538754/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/11/calsmann-anlam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1004071666824538754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1004071666824538754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/11/calsmann-anlam.html' title='Çalışmanın Anlamı'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-K2zYQ7u_mrk/Ts-NYf1wl3I/AAAAAAAAAV4/XR9elx34qK4/s72-c/th-17_baumann.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-1587233154616510497</id><published>2011-10-06T12:20:00.008+03:00</published><updated>2011-10-06T12:28:46.600+03:00</updated><title type='text'>Masasının Başında Beş Gün Ölü Olarak Kalan İşçi</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/--KRyf8WmXUw/To1zuKDh-9I/AAAAAAAAAHQ/NQLImHk01ww/s1600/olen%2Bisci.jpg" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 220px;" src="http://1.bp.blogspot.com/--KRyf8WmXUw/To1zuKDh-9I/AAAAAAAAAHQ/NQLImHk01ww/s320/olen%2Bisci.jpg" border="0" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5660307543484922834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;New York Times’dan / Bir yayınevi şirketinin patronları masasının başında ölen çalışanın, birisi ona iyi olup olmadığını sormadan önce, 5 gün boyunca neden kimsenin dikkatini çekmediğini anlamaya çalışıyor. Goerge Turklebaum 30 yıldır düzeltmen olarak çalıştığı bir New York firmasında 23 kişi ile paylaştığı açık ofiste kalp krizi geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi günü sessizce ölen adamı, Cumartesi sabahı bir temizlikçi neden haftasonu çalıştığını sorana kadar kimse farketmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patronu, Elliot Wachiaski şöyle dedi: “George her sabah ofise en önce gelir ve akşam en geç çıkardı. Bu yüzden kimse hep aynı pozisyonda durup hiçbir şey söylemiyor olmasını garipsememiş.  Her zaman işine yoğunlaşmış olurdu ve içine kapanıktı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan otopsi, tıkanan damarı sebebi ile geçirdiği kalp krizi sonrası beş gündür ölü olduğunu ortaya koydu. George öldüğünde tıp ders kitaplarnın düzeltmenliğini yapıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altınızda çalışanları arada bir dürtmek iyi olabilir. Kıssadan hisse:&lt;br /&gt;Çok çalışmayın. Nasıl olsa kimse farketmiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-1587233154616510497?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/1587233154616510497/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/10/masasnn-basnda-bes-gun-olu-olarak-kalan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1587233154616510497'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1587233154616510497'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/10/masasnn-basnda-bes-gun-olu-olarak-kalan.html' title='Masasının Başında Beş Gün Ölü Olarak Kalan İşçi'/><author><name>nekibu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09457489584613270599</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_mAWL9Z1QDPY/SbY4oU9oSXI/AAAAAAAAAD0/6kPyGMm1fmA/S220/n741048061_1380229_594.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/--KRyf8WmXUw/To1zuKDh-9I/AAAAAAAAAHQ/NQLImHk01ww/s72-c/olen%2Bisci.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-1629887613262015705</id><published>2011-09-19T20:11:00.003+03:00</published><updated>2011-09-19T20:15:50.940+03:00</updated><title type='text'>Tıkanma</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-0JeKfr2WNuk/Tnd4YVaz6DI/AAAAAAAAAVw/AI76ISBxxko/s1600/palaniuk-tikanma.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 94px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-0JeKfr2WNuk/Tnd4YVaz6DI/AAAAAAAAAVw/AI76ISBxxko/s320/palaniuk-tikanma.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654120216648738866" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"İnsanlar dünyanın düzenli ve güvenli bir yer olması için yıllarca çalıştılar. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini, bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmadı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek gibi. Film izlemek gibi. Ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. Dinazorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi koruyan kanunlar aslında bizi can sıkıntına mahkum etmekten başka bir işe yaramazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek karmaşaya ulaşamadığımız sürece, asla gerçekten huzurlu olamayacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey berbat bir hal almadığı sürece, yoluna da girmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bürokrasimiz ve kanunlarımız dünyayı temiz ve güvenli bir toplama kampına çevirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kölelerden oluşan bir jenerasyon yetiştiriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımıza çaresiz olmayı öğretiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle planlanmış vaziyetteyiz ve ince ince yönetiliyoruz ki, burası artık dünya olmaktan çıktı. Burası lanet olası bir sahil güvenlik teknesi oldu."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); font-style: italic;"&gt;Tıkanma - Chuck Palahniuk&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-1629887613262015705?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/1629887613262015705/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/09/tkanma.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1629887613262015705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1629887613262015705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/09/tkanma.html' title='Tıkanma'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-0JeKfr2WNuk/Tnd4YVaz6DI/AAAAAAAAAVw/AI76ISBxxko/s72-c/palaniuk-tikanma.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-9060906119011351943</id><published>2011-09-19T20:01:00.003+03:00</published><updated>2011-09-19T20:16:57.489+03:00</updated><title type='text'>Göğü Delen Adam</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-W_5yN56Y_3Q/Tnd3Pez___I/AAAAAAAAAVo/mB4jrt1zsSY/s1600/papalagi.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 161px; height: 303px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-W_5yN56Y_3Q/Tnd3Pez___I/AAAAAAAAAVo/mB4jrt1zsSY/s320/papalagi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5654118965039857650" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"Papalagi,yuvarlak metali ve ağır kağıdı sever. Katledilmiş meyvelerin suyunu, domuz,sığır gibi hayvanların etini midesine indirmeyi sever. Ama, hepsinden çok sevdiği bir şey vardır ki, bunu elle tutmak mümkün değil: Zaman! Bu yüzden dünyanın patırtısını kopartır, saçma sapan konuşur durur. Güneşin doğuşuyla batışı arasında kullanmadığı hiçbir zaman kalmasa yinede yetmez Papalagi’ye. Zaman, Papalagi’yi memnun edemez bir türlü. Büyük Ruh’a yakınır da yakınır, daha fazlasını vermedi diye.Evet, böyle işte; her yeni günü belli bir plana göre bölüp&lt;br /&gt;parçalayarak Büyük Ruh’a ve onun hikmetine etmediği hakareti bırakmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalı bıçağıyla yumuşak bir hindisdan cevizini boydan boya keser gibi böler günü. Her bir bölümün ayrı adı vardir.Saniye, dakika, saat. Avrupa’da zamanı olan çok azdır. Belki de hiç yoktur. Bu yüzden herkes yaşamın içine fırlatılmiş birer taş gibi koşuşturur. Hemen hepsi yürürken yere bakar ve daha hızlı ilerleyebilmek için kollarını ileri savurur. Eğer durduracak olursan isteksizce, ’Niye beni rahatsız&lt;br /&gt;ediyorsun?’ derler. ’Kaybedecek zamanım yok, sen de kendi zamanını değerlendirmeye bak.’ Sanki hızlı yürüyen insan daha değerli, yavaş yürüyenden daha yürekliymiş gibi davranırlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Göğü Delen Adam: Papalagi – Tuiavii&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-9060906119011351943?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/9060906119011351943/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/09/gogu-delen-adam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/9060906119011351943'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/9060906119011351943'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/09/gogu-delen-adam.html' title='Göğü Delen Adam'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-W_5yN56Y_3Q/Tnd3Pez___I/AAAAAAAAAVo/mB4jrt1zsSY/s72-c/papalagi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-559224237402429382</id><published>2011-04-14T14:49:00.002+03:00</published><updated>2011-04-14T15:06:33.349+03:00</updated><title type='text'>Yerli Dizi Yersin Uzun</title><content type='html'>Her akşam 20:00'de özetleriyle başlayıp 22:00 gibi yeni bölümü ile devam eden ve haftanın beş gününü birden üçer beşer kanalda birden doldurabilen diziler nasıl üretiliyor? Bir uzun metrajlı film uzunluğuna ve prodüksiyonuna sahip bu dizilerin yapımı 6 ay-1 sene aralığında süren uzun metrajlı filmlerin aksine 1'er haftalık sürelerde bitmek zorunda. Set işçileri zaten çok zor şartlarda çalışırken bu saçma sapan tempo artık oyuncuları da pes etme noktasına getirdi ve bu sorun elbet onların pes dediği noktayla birlikte ancak gündeme taşınabildi. İşte Anadolu Ajansından bir gazete haberi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;""İzmir Çetesi" dizisinin oyuncuları Mustafa Üstündağ, İsmail Oral, ses teknisyenleri Görkem Barçın ve Özkan Coşkun ile kuaför Özgün Doğan Yalçın, Gündoğdu Meydanı’nda "Jetonla çalışmıyoruz, biz de insanız", "Bu iş yerinde grev var", "Yerli diziler yersiz uzun", "Sendika istiyoruz" yazılı dövizleri açtı.&lt;/span&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;Sinemaseverlerin, daha önce canlandırdığı "Muro" karakteri ile tanıdığı oyuncu Mustafa Üstündağ, gazetecilere yaptığı açıklamada, TV kanalı ve yapımcı firmayla sorunları olmadığını, Türkiye’de çekilen tüm dizilerin ekiplerinin aynı sorunu yaşadığını anlattı.&lt;/span&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;Üstündağ, çalışma saatlerinin insani koşullara göre düzenlenmesini, devletin kendilerine sahip çıkmasını istediklerini ifade ederek şöyle konuştu: "Dün gece başlayan çekimler saat 07.30’da bitti. Saat 14.30’da yeniden sete döneceğiz. Ve sabaha kadar çalışacağız. Çünkü bölümün cumartesi gününe kadar yetişmesi gerekiyor. Burada herkes yoğun çalışmak zorunda kalıyor. Dünyanın hiçbir yerinde 20 saatlik mesai yoktur. Sendika hakkımız yok. Odamız, meslek birliğimiz, iş güvenliğimiz yok. Ayağım burkulsa ve çekimlere katılamasam, üzerimde 250-300 bin dolarlık sözleşme var. Böyle bir sorumluluğum var. Modern köleyiz biz. İşten çıkınca eve gittiğimde uyumak değil, bir çay demleyip eşimle içmek itiyorum. Çalışma şartlarımızın güvence altına alınmasını istiyoruz."&lt;/span&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;Ses teknisyeni Görkem Barçın da çalışma saatlerinin fazlalığından şikayetçi olduklarını belirterek, "İnsani bir şekilde çalışmıyoruz. Dizilerin 60 dakikaya düşmesini istiyoruz" dedi.&lt;/span&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;Ses kayıt ekibinden Özkan Coşkun ise dizinin yayınlandığı kanal ve yapımcı ile bir sorunları olmadığını, devletin kendilerine sahip çıkıp haklarını korumasını istediğini bildirdi.&lt;/span&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;br style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;Yağışa rağmen meydanda 2 saatten fazla kalan dizi çalışanları basın açıklamasının ardından dağıldı."&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-559224237402429382?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/559224237402429382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/04/yerli-dizi-yersin-uzun.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/559224237402429382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/559224237402429382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/04/yerli-dizi-yersin-uzun.html' title='Yerli Dizi Yersin Uzun'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-8236746809435870072</id><published>2011-03-18T21:27:00.000+02:00</published><updated>2011-03-18T21:29:16.895+02:00</updated><title type='text'>ÇALIŞmak lanettir!</title><content type='html'>İnternet sansür politikalarının mağduru blogspot tünellere, proxylere sıkışmış durumda ancak uzun süredir yeni yazı yayımlayamadığımız "azçalış" bu karartma günlerinde de olsa yeni bir yazıyı gündeme almak niyetinde. üç aylık bir geçmişi olan Radikal Politika Dergisi Qijikareş'in son sayısında çıkan bu yazı çalışma kültü üstüne dair söylenenlere yeni bir soluk getiriyor, buyrunuz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"...Örtülü bir emir formu olan ÇALIŞ!, ailede, sözde en masum haliyle, ders ÇALIŞ!tır. Ders (müderris-öğretmen, medrese-okul, tedrisat) ifadesi biinci iyilikle şekillendirirken, ÇALIŞ! Emir formu, tüm hyatı sizden bağımsız olarak, bilinçdışınızda, sistemi var eder. İktidar nasıl ki hiç dokunulmayan en çocuksu öznel bilinçse, ÇALIŞ! Da toplumsallığın en yüce merhalesi olan devletin en dokunulmaz olan nesnel söylemi ve varlığıdır. Öyle ki, özne-nesne ilişkisi, dil denen lanetin en masum dizgesi olan gramerdir. Sizi, işe ders ÇALIŞ!tırmakla başlatıp, tüm hayatınız boyunca en saçma işlerde çalıştırarak kölelik değerleri ürettirir. En radikal fikirler bağlamında başka bir dünya mümkündür gailesinde bir laf ederseniz, mümkünse, bunu işsizken yapın. Çünkü ilk karşılaşacağınız soru, “Hayatını nasıl idame ediyorsun?” olur. Bu soru hayatınızdaki her şeyi anlamsızlıkta hiçleştiren bir sorudur. Çünkü pratik (eylem) denen lanet, hiç de pratik ya da pratikçe değildir. Dil denen mantık silsilesi, sizi her şeyiyle mahkum eder. Size loklamı veren dil ile boğazınızda bıraktırır. Açken ya da yemek yerken asla çalışma üzerine konuşmayın. Çünkü sizi aç bırakan şeyi çalışmanın kendisidir....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alın terinin akmadığı hiçbir iş, doğal değildir ve gerçeklikte emek de değildir. Emek, kendi ihtiyacından az ya da çoksa, değersizdir ve kölelik üretir. İhtiyaç ise, doğallığımızın en güzel ve en estetik hali olan çıplak bir midenin gereksiniminden başka birşey değildir. ondan ötesi, artı değerin yeniden dolaşımıdır. Artı değerin arttığı her oranda değersizleşen biziz. Dolayısıla kendi bahçesinde kendi ihtiyaçlarından fazlasını üreten herkes, kapitalizmin kuludur, kölesidir ve ondan en büyük sermayedardan daha fazla mesuldür. İhtiyaç ne midir? Karnınızda taşıdığınız bok çuvalından başka birşey değildir! ihtiyaç midenizdir. Kapitalizmin imgesinin obezden farklı birşey olmamasının nedeni budur. Her göbeği olan kapitalisttir. Bu sporla ya da zayıflama haplarıyla atlatılabilecek birşey değildir; bu, aç olanın doyurulmasıyla atlatılabilir. Ha bir neşter yemişsin midene, ha bir bıçak, eğer kusuyorsan, bir Romalı gibi açlıktan nefesin kokmuyorsa, kapitalistsin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patronun çocuğunu özel okullarda asgari ücretle çalışan yeni mezunların sömürülmesini iplemeden okuturken, kendisi rezidans denen modern ranzalarda yaşarken; sen asgari ücret köleliğinin var olması için uykundan, çocuklarına ayıracağın vakitten feragat ederek, kendii sorgulamadan erkenden oraya koştuğun için o, özel aracında, elinde kahvesi, kulağında telefonuyla aheste trafiğe uyum sağlarken sen, senin gibi binlerce köle ile metrobüsle ondan önce işe varmak için uyuklayarak için geçmiş, elini otobüsün bir tarafında tutturmakla kapitalizmin var olması için kanını akıtan kepazesin. O yüzden, kepazeliğin senin kadar bana da bulaşıyor. Bunu reddedemediğin rezilliğinde beni de köleleştirmeye çalışan aşağılık kölesin. İşçi bozuntusu sıl kapitalist, SENSİN! Senin yaptığın her iş lanettir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir üniforma ile masa başında oturup onun bunun dedikodusunu yapan, aynı şekilde onun bunun hakkında dosyalar tasnifleyen, bir de eliyle belindeki silahı sürekli yoklayan, buna da çalışıyorum diyenin en işi ne de emeği kutsaldır. Aksine, lanettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonnot 1: Çalıştığımız işyerinin, yaşadığımz evlerin, alışveiş yaptığımız ve gittiğimiz mekanların ve yaşamımızı sürdürdüğümüz tüm alanların insanlarının şahsiyetlerinden kendimizin varlığı kadar sorumluyuz. Zor koşullarda kazandığımız kazancı kişilksiz, mesnetsiz, aşağılık kimselere heba ettirmemeliyiz. Mümkün olabildiği kadar, emeğimizi ucuza satmamalıyız. Daha az çalışıp daha çok kndimiz olmalıyız. Herşey çok zor, zaten bunun bilincindeyiz. İnandığımız ya da düşündüğümüz değerleri kendi hayatımıza yansıtmalıyız. O zaman gerçekten birçok şeyi değiştirebiliriz. Ben kendi şahsıma çok uzun seyahatler ve araştırmalar sonucunda kendi karakterime uygun bir çözüm bulabildim. Samimiyetle eyleme geçecek herkesle çözümler konusunda fikirlerimi memnuniyetle paylaşacağım ve elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonnot 2: Tüm hayatını ünde 2 saat çalışarak ve sadece bir tepsi Şam tatlısı satan Hasan emminin hayt felsefesine sadık kalarak, dünyanın en doğal, en şifalı ve maliyeti gayet yüksek olan tatlısını sokaklarda satacağım. Günlük ihtiyacım olan çok düşük masraflarımı oradan kazanacağım. Tepsinin yarısını da çocuklara, kadınlara ve yoksullara dağıtacağım. Lanet iş yapan hiç kimseye el emeğim olan tatlıyı satmayacağım. Ali ustama verdiğim söz üstüne, işin sırrını açıklamayacağım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birahime Qijik, Çalışmamanın Erdemi Üzerine, Radikal Politika Dergisi Qijikareş, sayı 3.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-8236746809435870072?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/8236746809435870072/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/03/calismak-lanettir.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8236746809435870072'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8236746809435870072'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2011/03/calismak-lanettir.html' title='ÇALIŞmak lanettir!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-8331394490181445561</id><published>2010-11-02T22:40:00.002+02:00</published><updated>2010-11-02T22:53:47.502+02:00</updated><title type='text'>Çalışma Etiği Denen Şey</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Aşağıdaki yazı Sait Çetinoğlu'nun "Çalışma Etiği yada Alçaklığın Evrensel Tarihinin Bir Klasiği – Arbeit Macht Frei" başlıklı çalışmasından alıntıdır ve http://ecotopianetwork.wordpress.com/category/ezilenler/,  http://bizdnyannyerlileri.blogspot.com/2009/02/calsma-etigi-ya-da-alcaklgn-evrensel.html, http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=News&amp;amp;file=print&amp;amp;sid=2174 linklerinde de yayınlanmıştır. Burada bir kez daha yayınlanmasındaki kaygı, yazının bu naçizane abak içerisinde de ayrı okuma olanakları kazanabileceğine dair umuttan kaynaklıdır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://bizdnyannyerlileri.blogspot.com/2009/02/calsma-etigi-ya-da-alcaklgn-evrensel.html"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İnsanların ahlak kurallarından bahsettiğini her duyduğunuzda emin olabilirsiniz ki, bir yerlerdeki birileri diğerlerinin davranış biçiminden hoşnut değildir ve farklı biçimde davranmış olmalarını istemektedir. Bu öğüt hemen hemen hiçbir zaman çalışma etiğinde olduğundan daha anlaşılır olmamıştır[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiği nedir?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Çalışma etiği, çalışanlar ya da bu emeği harcayanlar tarafından çalışmaya, kendi başına bir olgu olarak değer verilmesini, toplumsal baskılar ve  teşvik primleriyle, işverenlerin çalışanlardan azami çıktıyı elde etmek amacıyla geliştirdikleri ve başka araçların sağlayabileceğinden daha fazla çaba harcamasının özendirilmesini anlatan bir kavramdır. Bu kavram Batı Avrupa kültürünün eşsiz ürünlerinden biridir.[2]   &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Çalışma etiği, kısaca iki açık önermeden ve iki dolaylı varsayımdan oluşan bir emirdir. Birinci açık önerme, kişinin canlı kalmak ve mutlu olmak için başkalarının değerli bulduğu ve karşılığını ödemeye değer gördüğü bir şeyi yapması gerektiğidir, karşılıksız hiçbir şey yoktur, her zaman almak için önce vermemiz gerekir – karşılıksız verme armağan, potlaç artık unutulmuştur-. İkinci açık önerme, kişinin sahip olduğuyla yetinmesinin ve böylece daha fazla yerine daha aza razı olmasının yanlış,  aptalca ve ahlaki açıdan zararlı olduğudur,  kişinin tatmin olduğunda kendini aşırı derecede yormayı ve germeyi bırakmasının değersiz ve mantıksız olduğudur,  daha fazla çalışmak için güç toplamak şartıyla değilse,  dinlenmenin yakışık almayan bir davranış olduğudur.  Bir diğer deyişle çalışmak, başlı başına bir değer, asil ve asalet verici bir faaliyettir- ancak ne hikmetse aristokrasi çalışmayı hala aşağılamaktadır, vahabi mezhebi mensuplarının da çalışmayı aşağılık bir eylem olarak gördüklerini de ekleyelim-.Hemen ardından emir gelir, Sahip olmadığın veya ihtiyacın olduğunu düşünmediğin, neler getireceğini görmesen bile çalışmaya devam etmelisin. Çalışmak iyidir çalışmamak kötüdür. Bu önermelerin ve bu emrin bu kadar açık olmasını sağlayan dolaylı varsayım ise, çoğu insanın çalışma yeteneğini satmak zorunda olduğu ve gerçekte hayatlarını bu yeteneği satarak ve karşılığında hak ettiklerini alarak kazandıklarıdır-başka bir seçeneği yok, hayatta kalması karşılığında çalışma zorunluluğu-, onların sahip oldukları şey geçmiş çalışmaları ve çalışmaya devam etme hevesleri karşılığında aldıkları ödüldür. Çalışmak tüm insanların normal durumudur, çalışmamak anormaldir. Diğer dolaylı varsayım ise, sadece böyle bir emeğin, maaşa ya da ücrete layık olan, satılan ve satın alınması muhtemel olan bu emeğin başkaları tarafından kabul gördüğü, çalışma etiğinin takdir ettiği ahlaki değere sahip olduğudur.[3]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiği üretim araçlarının sahibi olan sınıfların, mülksüz sınıflara boyun eğdirebilmesi için empoze ettiği bir vaazdır ki, bu vaaz sayesinde mülksüz sınıflar seferber edilerek fabrikalara doldurulmuş, saat ve makine tarafından ayarlanan yaşam ritmine uygun uslu uslu ve direnme göstermeden itaat etmesini sağlamıştır. “Boş duranı Allah sevmez”, “Allah tembel kulunu sevmez”, “Çalışmak fazilettir”, “İşleyen demir pas tutmaz” özdeyişleri hep çalışmayı kutsamaya ve yüceltmeye yönelik ifadelerdir. Çalışma etiği mülksüz sınıflara, üretim araçlarını mülkiyetinde bulunduran sınıflarca dinsel ve ahlaki yükümlülük olarak içselleştirilmiştir.&lt;br /&gt;Ancak bu özdeyişler çalışmanın semeresinin kime gittiğinin açıklamazlar, çalışma üretime yönelik olduğuna göre, çalışmanın türü üretimin kime gittiğine göre belirlenir. Eğer ürün çalışana gidiyorsa, çalışma dönüşümlüdür. Buna karşılık eğer ürün çalışandan başkasına gidiyorsa, çalışma dönüşümsüzdür[4]. Çalışmanın yüceltilmesine yönelik bütün bu özdeyişler çalışmanın dönüşümsüzlüğünü ve sömürüyü gizlemeye yöneliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiğinin işlevi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumuş adamın bilgeliği boş zaman fırsatıyla gelir, ve işi az olandır ki, bilge olacaktır. Pulluk süren ve üvendireyle mutlu olan ve öküzleri yeden ve onların işleriyle uğraşan ve konuştuğu onların tosunları üzerine olan Nasıl bilgelik sahibi olabilir ki?**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiğinin, kamusal tartışmaya konu olduğundan beri mücadele etmeye ve yok etmeye çalıştığı hastalıklı ve iğrenç alışkanlığın kökü, kişinin ihtiyaçlarının verili olduğunu kabul etme ve bunları tatminden fazlasının arzulanmaması şeklinde geleneksel insani eğilimdir. Artık aylaklığa prim verilmeyecektir. Kapitalizm yeni bir önerme vazetmiştir: Kişinin ihtiyaçları sonsuzdur, bu ihtiyaçlarını tatmin için de biteviye çalışmalıdır. Prekapitalist dönemin uygarlıklarında [ çalışanlar]  işçiler her zamanki ihtiyaçları bir kez karşılandıktan sonra çalışmaya devam etmekte ya da daha  fazla para kazanmakta mantık veya anlam görmüyorlardı; niçin görsünler ki? İnsanın sabahtan akşama kadar para peşinde koştuğunda gözden kaçırabileceği ya da ihmal edebileceği ilginç ve tatminkar bir yığın şey vardı[5]. Kökü kazınmak istenen iğrenç alışkanlık, fabrika istihdamının sözüm ona nimetlerinden mümkünse sakınmaya ve ustabaşı, saat ve makine tarafından ayarlanan yaşam ritmine uslu uslu itaate direnmeye yönelik yaygın eğilimdir. Ancak kapitalizm çalışma etiği sayesindedir ki,  mülksüz sınıfları daha mutlu yarınlar havucu ile seferber ederek fabrika cehenneminin koşullarını kabul ettirebilmiştir. Onları ergenlikten emekliliğe kadar geçen yirmi dört saatlik döngüler içinde değişmeyen hızın, vakit nakittirin, şeflere itaatin, sıkıntının, yorgunluğun tek düzelikleriyle birbirini takip eden hafta içi cehennemi ve hafta sonunun zavallı cennetinin arasına sıkıştırması çalışma etiği sayesinde gerçekleştirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma kelimesinin etimolojik kökenine baktığımızda da çalışmanın, işin çok matah bir şey olmadığını anlıyoruz; Çünkü kelimenin anlamı, işkence. Fransızca travailler (çalışmak) kelimesi işkence anlamından yola çıkarak xvı. Yüzyılda eski Fransızca iki kelimenin yerine geçmiştir, bunlardan biri labourer (daha çok toprak işlemek) diğeri de ourver (daha çok iş yapmak, giderek kadın işlerini kapsar hale gelecektir). Fransızcadaki travailler (çalışmak) kelimesinin kökeni, Latince tripaliare, üç çatallı (palium) tripalium ile işkence yapmaktan gelmektedir.Tripalium bir işkence aletidir.latince  labor (emek) sözcüğü ‘acı çekme’ anlamına gelir. Çalışma kelimesi, xvıı. Yüzyılda, hemde iyi yazarlar tarafından hala zahmet anlamında kullanılmaktadır****.‘Travailler ’ ve ‘labour’ sözcüklerinin bu kökenini unutmamız[6] çalışma etiğini özümsemeden mümkün olmayacaktı. Çalışma hakkının köle olma hakkı anlamına geldiğini unutmamız çalışma etiğinin özümlenmesi sayesindedir. “Türkçe ‘çalışma’ kelimesinin ‘çal’ kökünden geldiği iddia edilmiştir. Bu iddia doğruysa, kadim Türkler, ya kadim Yunanlılar ve Romalılar gibi ticareti, vb. bir çeşit çalıp çırpma olarak görüyor, yahut çalışmayı talana ve yağmaya çıkmak olarak anlıyorlardı”[7].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiğinin içselleştirilmesiyle,  sefaletin bir cezası olarak Tanrı’nın “yaptırım”ları arasında olan çalışmaya,  “gelecekteki kurtuluşu da belirlediği için böylesi bir cezaya”[8] Kapitalizm, bir nimet yüklemi de büründürülebilmiştir – Öteki dünyadaki havuç’un yeryüzündeki bir versiyonu olarak-.Çalışma etiğiyle, tarihsel bellek dumura uğratılarak tarih galipler tarafından yeniden yazılmıştır. “Çalışma yaşamın bir parçası değildir, olsa olsa yaşamın feda edilmesidir”[9]. Çalışma etiği sayesinde kapitalizm nöbeti çalışma diktatörlüğüne  devredebilmiştir. Çalışma diktatörlüğünün misyonu, halkın büyük çoğunluğunu biyolojik olarak zayıflatmak, toplumu hadım etmek, alıklaştırmak ve böylece onları yalanın tarihinde asla görülmemiş en korkakça, en anlamdan yoksun, en içi geçmiş ideolojilerine açık hale getirmiştir. Çalışma saatlerinin uzunluğu burada anahtar konumundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmde,  acıma, merhamet ve sorumluluk gibi ilkelere yer yoktur. Yada daha kestirme bir değişle, kapitalizm amoraldir. Değişimin hızına ayak uyduramayanlara acımak merhamet duymak artık düşünülemezdir. Değişimin hızını kesen ilerlemeyi yavaşlatan, durduran şeyler artık ahlaki değildir. Bunlar yok edilmelidir. Bu düşünceyle aylaklık yasaklanarak, çalışamayacak durumda olanlar yok edilmek üzere düşkünler evine kapatıldılar, “eğer yoksullar sefil duruma düşürülürse büyük ölçüde azalacaklardır. Tüm fare avcıları şu sırrı bilir: Tahıl ambarının deliklerini tıkayın, devamlı miyavlamalar, panik ve patlayan tuzaklarla başlarına bela olun, suçlanabilir emekçiler’imiz ortadan kaybolacaklar ve binayı terk edeceklerdir.Aksi takdirde caiz olan, daha kısa, belki de daha az sorun çıkaran metod arseniktir… Gereken tek şey, yoksullar ve talihsizlerin sadece yok edilmesi gereken bir bela  olduğunu farzederek onlara bir fareler gibi davranma kararlılığı”[10][dır]. Yoksullara düşkünler evinde ve hastanelerde, cezaevlerinde fareler gibi davranılması ve yok edilmeye çalışılmasıyla, düşkünler evinin koşullarının kötülüğü ve buradan yükselen feryatlar, yoksulları fabrika cehenneminin şartlarını kabule zorlayarak, onları fabrika çarkının uslu dişlilerine dönüştürdü. Bu konuda İngiltere’deki Yoksulluk Yasası eşsiz bir olanak sunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylaklığa ve dilenciliğe (eskiden [pre-kapitalist dönemde] zenginin kapısını çalan bir dilenci tanrı tarafından gönderilmişti ki, İsa bu görünüşte ortaya çıkmış olabilirdi[11]) karşı sert tedbirler alınarak, “serserilik [aylaklık] sonunda bizatihi bir suç olarak kabul edilecektir. Tutuklanan serseri [aylak] cellat tarafından arabaya bağlanıp sopayla dövülmektedir; kafası kazınmakta veya demirle dağlanmaktadır, eğer israr ederse sorgusuz sualsiz asılacağı tehdidi savrulmaktadır, veya forsa yapılacaktır – bal gibi de yapılmaktadır-… İngiliz Parlamentosu 1547’de serserilerin eksiksiz [kolonilerde] köle yapılmalarına karar vermiştir [karar kölelerin mülkiyeti özel kişilere mi yoksa devlete mi ait olacağına karar verilemediğinden iki yıl ertelenmiştir]… Ve sonunda…  Serseriler [aylaklar] her yerde kilit altına konulmuşlardır, İtalya’da  alberghi dei poveri’de , İngiltere’de workhouses’da, Cenevre’de La Disipline’de [Calvinizm aylaklığa karşı acımasızdır, Calvin’in  kendisi de Cenevre’ye gelir gelmez terziler loncasına kaydolmuştur] , Almanya’da Zuchthauser’de; Paris’te zorla tutuldukları evlerde: 1662’de fakirleri kapatmak için kurulan Grand-Hospital, Bastille, Vincennes Şatosu, Saint –Lazare, Bictre, Charenton, La madeleine, Saint-pelagie. Hastalık ve ölüm de yetkililerin yardımına gelmektedir… Cenova’da nisan 1710’da cesetlerin yığıldığı yardım kuruluşunu kapatmak gerekmiştir, hayatta kalanlar lazaret’ye getirilmiş karantinadan hiçbir hasta çıkamamıştır”.[12]Bu zorunlu kapatılma yerleri aylakları çalışmaya zorlayan en önemli etken olmuş, onları fabrikanın dişlileri haline getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aziz Malthus’un şu sözleri de çalışma etiğinin acımasızlığının dolaysız ifadeleridir; “Yoksunluk ortamında doğan biri, ailesinden yaşaması için gerekli olanı elde edemiyorsa ve eğer toplum da onun çalışmasına ihtiyaç duymuyorsa, azıcık yiyecek talep etme hakkı yoktur; Zira o fazlalıktır. Doğanın büyük sofrasında onun için boş tabak yoktur. Ona sofrayı terk etmesini emreder ve emri kendisinin uygulamasını ister”.[13]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksulların,  ölüm ve çalışma ikilemi arasında özgürce çalışmayı tercih etmelerinden başka seçenekleri yoktur (çalışmazsan mahvolursun). Artık “burjuvazi, sözcüğün en geniş anlamıyla tüm yaşam araçlarının tekelini eline geçirmiş”[14], eski insani değerler unutturulmuş, kapitalist toplumda işçi sınıfının statüsü, ücretli kölelik konumuna denk düşürülmüştür. Bunun anlamı, bir bütün olarak işçi sınıfının her zaman kapitalist sınıfın kullanımına hazır olması demektir. Fakat, klasik kölelik’ ten farklı olarak, kapitalistler artık işçi sınıfının durumuyla ilgili hiç bir sorumluluk almazlar.[15]Engels, “işçi, ister yasal, isterse fiili olarak olsun varlıklı sınıfın kölesidir. Herhangi bir mal gibi alınıp satılır durumda olan bir köle. Fiyatı da bir malın fiyatı gibi yükselir veya düşer… Buna karşılık bu sistemde burjuvazi antik sistemdekine göre çok rahattır, zira, hiçbir sermaye yatırmadığı bu insanları istediğinde kovabilir, üstelik emeklerinden tatlı kar ederek”.[16] Engels devamla; “Burjuvazinin kendine sunduğu koşulları kabullenmekten; ya da aç kalmak, soğuktan donma, orman hayvanlarıyla birlikte çıplak yatmaktan başka hiçbir seçim hakkı olmayan proletarya… Burjuvazinin önerilerini kabul etmektense açlıktan ölecek kadar aptalsa, yerine başka biri kolaylıkla bulunabilir; yeryüzünde yeterince proleter vardır ve hepside ölmeyi yaşamaya tercih edecek kadar deli değillerdir. Burada, işçiler arasında rekabeti görüyoruz. Eğer tüm proleterler burjuvazi için çalışmaktansa aç kalmaya kararlı olduklarını belirtirlerse, burjuvazi tekelinden vazgeçmek zorunda kalır. Ama durum böyle değildir… ve bunun için de burjuvazi yaşamını hala sürdürmektedir”[17].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmaya tutsaklık yada Çalışma/Toplama kampında mıyız&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeytan’ın bir yaramazlık yaptığıHala boş eli olmaklığından***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiği maskesi altında bir disiplin ve ödev etiği geliştirmek kolay olmuştur, gururu veya onuru, anlamı ya da amacı boş verin, kendinizi harcamakta bir mantık bulamasanız da niçin zorladığınıza bir anlam veremeseniz de tüm gücünüzle, her gün ve her saat çalışın! -çalışmalarının başkalarının aylakça dolaşmasına destek olsa bile- Bu ödev anlayışı sayesinde mülksüzler çalışıp durmanın kendi yükümlülükleri olduklarına inandılar, bu ödev anlayışı, iktidarı elinde bulunduranların, kişileri kendi çıkarları için değil de efendilerinin çıkarları için yaşamaları gerektiğine inandırma aracıdır. Dini metinler de bu ödev anlayışını desteklemektedir.&lt;br /&gt;Çalışma etiğinin içselleştirilmesiyle, “Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. Rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar, bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır”[18]. Bu uzman ve ahlakçılar, büyüklerin günde 15 saat, çocukların günde 12 saat sağlıksız koşullarda çalışmalarını kutsayarak, “çalışma sayesinde büyüklerin kendilerini içkiye kaptırmalarının, çocukların da kötü yola düşmelerinin önlendiği söyle[mek]”[19]iki yüzlülüğünden de utanmamışlardır. “Tatil yapmak neyine yoksulların? Çalışmaları gerek” yargısı bu anlayışın ifadesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx; “Zaman insan gelişiminin alanıdır. Boş zamanı olamayan kişi, tüm yaşamı uyku, yemek, ve benzeri şeylerin getirdiği fiziksel kesintiler dışında  kapitalist için çalışmakla geçen kişi yük hayvanından bile aşağıdır. Kendi dışına yönelik zenginlik üreten bir makinedir yalnızca… Gerçekten de, günümüzde özgürlük alanı, gereklilik ve dünyaya ilişkin kaygıların belirlediği çalışmanın son bulduğu yerde başlar”[20]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiğinin içselleştirilmesinde günahı bütünüyle  iktisatçılara, dini otoritelere ahlakçılara yüklemek haksızlık olur, düzen içi mücadelenin aktörleri olarak sendikaları ve düzenin iç muhalifleri  olarak da sendikacıları da bu vaaz korosuna eklemeliyiz. İşçilerin sendika ve toplu sözleşme hakkı elde edip ücretleri belirler  hale gelmeleri “İşçi sınıfı için bir başarı sayılması gereken bu durum, çelişik olarak, kazanımları kayba dönüştürecekti. Bu, bir tür kazandıkça kaybetmek gibi bir şeydi, zira kazanımlara paralel olarak işçi sınıfı hareketi düzenle bütünleşti ve giderek burjuva düzeninin bir unsuru, bir bileşeni haline geldi. Sendika ve konfederasyonlar bürokratlaştı, işçi sınıfına yabancılaşıp, yozlaştılar. Kapitalizmi aşma perspektifinden uzaklaştılar”.[21] “Satın alma gücünün sağladığı sözde tatminle (yabancılaşmış emeğin sözde yeniden kendine dönmesi) insanların kendi kararlarını vermekten ve aktif politikadan alıkonulmasında, pasif tüketiciler haline dönüşmesinde, sendikaların meta toplumuna entegre olmasının payı büyüktür”[22]. Bir örnek olsun; Lafargue,”kapitalist toplumda çalışma, her çeşit düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir”[23]derken, düzenin bir iç muhalifi Devrimci İşçi Sendikaları Konferedasyonu Genel Başkanı Rıdvan Budak; “Bir insan düşünün, maddi refaha sahip. Çalışmadan yaşar durumdaki insan sonuçta bunalıma girer. Çalıştığı ve kazandığıyla yaşayabilen, sosyal devletin, hukuk devletinin içinde yaşayan insan çok daha mutludur. Çalışmak bir insanın yaşamındaki en önemli öğelerden biridir. Çalışmamak, işsiz olmak insanı moral bozukluğuna düşürür… Benim sendikacı olarak çalışanlar adına daha iyi haklar alabilmem için o işyerindeki üretimin ve kazancın yüksek olması gerek… çalışma toplumsal sorumluluktur, insanlığın mutluluğuna yöneliktir… Çalışmak, insanlığın en temel görevidir”[24]sözleri ile sevimli kapitalist Sakıp Sabancı’nın zenginlik ve başarısının sırrını çalışmak, çalışmak, çalışmak ile açıklaması ve bunu herkese öğütlemesi arasındaki benzemezlik(!) şaşırtıcıdır. Dünyayı bir çalışma kampına çevirmek başka nasıl ifade edilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar, hayatta kalmaları garantiye alındığında, ya da ekonomik açıdan tatmin edildiğinde mutlu ve özgür olmazlar. İnsanlar ancak kendi hayatları üzerinde hiçbir iktidarın baskı yoksa ve kendileri iktidarı sahibi iseler, özgür ve mutlu olabilirler. Hayatta kalma karşılığında hiyerarşiyi özümseyerek özgürlüklerinden vazgeçmeleri insanlığa bir şey kazandırmamıştır. Özgürlükten vazgeçiş insanlıktan feragat demektir. “Hiyerarşi dediğimiz kötülük medeniyet sayesinde  edindiğimiz bütün olağanüstü kazanımları lekelemiştir”.[25]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda Batıdaki Protestan Ahlakı gibi İslami düşünce de çalışma etiğinin imdadına yetişmektedir İslami düşünce de çalışma etiğinin en önemli dayanaklardan biridir: “Anadolu’da ilk defa Selçuklular döneminde Kayseri bölgesinde esnaf teşkilatı olarak örgütlenen Ahi Evran, Anadolu topraklarında ilk defa İslam’ın ekonomik kurgusunu ortaya koymuştu. İslamiyet, esnaf teşkilatı içinde bir çalışma ahlakı haline gelmişti. Bir cihat ideolojisinden çok bir çalışma etiği olarak öne çıkıyordu. Bu sistem, Osmanlı döneminde de Ahilik adıyla devam etti. Yüzlerce meslek grubu bu sistem içinde yerleşerek İslam’ın  çalışma ruhuyla üretimde bulundu. İslam esnaflığın, üretimin, örgütlemedeki ilişkilerin ve üretim amacının anlamlandırılmasında temel bir rol oynadı. İşe girişte, yükselmede, ustalaşmada ve üretimin başlama ve bitiminde yapılan belli dinsel törenler (ritüeller) bunu pekiştirici bir işlev gördü. (İlginçtir; Kütahya Şeker Fabrikası üretime başlarken, hala devlet erkanı bir din adamıyla beraber dua ederek açılış yapar.) İslamiyetin sağladığı çalışma etiği, hem ekonominin ürettiği yabancılaşmayı gideriyor, hem de çalışmanın güdüsel boyutunu meydana getiriyor”[26]. Vaazı dinsel düşüncenin nasıl sömürünün payandası olduğunun ifadesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çalışmayla ilgili erdemler kataloğuna, burjuva toplumunun her yerinde rastlarız, Bunlardan kurtulmak mümkün değildir; basitçe uzaklaşıp görevlerin çalışmanın olmadığı bir yere gitmekle de kendimizi bundan sıyıramayız. Çünkü bu ahlak, beynimize zor yoluyla öylesine katı, öylesine sürekli ve tutarlı olarak sokulmuştur ki, çoğumuz onu bir kaya gibi içselleştirmişizdir. Kendimizi kurtarmayı istesek  bile, içimizdeki bekçi derhal bize eziyete başlayacaktır.”[27]Kuşatılmışlık burjuva toplumunun her yerindedir (fabrika, işyeri, okul, askerlik, hapishane, aile, siyasi partiler, sendikalar… ) ve insanlığın sürüleştirilmesi tarihin hiçbir döneminde bu kadar gönüllü bir düzeyde gerçekleştirilmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm nasıl ki üretim için üretimdir, üretim için ihtiyaç unsurunu ortadan kaldırmıştır, bunun önemli bir yüzünü de çalışma etiğinde görüyoruz; çalışmak için çalışmak. “Son derece ölçülü, akla dayalı bir örgütlenme kurulduğunda, sıradan bir ücretlinin günde dört sat çalışması herkese yettiği gibi, işsizlik de ortadan kalkar. Hali vakti yerinde kişiler böyle bir düşünce karşısında dehşete kapılırlar, yoksulların bu kadar boş zamanı ne yapıp edeceklerini bilmediği görüşündedirler… Doğrusu geniş kitlenin böylesi bir yoksunluk yaşaması için bir neden yok ki artık; günümüzde hiç de gerekmediği halde, aşırı derecede çalışma gerektiği konusunda bir tek, genelde günahkar olduğu kadar salakça da bir çilekeşlik ayak direyebilir ancak”[28]. Fazladan çalıştırma ya da iş günü süresinin uzunluğu aynı zamanda kitlelerin bir denetim mekanizmasıdır. “1938’de yayımlanan istatistikler en modern teknolojinin kullanılmasıyla zorunlu işgününün üç saate indirilebileceğini gösterdi. Yedi saat çalışmamızla iş bitmiyor, burjuvazi (ve onun Sovyet versiyonu) bu gün Taksit taksit satılan bir mutluluk vaat ederek işçi kuşaklarını tükettikten sonra fabrika dışında da insanı yok etmeye devam ediyor”[29].Zorunlu çalışmanın uzunluğu salt düzenin sürdürülmesi için gerekli olan barbarca uygulamalardan,biridir, iktidar, bu sayede  yayımladığı koşulsuz emirlerin özümsenmesi için yorgunluk dozunu da imal etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx, Bu fazladan çalıştırma ve yedek işgücünün kapitalizm için gerekliliği konusunda; “Ama fazladan emekçi nüfus, birikimin ya da zenginliğin kapitalist temelde gelişiminin zorunlu ürünüyse, bunun tersi de doğrudur, bu artık nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı, yani, kapitalist üretim tarzının varoluşunun bir koşulu haline gelir. İhtiyaca göre göreve çağırılıp sonra terhis edilebilen bir yedek sanayi ordusu oluşturur ve bu ordu, sanki masraflarını kendi cebinden karşılayarak kendisini oluşturmuş gibi, sermayeye aittir.”[30] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma etiğinin Bir sonraki zinciri de düzenli ve çılgın tüketici yurttaş olma erdemidir. Ücretliler düzenli tüketiciler haline dönüştürülerek yoksunlar üzerindeki fetih tamamlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Özgürlük…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba hiç kimse ilkel  halkların çalışmaya yaklaşımlarını, oyun ve yaratıcılığın önemini, modern teknojinin yüz kere daha etkili hale getirebileceği yöntemlerle sağlanacak inanılmaz verimi araştırma zahmetine katlanmış mıdır?[31]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Daha dün çok değil değil on bin yıl kadar önceleri, insanlar ancak acıkınca inlerinden çıkarlardı (sözgelimi). Hepsi aynı saatlerde uyanıp, aynı saatlerde inlerinden fırlamaları, olacak şey değildi. Bu gün bir de bunu her gün yaptıklarını düşününce, aklım durdu. Akıllı hayvan bunu yapar mıydı? Gereksinimi (örneğin açlığı)ona batmaya başlayınca ava ya da toplamaya çıkardı.Günümüzde insanların, yılın hemen hergünü ava çıkmaları, sekizden beşe iş talim etmeleri akıllı bir iş mi? Özgür insan, yaşamı tutsaklığa çevirecek kadar akılsız mıydı?… İnsanın hep böyle yaşamadığını anımsadım. Dolayısıyla ileride böyle yaşamayabileceğini düşünerek umutlandım. Bu devletle gelen, devletin getirdiği bir yaşam biçimi (ya da biçimsiz bir yaşam) idi.”[32]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmanın ya da hayatta kalmanın bir angarya veya sömürüye dönüştürülmesi tarihsel koşulların, sınıflı toplumların ürünüdür, sınıflı toplumun ve onun ürünlerinin ortadan kalkmasıyla,  çalışma diktatörlüğü ortadan kalkacak, çalışmak için çalışma, ihtiyaç için çalışma esasına göre, bir angarya ve sömürü aracı olan işin bir keyfe dönüşmesi, emeğin dönüşümlü olması mümkün olacaktır. Sınıfsız ve hiyerarşinin ortadan kaldırıldığı akla dayalı bu örgütlenmede, Kendi dışına yönelik zenginlik üreten bir makinelikten ve  çalışma diktatörlüğünden kurtulan insan,  kendini ve insanlığı geliştirmek için sonsuz fırsatlara kavuşacaktır.  Ancak bunun gerçekleşmesi ihtimali burjuvazi için bir karabasandır; bir eşitsizlik ve hiyerarşik düzen olan kapitalizm için bunlar kabul edilemezdir, “tüm servetlerin eşit olduğunu düşünün, her türlü zenginliğin ve yoksulluğun ortadan kalktığını farzedin, o zaman kimsenin verecek bir şeyi kalmaz… Ve insanlığın en yumuşak, en güzel, en iyiliksever etkinliğini yok etmiş olursunuz. Düzeltme isterken tanrının eserini bozan zavallı reformcu durumuna düşersiniz”[33] vaazı, burjuvazinin (kapitalizmin) sistem içi reformlara dahi tahammül edemeyeceğini açıkça anlatmaktadır. Bu sözler, kapitalizmin sıkışmışlığını ve burjuvazinin eşitlik düşüncesi karşısındaki korkusunu ifade ederken, eşitsizliğin ebediliğine, değişmez ilahi yasaları referans vermesi, mezarlıktan geçerken korkudan ıslık çalmasına benzemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Çalışma İnsanı Özgürleştirir!, Toplama kamplarının girişinde yazılan Nazi sloganı&lt;br /&gt;[1] Bauman Zygmunt, Çalışma, Tüketicilik ve Yeni Yoksullar, Çev. Ümit Öktem Sarmal Y.1999 s.14&lt;br /&gt;[2] Marshall Gordon Sosyoloji Sözlüğü, Çev Osman Akınhay, Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Y. 1999 s 110&lt;br /&gt;[3] Bauman Z. Çalışma… s 14&lt;br /&gt;[4] Önder İzzettin, Tembellik Hakkı, Cogito sayı 12 s 74&lt;br /&gt;**Kitabı Mukaddes, Sirak Kitabı 38:24&lt;br /&gt;[5] Bauman Z. Çalışma… s 15&lt;br /&gt;[6] Vaneigem Raoul, Gençler  İçin Hayat Bilgisi El Kitabı-Gündelik Hayatta Devrim, Çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Y. s, Febre Lucien, Uygarlık, Kapitalizm ve Kapitalistler Çev Mehmet AliKılıçbay, İmge Y. 1995 s 109-110&lt;br /&gt;***IssacWats İngiliz ilahiyatçı&lt;br /&gt;****Calamus, bir ata binmişti… ama çalışmayı sevmediği için, tahtırevana geçti”. Veya Bosuet’de, “Kilise, ölenler karşısında duyduğu mümin çalışmayla”. Buradaki anlam kaygı ve üzüntüdür. Akt. Lucien Febre Uygarlık, Kapitalizm… s110&lt;br /&gt;[7] Güllap Recai , 212.154.21.40/pazarek/sayi088/sayfalar/besir.htm&lt;br /&gt;[8] Vaneigem R. Gençler İçin… s 61&lt;br /&gt;[9] Marx Karl,Boş Zaman Üzerine Seçmeler , Cogito Sayı 12 1997 s 23&lt;br /&gt;[10] Bauman Z, Çalışma… s 23&lt;br /&gt;[11] Braudel, Fernand, Maddi Uygarlık, Mübadele oyunları, cilt II, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Y.1993 s 453&lt;br /&gt;[12] Braudel, Fernand Maddi Uygarlık c II, s 453&lt;br /&gt;[13] Beaud Michel, Kapitalizmin Tarihi, Çev. Fikret Başkaya Dost Y.2003, s 100&lt;br /&gt;[14] Engels Friedrich, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev Oktay Emre,Gözlem Y. 1974, s 154&lt;br /&gt;[15] Başkaya Fikret, Burjuva Egemenliğinin Bir Aracı  Olarak Sendikalar,www.ozguruniversite.org&lt;br /&gt;[16] Beaud Michel, Kapitalizmin Tarihi… s 114&lt;br /&gt;[17] Engels Friedrich, İngiltere’de Emekçi Sınıfların … s. 155&lt;br /&gt;[18] Lafargue Paul, Tembellik Hakkından Seçmeler, Cogito, sayı 12 1997 s 12&lt;br /&gt;[19] Russel Bertand,Aylaklığa Övgü, Cogito, sayı 12 1997 s 65&lt;br /&gt;[20] Marx Karl Boş zaman Üzerine Seçmeler  Cogito sayı 12 1997 s 27&lt;br /&gt;[21] Başkaya Fikret, Burjuva Egemenliğinin Bir Aracı  Olarak Sendikalar,www.ozguruniversite.org&lt;br /&gt;[22] Haug Wolfgang, Emeğin Yeniden Yapılanması-Yeni Bir Sınıf Savaşının teorisinin ronesansı mı? Anarşınin Bugünü, Der. Hans-Jürgen Degen. Çev. Neşe Ozan Aykırı Y. s 66&lt;br /&gt;[23] Aktaran Zeki Coşkun, Rıdvan Budak’la Söyleşi Cogito sayı 12 1997 s 85&lt;br /&gt;[24] Coşkun Zeki, Rıdvan… s. 84-85&lt;br /&gt;[25] Bookchin Murray, Toplumu yeniden Kurmak, çev. Kaya Şahin Metis Y. 1999 s 89&lt;br /&gt;[26] Yıldırım Ergun, Serbest Piyasa Ahi Evranları: Anadoluda Yükselen Kalkınma Ahlakı,www.bilgi.hikmet.com&lt;br /&gt;[27] Duhm Diether, Kapitalizmde Korku, Çev. Şargut Şölçün, Ayraç Yayınları, s 106&lt;br /&gt;[28] Russel Bertand, Aylaklığa Övgü, Cogito Sayı 12 s 66&lt;br /&gt;[29] Vaneiggem Raoul , Gençler İçin Hayat Bilgisi…  s 63&lt;br /&gt;[30] Marx, Karl, Kapital, I. Cilt&lt;br /&gt;[31] Vaneigem Raoul, Gençler için Hayat Bilgisi… s 64&lt;br /&gt;[32] Şenel Alaeddin, Çalışma, Baban Gibi, Köle Olma, Cogito Sayı 12, s 90&lt;br /&gt;[33] Beaud ,Michel kapitalizmin Tarihi s. 129&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-8331394490181445561?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/8331394490181445561/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/11/calsma-etigi-denen-sey.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8331394490181445561'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8331394490181445561'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/11/calsma-etigi-denen-sey.html' title='Çalışma Etiği Denen Şey'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-7178815874287290562</id><published>2010-10-23T16:24:00.003+03:00</published><updated>2010-10-23T16:29:50.212+03:00</updated><title type='text'>Fransa Düşüyor mu?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TMLiaR5h4DI/AAAAAAAAAVU/LpPLLfFQLqc/s1600/france-is-on-strike.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 221px; height: 174px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TMLiaR5h4DI/AAAAAAAAAVU/LpPLLfFQLqc/s320/france-is-on-strike.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5531232233473564722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sarkozy hükümeti haziran ayından bu yana altı kez grevle uyarılmasına rağmen emeklilik yaşını yükselten yasayı dünkü meclis oylamasıyla 153 hayır oyuna karşın 177 evet oyuyla geçirmeye hazırlanıyor. Her ne kadar değişiklik önergeleri görüşülüp nihai oylama Çarşamba günü yapılacaksa da önergenin yasalaşacağı kesin gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma Bakanı Eric Woerth'un parlamentoya sunduğu düzenlemeye göre Fransız vatandaşlarının emeklilik yaşı 60'tan 62'ye yükseltiliyor, ödenecek pirim günü sayısı 40.5 yıldan 41.5 yıla çıkarılıyor ve emekli aylığı bağlanma yaşı da 65'ten 67'ye yükseltiliyor. Sarkozy, yasanın kabul edilmesiyle 70 milyar euro tasarruf edileceğini, Fransa'nın Avrupa ülkeleri arasında en düşük emeklilik yaşına sahip olduğunu ve bunun kesinlikle değişmesi gerektiğini savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum sadece Fransa’ya özgü de değil, bilindiği üzere 2008 yılında yapılmaya çalışılan ancak sendika tepkilerinin de etkisi ile ertelenen düzenleme ile Türkiye’de de emeklilik yaşı 65 yaşına çıkarılmak istenmişti. İspanya hükümeti 65 olan emeklilik yaşının 67’e yükseltilmesine çalışıyor, Yunanistan’da da durum farklı değil, şubat ayından bu yana emeklilik yaşını 65’ten 67’e çıkarmaya çalışan ve tasarıyı temmuz ayında parlamentodan geçirmeyi başaran bir hükümetleri var. Elbette bu iş bununla da sınırlı kalmayacak zira Avrupa Birliğinin Raporuna göre 2060 senesine kadar kademeli olarak emeklilik yaşının 70’e kadar tırmandırılması prensip olarak kabul görmüş gibi hatta İngiltere 2046’a kadar kadın ve erkeklerin emeklilik yaşını 68’e kadar yükseltmeyi planlıyor. Peki bu düzenlemeler ne için yapılıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950 yılında 7 çalışana 1 emeklinin düştüğü OECD ülkelerinde bugün 4 çalışana 1 emekli düşüyor. Bu oranın 2050 yılında 2'ye 1 olması bekleniyor. Bu durumun açıklaması olarak gösterilen azalan doğum sayıları ve artan yaşam süreleri. Fakat konu çalışma sürelerinin yeniden düzenlenerek istihdam ve yaşam kalitesi arttırılması konusuna geldiğinde bu istatistikler sadece birer bahane olarak kalıyor. Asıl problem, bir sonraki kuşağın bir önceki kuşağın emekli maaşını ödediği bu sistemin azalan nüfus artışıyla birlikte durgunluğa girmesi. Bir de buna emeklilik yaşını 2 sene kadar ileriye ötelemekten kazanılacak bekletilen tazminat ve aylıkları da ekleyince kapital krizinin işçilerin paralarıyla bertaraf edilmesi gibi bir fırsat da doğuyor ki bu da tam anlamıyla bir soyguna dönüşmüş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu durumu bir de şuradan okuduğumuzda neler döndüğünü daha net görme olasılığımız da var: Fransa örneğinden gidersek; prim ödeme gün sayısındaki artış (40.5’ten 41.5’e) %2.5 mertebesinde bir artışa tekabül ediyor. 1970’lerde 44.7 olan ortalama haftalık süresi bu yasadan önce 35 saate kadar inmişti. Yeni düzenleme ile bu süre 35.9 saate yaklaşıyor. Yani işçilerin her hafta yaklaşık 0.9, senede ise 10.5 saati çalınmış oluyor. Dondurulmuş ücretlere (hatta Yunanistan’da olduğu gibi ödenmeyen) tahvil ettiğimizde ise işçi aylıklarında %3.5’lik bir kesinti de yapılmış oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki günlerde Fransa’da yeni gösteri ve grevler beklenebilir ancak asıl beklenmesi gerekli şey küresel bazdaki bu saldırıya karşı topyekün bir farkındalıktır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-7178815874287290562?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/7178815874287290562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/10/fransa-dusuyor-mu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7178815874287290562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7178815874287290562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/10/fransa-dusuyor-mu.html' title='Fransa Düşüyor mu?'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TMLiaR5h4DI/AAAAAAAAAVU/LpPLLfFQLqc/s72-c/france-is-on-strike.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-5429797395706275666</id><published>2010-08-11T00:45:00.005+03:00</published><updated>2010-08-11T12:31:19.238+03:00</updated><title type='text'>Yönelim Bozuklukları (Gorz Okumaları -3-)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TGHIqWWxX3I/AAAAAAAAAVE/UAu7MKOjfU4/s1600/slave-old-man.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 229px; height: 266px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TGHIqWWxX3I/AAAAAAAAAVE/UAu7MKOjfU4/s320/slave-old-man.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5503900849504608114" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Çalışma artık ne temel toplumsal bağ, ne toplumsallaşmanın temel unsuru, ne herkesin temel uğraşı, ne temel zenginlik ve refah kaynağı, ne de hayatlarımızın anlamı ve merkezidir. Çalışma uygarlığından çıkıyoruz ama geri geri çıkıyoruz ve boş zaman uygarlığına geri geri giriyoruz; bu uygarlığı görme ve isteme yeteneğinden yoksun olarak, dolayısıyla payımıza düşen boş zamanı uygarlaştırma yeteneğinden yoksun olarak, bir serbest zaman kültürü ve olayın geçtiği sahneye egemen olan teknik ve profesyonel kültürleri tamamlamak ve bunların yerine geçmek için seçilmiş bir faaliyetler kültürü oluşturma yeteneğinden yoksun olarak giriyoruz. Söylevimizdeki herşey verimlilik, verim, azami performans kaygısı, yani asgari zamanda, asgari çalışma ile mümkün en büyük sonucu elde etme kaygısı gibi kavramların egemenliği altında tutuluyor. (s.37)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;“Hayat çalışma değildir!”... ne kadar bildik ve hatta hamasi geliyor kulağa aslında ama hayatımızın “çalışma hayatı”na oranına bakıldığında bu biliş hali ne de hazin.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışan nüfusun ne kadarı kendi kimliğini hala çalışmasından ve çalışa hayatından yola çıkarak tanımlamayı düşünmektedir? Çalışma kaç kişi için hala hayatın merkezindedir? ...Batı Almanya’da yayımlanan en yeni anketin sonuçlarını aktarıyorum: Soru sorulan kişilerin sadece %15’i (yönetici kadronun %35’i) için mesleki hayat kişisel hayata göre önceliklidir. Büyük çoğunluk için çalışma, artık hayat demek değildir. Hayat, çalışmada değildir. Ne nitelik olarak, ne nicelik olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niceliksel açıdan, insan çalışma hayatına daha geç başlıyor, daha erken terk ediyor, daha sıklıkla ara veriyor; aynı zamanda, yıllık tm gün çalışma süresi 1960’ta 2150 saatten 1990’da 1650 saate indi, üstelik hastalık nedeniyle meydana gelen yıllık 150 saatlik süreyi de bundan çıkarmak gerekir. Öyleyse, otuz yılda, yıllık bireysel tam gün çalışma süresindeki düşüş %23’tür. Oysa, bu otuz yıl boyunca. (tekrar Alman rakamlarına başvuruyorum) yıllık çalışma hacmi (yani bütün aktif nüfusun çalıştığı toplam saat) %28 oranında azaldı; bu dönemde, çalışma saati başına üretim üç misli arttı ve işsizlik –ya da daha doğrusu, “hayatını kazanma” olanaksızlığı- endişe verici boyutlara ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu koşullarda, sol bir perspektif ne anlama gelmektedir? Bu koşullarda, “sosyalist olmak” ne demektir? Eğer bu, çalışanların özgürlüğü için savaşmak ise, o zaman sosyalistler, kendilerini hala, her şeyden önce çalışmalarıyla tanımlayan, kendilerini her şeyden önce çalışan olarak hisseden ve çalışmalarını, en azından potansiyel olarak geliştirici ve yaratıcı bir faaliyet olarak yaşayan bu %15’in ideolojik ve elitist sözcüleridir. Bu durumda, sosyalizmin özellikle her türlü çalışmayı yaratıcı ve geliştirici bir faaliyete dönüştürmesi gerektiğinden mi söz edilecektir? Bunu kabul edebilirim; ama bir koşulla: Çalışma-istihdamın yani ücretlendirilmiş üretici çalışmanın zamanımızda hızla azalan bir oran (uyanık geçen zamanımızın beşte biri) olduğunun unutulmaması ve zorunlu ya da özgürce seçilmiş, özel ya da toplumsal bütün ücretlendirilmemiş faaliyetlerin, işçi sınıfına ait olmanın ve çalışan olarak, sermayeninkine karşıt çıkarlara sahip olmanın bilincini oluşturan bu “çalışma”ya dahil edilmemesi gerekir. Her çalışma, kelimenin aynı anlamındaki çalışma değildir. Her çalışma, bir toplumsal kimlik ya da bir sınıfa ait olmanın kaynağı değildir. (s.8-9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Gorz 8. bölümde, mücadelenin güncel içeriğini belirleyen acil hedefleri sıralarken yukarıdaki konulara tekrar dönüyor:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sosyalizm”den sadece ekonominin toplumun ihtiyaç ve değerlerine tabi olmasını anlamamak gerekir; aynı zamanda, giderek yayılan öz-belirlenmiş etkinliklerin gönüllü ve kendi kendine örgütlenen işbirliği içindeki büyüyen bir komüniter ortaklığı çerçevesinde giderek azalan ve esnek çalışma süreleri sayesinde yaratıcılığ ortaya çıkması anlamına da gelmektedir. Ekonomik sistem için gerekli çalışma hacminin azalmasının işsizlik, toplumların bütünlüklerinin bozulması ve güney afrikalılaşması ile sonuçlanması ancak bu yolla engellenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma süresindeki indirime ilişkin böyle bir politikanın ücret amacıyla gerçekleşen çalışmayı ve beslenme, bakım ve eğitimle ilgili ev içi çalışmayı yeniden paylaştırabilmesi için toplam gelirin çalışma süresinin gelişimine ve bu sürenin kendisine bağımlı olmaktan çıkması gerekir. Aktif nüfusun büyüyen bir oranı, çalışma verimliliğinin ölçülemediği alanlarda şimdiden çalışıyorsa ve aktif nüfusun daha önemli bir bölümü için düznli ya da tam gün iş yoksa, bu serbeslik, hiç kuşkusuz, kendini daha fazla dayatır. Gelirinden olmadan çalışma hayatını kesintiye uğratma hakkı, “seçilmiş zaman” ve çalışma zamanının öz önetimi hakkı, bundan böyle gerçekleşebilecek özgürleşme taleplerine denk düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma süresinden ayrılmış bir gelir hakkının, ev işlerinin özel alanında gerçekleşen faaliyetlerin sözde “toplumsal yarar”ı tarafından doğrulanması gerekmemektedir. Özel alandaki (özellikle ailedeki) “yeniden-üretim” çalışması ya da faaliyetleri denen işlerin, toplum açısıdnan, en azından üretim çalışmasına eşit bir yararlılığı olduğu tezi, çalışma ideolojisini ve sanayileşmiş toplumlara özgü yararcılığı kurtarma kaygısını gizler. Oysa, teknik gelişmeler kullanılabilir zaman hazmini arttırdığında bu yararcılık geçerliliğini ve temelini kaybeder. Sorun, bu kullanılabilir zamandan herkesin nasıl ve ne biçimde yararlanabileceğini bilmektir; ve hayatın anlamının da sorusu olan bu sorun, bütün yararlılık hesaplarını ve ölçütlerini aşar: “Bu, neye yaramaktadır?” Bir faaliyet kendisinden başka ne için yararlıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşılık, gerekli çalışmalardan özgürleşmiş kullanılabilir zaman ancak kendini yaymaktan başka amacı olmayan faaliyetlerde anlamını bulur; bu faaliyetler, hayatın zamanıdır ve hayatın kendisinin yayılımıdır. (s.27-28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(153, 153, 153);"&gt;Andre Gorz, Kapitalizm Sosyalizm Ekoloji, Ayrıntı yay., çev. Işık Ergüden&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-5429797395706275666?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/5429797395706275666/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/08/yonelim-bozukluklar-gorz-okumalar-3.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5429797395706275666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5429797395706275666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/08/yonelim-bozukluklar-gorz-okumalar-3.html' title='Yönelim Bozuklukları (Gorz Okumaları -3-)'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TGHIqWWxX3I/AAAAAAAAAVE/UAu7MKOjfU4/s72-c/slave-old-man.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-7554265027355527174</id><published>2010-07-08T21:36:00.003+03:00</published><updated>2010-07-08T22:08:48.932+03:00</updated><title type='text'>Aylak Azınlığı Beslemek</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Torstein Veblen Marksist olmadığı gibi Marx'ı öcü gibi gören liberaller arasında tutulan bir ekonomisttir.  Ancak aslında Marksist teoride tariflenen burjuva sınıfına açıktan yaptığı eleştirisinde belki de Marksist terminolojiyi kullanmak istememesinden kaynaklı bir hassasiyetle burjuva sınıfı yerine "Aylak Sınıf"ı önerir. Aşağıda okuyacağınız satırlar Veblen'in türkçeye de çevrilmiş olan kitabı "&lt;/span&gt;&lt;i style="font-style: italic;"&gt;The Theory of the Leisure Class&lt;/i&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"tan alıntılanmış olup kısaca Aylak Sınıfın kendisini görünür kıldığı Gösterişli Tüketim'in (conspicuous consumption) var olabilmesi için çalışan ve çalışmayı erdem olarak görmeye şartlandırılmış kitlelere ihtiyaç duyduğunu anlatır.&lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Çalışmak zorunda olmayan, daha da ötesinde çalışmayı, emeği aşağılayıcı bulan bu kitle, kendileri yerine işleri yoluna koyacak, üretecek ve sermayelerini büyütecek kitlelere gereksinim duyacaktır. Bu ayrıcalıklı azınlığı beslemek ise insan aktivitelerinin genel tarifi olan eylemekten anlamını alan insan emeği ile değil ama hayatta kalabilmek için uzun mesai saatleri boyunca didinmek zorunda kalan milyonların "çalışması" ile mümkündür.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TDYiFgRFYMI/AAAAAAAAAUs/589AkhlV1VM/s1600/leisureclass.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 206px; height: 220px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TDYiFgRFYMI/AAAAAAAAAUs/589AkhlV1VM/s320/leisureclass.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5491614273581179074" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;"Belirli bir aylak sınıfı olmayan toplumlar sosyal yapı ve hayatın işleyişi açısından da bir çok ortak özellik gösterir. Bunlar küçük gruplardır ve arkaik bir yapıya sahiptirler... Bu toplulukları farklı kılan, barışsever insan gruplarından oluşmuş olmalarıdır... Aylak sınıf, barışsever yapıdan savaşçı yapıya geçerken filizlenmeye başlıyor. Aylak sınıfın ortaya çıkması için:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yağmacı bir topluluk olması...&lt;br /&gt;- Mesleklerde uzmanlaşmaya geçilmiş olması yani bazı mesleklerin değerli, bazılarının ise değersiz (hatta aşağılayıcı) olması gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmacı evrede düzgün olan, özellikle yağmacı evreyi takip eden çalışkanlığın yarı-barışçıl gelişme evresinin başlarında aylak hayat, parasal gücün en nihai kanıtıdır, ancak aylak beyefendinin belli bir refah içinde yaşayabilmesi şartıyla. Bu evrede servet en önce kölelerden oluşur; servet güç, en başta kişisel hizmetlerde görünür hale gelir. Böylece emekten bariz bir kaçınma, üstün parasal başarının geleneksel işareti ve saygınlığın göstergesi haline gelir; buna karşıt olarak üretici emeğin uygulanması yoksulluğun ve tabi olmanın işaretidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek daha erken bir kültürel safhadan miras eski gelenekler tarafından uygunsuz sayılmamış olsa dahi fakirliğin bir kanıtı olması dolayısıyla kaçınılmaz bir şekilde onursuzluk sayılacaktı. Yağmacı kültürün kadim geleneğinde üretici emek muktedir yaratılmış insanoğlun yakışmaz sayılıp skınılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teoride aylak sınıf yağmacı kültürün başlangıcınan beri var olsa da, kurumun, yağmacı kültürden bir sonraki parasal safhaya geçerken yeni ve daha tamamlanmış bir anlam kazandığını belirtmek gerekir. Bu dönemden itibaren teoride olduğu kadar gerçekte de bir “aylak sınıf” doğmuştur. Tam anlamda bir “aylak sınıf” kurumunun tarihi bu noktada belirlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekten kaçnma sadece şerefli ve takdire değer bir hareket sayılmakla kalmayıp aynı zamanda terbiyenin de gereği haline gelmiştir. Mülkü, servetin biriktirilmesinin ilk dönemlerinde saygınlığın temeli olarak görme ısarrı çk naif ve küstahçadı. Emekten kaçınma servetin geleneksel kanıtıdır... Bu arada üretici emek aynı anda ve benzer bir süreçte çif anlamlı bir ifadeyle özünde değersizlik kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnce görgü kurallarına uzun süredir alışkın olan hassas ve duyarlı kişilerde emeğinden utanç öyle güçlüdür ki ciddi bir durumda kendini sakınmak için bile emek harcamaktan kaçınabilirler. Mesela söylendiğine göre Polinezyalı kabile reisleri töreye uygun davranma stresi altında yemeklerini kndi ağızlarına götürmektense açlıktan ölmeyi tercih ederlermiş. Fransa krallarıdan birisi için anlatılan hikayeye göre de, görevi hazretin sandalyesini çekmek olan hizmetçinin yokluğunda kral, şöminenin karşısında şikayet etmeden oturmuş ve kraliyet temsilcisi iyileşemeyecek kadar yanmıştır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Torstein Veblen, Aylak Sınıfın Teorisi, Babil yay.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-7554265027355527174?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/7554265027355527174/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/07/aylak-aznlg-beslemek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7554265027355527174'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7554265027355527174'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/07/aylak-aznlg-beslemek.html' title='Aylak Azınlığı Beslemek'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/TDYiFgRFYMI/AAAAAAAAAUs/589AkhlV1VM/s72-c/leisureclass.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6807533276446842240</id><published>2010-04-23T14:05:00.011+03:00</published><updated>2010-04-26T12:47:34.396+03:00</updated><title type='text'>Vasfın Sıradanlaştırılması -Gorz Okumaları- (2)</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Üretici güçlerle ve kendi varoluşlarıyla hala kurdukları tek ilişki olan çalışma, onlarda bütün kişisel faaliyet görünümünü kaybetmiştir ve ancak bitki gibi yaşayarak ayakta kalırlar (Marx, Alman İdeolojisi).&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S9GANWngckI/AAAAAAAAAUM/-BTk_w52YVk/s1600/jobless+lines+Ireland.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 195px; height: 241px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S9GANWngckI/AAAAAAAAAUM/-BTk_w52YVk/s320/jobless+lines+Ireland.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5463288789875061314" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“çalışma” (arbeit) bireylerin akılcı ve toplumsal işbirliğiyle ortadan kalkacaktır (beseiting); bu çalışmanın yerini, seri üretimin parçası olmuş ve uzmanlaştırılmış bireylerin emeği değil, bilinçli ve yöntemli olarak işbirliği yapan bireylerin özerk faaliyeti olan kolektif bir poiesis alacaktır. &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(s.43)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim bizim “sanayi” diye adlandırdığımız şey, gerçekte, ancak emekçilerin üretim araçlarından ayrılması temelinde mümkün olan bir sermayenin teknik yoğunlaşmasıdır. Sadece bu ayrım çalışmayı akılcılaştırmaya ve iktisadileştirmeye, üreticilerin ihtiyaçlarını aşan artıklar üretmesine ve bu büyüyen artıkları üretim araçlarının çoğalmasında ve güçlerinin büyümesinde kullanmaya imkan tanımıştır. &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;s.73&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretim, hesaplanabilir ve öngörülebilir olmak için, farklı verimlilik ve hızlarda üretim yapan işçilerin emeğine dayanmaya son vermeliydi. Farklı bireylerin üretken faaliyetlerinin kesinlikle aynı olması gerekiyordu; yükümlülükleri birbirinin yerine geçebilir olmalıydı, aynı ölçüde değerlendirilebilir ve verimlilikleri karşılaştırılabilir olmalıydı. Bunun için (Max Weber’in doğru olarak gördüğü gibi) çalışmayı emekçilerin kişiliğinden ayırmak gerekiyordu. Çalışmayı, aynı yükümlülüğün toprakların dört bir yanına, hatta dünyanın dört bucağına yerleştirilmiş herhangi bir fabrikada çalışan herhangi bir emekçi tarafından sağlanabileceği biçimde akılcılaştırmak ve şeyleştirmek gerekiyordu. Çalışmanın akılcılaştırılması makinelerin akılcılaştırılmasını ve sonra da standartlaştırılmasını zorunlu kılıyordu. Bu da ürünlerin standartlaştırılmasını ve ürünlerin standartlaştırılması da emekçilerin standartlaştırılmasını zorunlu kılıyordu. Benzer ürünlerin, her yerde benzer “jestlerle” ve benzer yöntemlere göre, benzer parametreli makinelerde imal edilmesi gerekiyordu. &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(s.79)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam Ferguson History of Civil Society adlı kitabında şöyle yazar: “Üretim en çok, zekadan vazgeçildiğinde ve atölyede, parçaları insanlar olan bir makine olarak kabul edilebildiğinde artar.” Kapital’de bu bölümü aktaran Marx, ardından Adam Smith ve G.Garnier’nin alıntılarıyla devam eder ve D.Urquhart’dan (Falimial Words) aldığı formülle sonuçlandırır: “İşbölümünün daha da ayrıntılandırılması bir halkın öldürülmesi demektir.” &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;s.80&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası emekçi kitlesini yönlendirici ütopya artık “emekçi iktidarı” değil, emekçi olmaktan çıkma imkanıdır; çalışma içinde özgürleşmeye daha az vurgu yapılırken, tam gelir garantisiyle çalışmaktan kurtulmaya daha fazla vurgu yapılmaktadır. &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(s.81&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisadi akılcılaştırmanın yerine araçsal bir çalışma anlayışı koymak için ortadan kaldırmaya çabaladığı çalışma ile yaşamın birliğini yeniden oluşturmak söz konusudur. Kriz, rekabet ve teknik değişimlerin şiddetlenmesi sayesinde, işletme, işlevsel bütünleşme yeri olmaktan çıkıp, toplumsal bütünleşme ve mesleki gelişme yeri haline gelmelidir. En azından, “insan kaynakları” denen yeni ideolji böyledir. Bu ideoloji çeşitli açılardan, ekonomist tüm-akılcılaştırma üzerinde gelişiyor gözükmektedir. İşgücünün diğerleri gibi bi alet olmadığını çıkça olmasa da kabul eder. İşgücünün etkinliği ve performansının, işletme ortamı, çalışma tatmini, işbirliğinin toplumsal ilişki niteliği vs. gibi hesaplanabilir olmayan unsurlara bağlı olduğunu ve iktisadi akılcılıktan kaynaklanmadıklarını da kabul eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka açılardan, “insan kaynakları” ideolojisi iktisadi olmayan özlemelerin iktisadi akılcılık tarafından akılcılaştırılmasına –veya Habermas’ın deyişiyle, sömürgeleştirilmesine- zemin hazırlar: Yeni tip işletme bunları sadece üretkenlik ve özel tür bir “rekabet” unsurları olduklarından dikkate almaya çabalayacaktır. &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(s.83-84)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesleğinden gurur duyan, yaptığı işe egemen, iş teknikleriyle aynı tempoda gelişebilen yeni tip emekçi figürü patronların çalışma hümanizmasına verdikleri geçikmiş bir tavizden doğmamıştır. Teknolojik değişmlerin sonucu olan bir zorunluluğa denk düşer. Sermaye işçi sınıfının bütünlüğünü, sendikal hareketi ve toplumsal dayanışma ve bağlardan geri kalanları parçalamak için bu zorunluluğu bir levye olarak kullanır. Bunu yapmak için, çalışma ütopyasının değerlerini kendi hesabına geçirmesi yeter: Bu değerler, üretim araçlarının emekçiler tarafından sahiplenilmesi (yani tekniğin yeniden mal edilmesi); çalışmada bireysel kapasitelerin tam olarak gelişmesi; ve mesleğin ve meslek etiğinin değer kazanmasıdır.&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt; (s.91)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S9GAbp0kAdI/AAAAAAAAAUU/hH9u9g9ab8k/s1600/JoblessMen.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 405px; height: 305px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S9GAbp0kAdI/AAAAAAAAAUU/hH9u9g9ab8k/s320/JoblessMen.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5463289035548262866" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Almanya örneğinde, imtiyazlı eçkin emekçiler tarafından yönetilen sendika, periferik işçilerle, işsizler ve geçici işçilerle ilgilenmeme gibi tehlikeli bir eğilim taşır. Patronlarla, bilinçli veya bilinçsiz olarak, “kazananların” ve “yeterli olanların” “yeterli olmayanlara” ve “tembellere” karşı ideolojik ittifakını oluşturur. Burada da sorun, Peter Glotz’un formülüne göre, “güçlülerin zayıflarla dayanışmasını” başarmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa bu dayanışma ancak çalışma etiğinden ve çalışma ütopyası diye adlandırdığımız şeyden ayrıln bir perspektif içinde mümkündür. Bu ütopya –ve verimlilik, çaba, profesyonelleşme etiği- çalışmanın artık temel üretici güç olmadığı ve sonuç olarak, herkes için yeterince sürekli iş olmadığı bir durumda tüm hmanist içeriğinden yoksun kalır. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bu durumda, çabanın yüceltilmesi, meslekle yaşamın birliğinin onaylanması ancak ücreti iyi, nitelikli ve düzenli işleri kendine ayıran ve bu gaspı da yüksek nitelikleri adına haklı gösteren imtiyazlı bir seçkin tabakanın ideoloji olabilir. Çalışma ideolojisi, çaba ahlakı bundan böyle aşırı-rekabetçi egoizmin ve kariyerizmin kılıfı olur: En iyiler kazanır, diğerlerinin ise kendilerine öfkelenmekten başka ellerinden bir şey gelmez; çalışmayı cesaretlendirmek ve ödüllendirmek gerekir, dolayısıyla işsizlere, yoksullara ve diğer “tembellere” ödün verilmemelidir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da en açık ifade Thatcherizm olan bu ideolojide, sermaye açısından, kesin bir akılsallık vardır: Güç yenilenebilir (en azından şimdilik) bir işgücünü güdüledirmek ve maddi olarak denetlenemeyeceğinden ideolojik olarak denetlemek söz konusudur. Bunun için, çalışma etiğini korumak gerekir. Seçkin işçileri daha az imtiyazlılara bağlayabilecek dayanışmayı yıkmak, mümkün olduğunca fazla çalışarak kendi çıkarından başka topluluğun çıkarına da daha iyi hizmet edeceğine onu inandırmak gerekir. Dolayısıyla, yapısal olarak fazlalaık konumundaki bir işgücünün sürekli büyüdğünü ve düzenli ve tam gün işlerde büyüyen bir yapısal kıtlık olduğu olgusunu gizlemek gerekir; kısacası ekonominin herkesin çalışmasına ihtiyacı olmadığını ve bundan sonra da daha az ihtiyacı oalcağını gizlemek gerekir. Ve sonuç olarak, “çalışma toplumu”nun hükümsüz olduğunu gizlemek gerek: Çalışma, artık toplumsal bütünleşmenin temeli değildir. &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(s.93-94&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksek yeteneklerin ve vasıfların sıradanlaştırılması yukarda anlatılan toplumun ikiliğiyle mücadele etmenin en vazgeçilmez ve etkli aracıdır. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;En vasıflı işlerin bile çok sayıda çalışana dağıtılmasıyla çalışma süresindeki indirimin peşinden gelecek bir politika için bu sıradanlaştırma gereklidir. Ve dahası, çalışma süresinin azaltılmasının hedeflerinden biri olmalıdır: Serbest zaman, mesleki olsun olmasın bilgilerin derinleştirilmesi ve genişletilmesi için de kullanılabilmelidir. Toplumsal olarak gerekli çalışmayı, yetenekli ve çalışmayı arzulayan bütün yurttaşlara dağıtmanın başka yolu yoktur: herkesin hayatını çalışarak kazanabilmesi için, herkesin daha az çalışabilmesi gereklidir.&lt;/span&gt; &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;s.103)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;A.Gorz, İktisadi Aklın Eleştirisi&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6807533276446842240?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6807533276446842240/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/04/vasfn-sradanlastrlmas-gorz-okumalar-2.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6807533276446842240'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6807533276446842240'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/04/vasfn-sradanlastrlmas-gorz-okumalar-2.html' title='Vasfın Sıradanlaştırılması -Gorz Okumaları- (2)'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S9GANWngckI/AAAAAAAAAUM/-BTk_w52YVk/s72-c/jobless+lines+Ireland.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-8920019471067084311</id><published>2010-04-18T23:03:00.006+03:00</published><updated>2010-04-23T14:05:22.019+03:00</updated><title type='text'>Rekabetin namlusu işçiye doğru!</title><content type='html'>"Yoksulluğun müsebbibi olan işsizleşme ve hiç iş bulamama olarak ortaya çıkan işsizlik, emek üretkenliğindeki artışın, sermayenin organik bileşimindeki ve teknik şeklindeki değişimin hızındaki artıştan etkilenir. Böyle bir etki altında kaldığı için işçiler kendi yarattığı sermaye birikimi ile birlikte, kendisini nispi ölçüde fazlalık haline getirip, yoksullaşma sürecini başlatan önce düşük ücretli işçiye, daha sonra ücretten yoksun işsize dönüştüren araçları da üretmiş olur. Bunu da daima artan boyutlarda yapar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S8wQACctzUI/AAAAAAAAAT8/ghmc62aXjNw/s1600/clown.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 190px; height: 187px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S8wQACctzUI/AAAAAAAAAT8/ghmc62aXjNw/s320/clown.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5461758040936926530" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kapitalist üretimin rahatça at oynatabilmesi için yoksullardan oluşan yedek bir sanayi ordusuna ihtiyacı vardır. Bu yoksul yedek sanayi ordusunun büyüklüğüne duyulan bu ihtiyaç yoksullara katılanların sayısını da arttırır. Üretim araçları, büyüklük ve etki güçleri bakımından artarken, daha az emekçi çalıştırma araçlarına haline geldikleri gibi, bu durum, bir de emeğin üretkenliğindeki artış oranında, sermayenin emek arzını, emekçi talebinden daha büyük bir hızla yükseltmesi gerçeğiyle değişikliğe uğratılır. Bir yandan işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışmasını yoksul yedek ordunun saflarını şişirirken, öte yandan da bu yoksul yedek ordunun rekabet yoluyla çalışanlar üzerindeki artan baskısı, bunları, aşırı çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek zorunda bırakır. İşçi sınıfının bir kesiminin aşırı-çalışmayla diğer kesimi zorunlu bir işsizliğe mahkum etmesi ve bunun tersi, bireysel kapitalistleri zenginleştirmenin bir aracı halini aldığı gibi, aynı zamanda da, yoksul yedek sanayi ordusu üretimini, toplumsal birikimin ilerlemesine uygun düşecek ölçüde hızlandırır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek arzı ve talebi yasasının sermaye birikim sürecinde de yeni işsiz yoksulluğa yol açan esas üzerinde işlemesi ise sermayenin tahakkümünü tamamlar. Bir yandan, işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışması, fazla mesai yapması, yedek yoksul işçi ordusunun yani yoksul işsizlerin saflarını şişirirken, öte yandan da bu yedek işgücü olan işsizlerin rekabet yolu ile çalışanlar üzerinde artan baskısı, bunları, aşırı çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek zorunda bırakır. Bu süreçte kapitalistler daha da zenginleşirken, çalışanların reel ücretleri düştüğünden daha da yoksullaşırlar... çünkü teknikte ve yönetim biçimindeki her yenilik daha az işçi çalıştırmayı gerektirir, kapitalist ise tercihini hep yeni teknik ve yeni yönetim biçimlerinden yana yapar. İşte bu nedenle, emekçiler daha fazla çalıştıkları, başkaları için daha fazla servet ürettiği ölçüde kendi yoksulluklarının önünü de açarlar, yoksulluğa davetiye çıkarırlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçilerde yaratılacak olan işsiz kalma kaygısı, korkusu, panoptikon hapishanenin, görünmeyen iktidarının e gözetim duygusunun işçilere içselleştirilmesi yeni iş yasasının en önemli kurgusudur. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kendine olan güvenini kaybetmiş, geleceğe yönelik olarak sürekli kaygılı olan bir işçi artık kendi kendini denetleyecek, dışsal bir baskı olmadan, bir emir verilmeden daha yoğun çalışacak, dayanışmadan uzak, sadece kendisini düşünen bencil bir kimliğe de kavuşturulmuştur. Yeni yasanın istediği budur...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Feshin geçerli sebebe dayandırılmasını” düzenleyen 18. Madde...ye göre “Otuz ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde en az altı aylık kıdemi olan işçinin belirsiz süreli iş sözleşmesini fesheden işveren, işçinin yeterliliğinden veya davranışlarından ya da işletmenin, işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak zorundadır”. Oldukça nötr ve “anlamlı” görünen bu yaklaşımın özüne bakıldığında, “geçerli sebebin” iş güvencesi açısından aslında hiçbir anlamı olmadığı da anlaşılmaktadır... (bu hüküm ile birlikte) işveren bir işçiyi her an işçinin yetersizliği ve davranışları nedeniyle işten çıkarabilir. Çalışma temposunu ve üretkenliği bir işçinin fiziksel ve zihinsel gücünün üzerinde belirleyen bir işveren için bir işçiyi her zaman işten çıkarmak mümkündür. Örneğin en çalışkan işçinin bile günde 85 gömlek üretebileceği bir yerde işçinin yeterliliği 100 gömlek üzerinden belirlendiğinde işçi için geriye sadece tek bir seçenek kalmaktadır: işten atılmamak için, ustabaşının, şefin denetimine bile gerek kalmadan “gönüllü olarak konulan hedefe yaklaşmak için yoğun bir çaba göstermek, diğer işçilerden daha az gömlek üretmemek. Bu yöntem, bu otodenetim işçinin verimliliğini arttırırken, onu yoğun bir çalışma temposuna zorlarken, işverenin karlarına kar katmaktadır...her an işsiz kalma gerilimi yaşayan işçiler yoğun bir stres baskısı altında kalmakta, adeta bir hapishanede yaşamaktadırlar... Sürekli itaatin yarattığı gerlimin sonuçları ise oldukça ağır olmaktadır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Türkiye’de Kapitalizmin Restorasyon Sürecinde Sosyal Politika ve Çalışma Yasaları, Yüksel Akkaya s.13-41 / Kapitalizm ve Türkiye II, Haz.Fuat Ercan-Yüksel Akkaya, Dipnot yay.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-8920019471067084311?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/8920019471067084311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/04/rekabetin-namlusu-isciye-dogru.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8920019471067084311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8920019471067084311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/04/rekabetin-namlusu-isciye-dogru.html' title='Rekabetin namlusu işçiye doğru!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S8wQACctzUI/AAAAAAAAAT8/ghmc62aXjNw/s72-c/clown.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-3568778616263984371</id><published>2010-03-26T16:29:00.006+02:00</published><updated>2010-03-26T17:31:43.505+02:00</updated><title type='text'>KAPİTAL, 1. Cilt, X. Bölüm</title><content type='html'>"Si le manouvrier libre prend un instant de repos, l'économic sordide qui le suit des yeux avec inquétude, prétend qu'il la vole." ["Özgür gündelikçi bir an dinlenmeye dalsa, kaygılı gözlerle onu izleyen iğrenç iktisat, bunu çaldığını ileri sürer."] N. Linguet, Théorie des Lois Civiles, etc., London 1767, t. II. s. 466.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S6zL6xauHKI/AAAAAAAAAT0/VZQyE1K8OSM/s1600/saggar_lads.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 408px; height: 294px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S6zL6xauHKI/AAAAAAAAAT0/VZQyE1K8OSM/s320/saggar_lads.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5452957459397090466" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her meslekten, her yaştan ve her cinsiyetten, karışık bir işçi kalabalığına, üzerimizde kılıçtan geçirilen ruhların Ulysses'ın üzerinde bıraktığı izlenimlerden daha çarpıcı etki bırakan topluluğa bakar bakmaz -koltuklarındaki Mavi kitapları görmesek bile- aşırı-çalışmanın izlerini derhal görürüz; çarpıcı karşıtlık, sermaye karşısında bütün insanların aynı olduğu yargısını tanıtlayan iki kişiyi örnek olarak alalım: bir kadın şapkacısı ile bir demirciyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1863 Haziranının son haftasında, Londra'daki bütün günlük gazeteler "sansasyonel" bir başlık altında bir haber yayınladılar: "Aşırı-çalışmanın neden olduğu ölüm." Haber, çok saygıdeğer bir giysi firmasında çalışan ve Elise tatlı adıyla bir hanımefendi tarafından sömürülen 20 yaşındaki şapkacı Mary Anne Walkley'in ölümü ile ilgiliydi. Sık sık yinelenen o eski öykü, bir kez daha anlatılıyordu. Bu kız, ortalama 16½ saat, işlerin hızlı gittiği mevsimde ise aralıksız 30 saat çalışıyor, azalan emek-gücü, arasıra, likör, şarap ya da kahve ile takviye ediliyordu. Şimdi ise mevsimin en hızlı zamanıydı. Yeni ithal edilmiş Gal Prensesi onuruna verilecek baloda soylu hanımların giyecekleri süslüpüslü tuvaletlerin gözaçıp kapayana kadar hazırlanması gerekiyordu. Mary Anne Walkley, 60 kızla birlikte hiç aralıksız 26½ saat çalışmıştı; 30 kız bir odada oturmuşlardı ve odanın havası ancak bunların 1/3'ine yetecek kadardı. Gece, yatak odasının tahtalarla bölünmüş havasız bölmelerinde ikişer ikişer yatıyorlardı. Ve bu da, Londra'nın en iyi modaeviydi. Mary Anne Walkley, cuma günü hastalandı ve elindeki işi bitiremediği için Madam Elise'yi şaşkın bırakıp pazar günü öldü. Ancak ölümünden sonra çağrılan Dr. Bay Keys, jüri önünde dosdoğru tanıklık etti ve şunları söyledi: "Mary Anne Walkley, çok kalabalık bir odada uzun saatler çalışması ve çok küçük ve havasız bir yatak odasında bulunması nedeniyle ölmüştür." Doktora iyi bir nezaket dersi vermiş olmak için jüri kararını şöyle açıkladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Müteveffa inme sonucu ölmüştür, ama kalabalık bir odada aşırı-çalışmasının ölümünü çabuklaştırdığı kaygısını veren nedenler de vardır, vb." "Bizim beyaz kölelerimiz" diye feryat ediyordu Cobden ile Bright'in serbest ticaret organı Morning Star, "Bizim beyaz kölelerimiz, mezara girene kadar didinip dururlar ve çoğu zaman sessizce eriyip, ölür giderler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ölesiye çalışma yalnız terzi atelyelerinde değil, başka binlerce yerde her gün olagelmekte; 'işlerin iyi gittiği' hemen her yerde de diyebilirim. ... Örnek olarak demirciyi alalım. Ozanların dedikleri doğruysa, demirciden canlı, daha keyifli insan bulunmazmış; sabah erkenden kalkar, gün doğmadan kıvılcımlar saçmaya başlar; yemesi, içmesi, uyuması bile başkasına benzemez. Normal çalışsa, gerçekten de, fizik yönünden en iyi durumda olan insanlardan biri sayılır. Ama. biz, onun ardına takılıp, kente ya da kasabaya inelim, bu güçlü adam üzerinde işin ezici ağırlığını ve ülkedeki ölüm oranındaki yerini görelim. Marylebone'da demircilerin yıllık ölüm oranı binde 31'dir, ve bu oran ülkede toplam erkek ölüm oranından binde 11 daha yüksektir. İnsan uğraşının neredeyse içgüdüsel bir kolu olan bu meslek, çalışma alanı olarak hiç de kötü bir yanı olmadığı halde, sırf aşırı-çalışma yüzünden, insanı yiyip bitiren bir iş halini alıyor. Her gün şu kadar sayıda çekıç sallayabilir, şu kadar adım atabilir, şu kadar nefes alabilir, şu kadar iş yapabilir, ve diyelim ortalama elli yıl yaşayabilir; ama, şu kadar fazla çekiç sallamaya, nefes almaya, adım atmaya ve yaşamını dörtte-biri kadar fazla harcamaya zorlanır. Bu çabayı gösterir, sonuçta belli zamanda dörtte-biri kadar fazla iş çıkartır, ama 50 yerine de 37 yaşında ölür."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gene de, 18. yüzyılın büyük bir kısmında, modern sanayi ve makineleşme çağına kadar İngiltere'de, sermaye, emek-gücünün, haftalık değerini ödeyerek işçinin bir hafta boyu emeğine elkoymayı başaramamıştır; bunun tek istisnası tarım emekçileridir. Dört günlük ücretle bütün bir hafta yaşayabilmeleri olgusu, işçilere, diğer iki gün de kapitalistler için çalışmaları gerektiği yolunda yeterli bir neden olarak görünmemişti. İngiliz iktisatçılarından bir bölümü, sermayenin çıkarına, bu küstahlığı en ağır biçimde yermişler, diğer bir grup ise işçileri savunmuşlardır. Örneğin, o sıralarda, bugünkü MacCulloch ve MacGregor'un benzer yapıtları gibi ünlü olan [Universal] Dictionary of Trade [and Commerce] adlı yapıtın yazarı Postlethwayt ile (daha önce sözü edilen) Essay on Trade and Commerce adlı yapıtın yazarı arasındaki şu tartışmaya kulak verelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postlethwayt başka şeyler arasında şunları da söyler: "Bu birkaç gözlemlemeye, pek çok kimsenin ağzında dolaşan bayat sözlere değinmeden son veremeyiz; onlara göre, eğer çalışan yoksul halk, beş günde yaşaması için kendine yetecek kadarını elde ederse, altıncı günü hiç çalışmaz. Bunlar, bu nedenle yaşamak için gerekli ve hatta zorunlu yaşama araçlarını, vergiler ya da başka yollarla pahalılaştırarak, zanaat ve manüfaktür işçilerini haftanın altı gününde aralıksız çalışmaya zorlamayı öneriyorlar. Bu ülkenin çalışan insanlarının devamlı köleliğinden yana olan o büyük politikacıların duygularını paylaşamadığım için özür dilerim; bunlar, o yaygın atasözünü unutuyorlar: All work and no play. [Hep çalış ve hiç oynama. -ç.] İngiliz mallarına o genel ünü ve güveni sağlayan zanaatçılar ile el işçisinin deha ve hüneriyle İngilizler öğünmüyorlar mıydı? Bunu kime borçluyuz? Herhalde, en çok emekçi halkın dilediği gibi eğlenme ve dinlenmesine. Bütün yıl boyunca haftada tam altı gün aynı işi yinelemek zorunda kalsalardı, bu yetenekleri körlenmez, canlılık ve hünerlerin yerini budalalık almaz mıydı, böyle bir ebedi kölelikle, bizim işçilerimiz, ünlerini sürdüreceklerine yitirmezler miydi?. ... Böyle zora koşulmuş hayvanlardan ne tür bir işçilik beklersiniz? ... Bunların çoğu, dört gün içinde, bir Fransızın beş-altı günde yapacağı kadar iş çıkarır. Ama İngilizler böyle ebedi köleler haline getirilirse, Fransızlardan daha fazla yozlaşmalarından korkulur. Halkımızın savaştaki kahramanlık ününün, anayasal özgürlük ruhunun yanısıra, karınlarındaki ünlü İngiliz bifteği ile pastasından ileri geldiğini söylemez miyiz? Öyleyse, zanaatçılarımızın ve işçilerimizin üstün yetileri ile becerileri, niçin diledikleri gibi kullandıkları özgürlük ve serbestlikten ileri gelmiş olmasın? Ve diliyorum ki, işçilerimizin cesaretlerinin olduğu kadar dehalarının da kaynağı olan ayrıcalıklar ve iyi yaşamalarını ellerinden hiç bir zaman almayalım." Essay on Trade and Commerce yazarı, buna, şu karşılığı verir: "Eğer haftanın yedinci günü, öteki altı günün işe ait olması" (birazdan göreceğimiz gibi sermayeye ait olması demek istiyor) "yönünden kutsal bir kurum olarak tatil kabul edilirse, kuşkusuz bu, bir gaddarlık olarak düşünülemez. ... İnsanoğlu genellikle rahata ve tembelliğe eğilimlidir; biz, bu korkunç gerçeği, gerekli tüketim maddeleri çok pahalı olmadıkça, ortalama haftada dört günden fazla çalışmaya yanaşmayan manüfaktür işçisinin davranışlarından anlıyoruz. ... Yoksul halk için gerekli olan şeyleri tek bir ad altında toplayalım; sözgelişi buna buğday diyelim ve bir kile buğday da beş şilin olsun; işçi günlük emeğiyle bir şilin kazanırsa, haftada yalnız beş gün çalışma zorunluluğunu duyacaktır. Yok eğer buğdayın kilesi dört şilin olursa, ancak dört gün çalışmak zorunda kalacaktır; ama bu krallıkta ücretler, zorunlu maddelerin fiyatlarına oranla çok yüksek olduğu için ... dört gün çalışan bir işçinin elinde, haftanın geri kalan kısmında aylak yaşayacak kadar para kalmaktadır. Haftada altı gün ortalama çalışmanın kölelik olmadığını göstermek için söylediklerimin yeterli olduğunu umuyorum. Bizim tarım işçilerimiz bunu yapıyor, ve bunlar çalışan yoksul insanlarımız içinde herhalde en mutlu olanlarıdır.  Ama Hollandalılar bunu el işçiliğinde de yapıyorlar, ve onların da çok mutlu oldukları görülüyor. Bayram tatilleri girmedikçe, Fransızlar da böyle yapıyor. Ama bizim halkımızın edindikleri bir düşünceye göre, İngiliz olmakla, sanki, Avrupa'daki herhangi bir ülkeden daha fazla özgür ve bağımsız olmayı doğuştan bir ayrıcalık sayıyorlar. Bu düşüncenin, birliklerimizin kahramanlıklarını etkilemesi yönünden bir yararı olabilir, ama yoksul el işçisi, bu fikri ne kadar az benimserse, kendisi için de, devlet için de o kadar iyi olur. Emekçi halk kendisini hiç bir zaman üstlerinden bağımsız saymamalıdır. Bizimki gibi toplam nüfusunun sekizde-yedisinin hiç mülksüz ya da pek az mülke sahip olduğu bir ticaret devletinde ayaktakımını isteklendirmek son derece tehlikelidir. Bizim yoksul el işçilerimiz, şimdi dört günde kazandıkları parayla altı gün çalışmaya razı olmadıkça bu duruma hiç bir çare kâr etmeyecektir."  Bu amaca ulaşmak için ve "tembelliğin, oburluğun ve aşırılığın kökünün kazınması", çalışma ruhunun isteklendirilmesi, "işyerlerinde emeğin fiyatının düşürülmesi ve yoksulluk yükünün azaltılması" için, sermayenin sadık dostu şu denenmiş çareyi önerir: halkın yardımına muhtaç hale gelmiş işçileri, yani tek  sözcükle, yoksulları "an ideal workhouse"a hapsetmek. Bu ideal iş yeri, yoksullar için "midelerini şişirecekleri, giyinip kuşanacakları, azıcık da çalışacakları" bir barınak değil, bir "Dehşet Evi" olmalıdır. Bu "Dehşet Evi"nde, bu "ideal işyerinde, yoksullar, günde 14 saat çalışacak ve kendilerine ancak geriye 12 saatlik net çalışma kalmak üzere yemek paydosları verilecektir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabul etmek gerekir ki, işçilerimiz, üretim sürecinden çıktıklarında, girdiklerinden daha farklıdırlar. Pazarda, bir meta, "emek- gücü" sahibi olarak, öteki meta sahipleri ile karşı karşıya, satıcıya karşı satıcı olarak durmuştu. Kapitaliste emek-gücünü sattığı sözleşme, kendisini, onun tasarrufuna serbestçe verdiğini, deyim yerindeyse, ak ile kara gibi tanıtlar. Pazarlık tamamlandıktan sonra, onun "başına buyruk insan" olmadığı anlaşılır; emek-gücünü satmak için özgür olduğu süre, onu satmaya zorlandığı süredir,  ve gerçekten de, vampir, "sömürülecek tek bir adalesi, siniri, bir damla kanı olduğu sürece" onu elinden bırakmayacaktır. "Acılarının yılanına" karşı "korunmak" için işçilerin başbaşa vermeleri ve bir sınıf olarak, bu işçilerin bizzat kendilerinin, sermaye ile yaptıkları gönüllü sözleşme ile, hem kendilerini ve hem de ailelerini köleliğe ve ölüme satmalarını engelleyecek bir yasanın, kudretli bir toplumsal engelin yaratılmasını gerçekleştirmeleri gerekir. "İnsanın vazgeçilmez haklarını" sayıp döken cafcaflı liste yerine, yasayla sınırlı işgününün gösterişsiz Magna Charta'sı geliyor; bununla "işçinin sattığı zamanın ne zaman sona ereceği, ve kendisine ait olanın ne zaman başlayacağı " açıklığa kavuşmuş olacak. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Quantum mutatus ab illo!&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-3568778616263984371?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/3568778616263984371/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/03/kapital-1-cilt-x-bolum.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3568778616263984371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3568778616263984371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/03/kapital-1-cilt-x-bolum.html' title='KAPİTAL, 1. Cilt, X. Bölüm'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S6zL6xauHKI/AAAAAAAAAT0/VZQyE1K8OSM/s72-c/saggar_lads.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-4324661893528798842</id><published>2010-03-20T18:10:00.006+02:00</published><updated>2010-03-20T18:30:30.006+02:00</updated><title type='text'>Çalışmanın Dönüşümü -Gorz Okumaları- (1)</title><content type='html'>&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Andre Gorz, çalışmanın krizi üzerine yapılacak bir incelemede başvurulması gereken en önemli kaynaklardan birisi. Bilhassa "Çalışmanın Dönüşümleri / Anlam Arayışı" alt başlıklı "İktisadi Aklın Eleştirisi" kitabı bu minvalde yapılacak okumaların duraklarından biri olmalı. Bizim de Gorz üzerinden yapmakla yükümlü olduğumuz alt-çizmeler, birkaç bölüm halinde buradaki yerini zaman içinde almaya devam edecek. Aşağıda okuyacağınız kısım giriş mahiyetinde:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S6T3Cqet4KI/AAAAAAAAATk/0dbcCZXFUJQ/s1600-h/gorz.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 116px; height: 182px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S6T3Cqet4KI/AAAAAAAAATk/0dbcCZXFUJQ/s320/gorz.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5450753074160066722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kamusal alana karşılığı ödenen çalışma (ve daha özel olarak ücretli çalışma) aracılığıyla dahil olur, toplumsal bir varlık ve kimlik (yani bir “meslek”) ediniriz; kendimizi başkalarına göre değerlendirdiğimiz ve başkalarına olan görevlerimiz karşılığında onlar üzerinde haklar edindiğimiz bir ilişkiler ve değişim ağına dahil oluruz. Karşılığı toplumsal olarak verilen ve belirlenen çalışma, -çalışmayı arayanlar ona hazırlananlar veya işi olmayanlar için bile- en önemli toplumsallaşma unsuru olduğu içindir ki sanayi toplumu kendini bir “emekçiler toplumu”olarak görür ve bu sıfatla kendinden önceki toplumlardan ayrılır.  (s.28)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgür insan zorunluluğa boyun eğmeyi reddeder; ihtiyaçlarının kölesi olmamak için gövdesine hakim olur ve eğer çalışırsa, bu sadece hakim olamadıklarına asla bağımlı olmamak içindir, yani bağımsızlığını sağlamak veya güçlendirmek için. (s.29)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte, çağdaş nlamda çalışma fikri ancak imalat kapitalizmiyle ortaya çıkar. O zaman, yani XVIII. Yüzyıla kadar, “çalışma” terimi (labour, arbeit, lavoro) tüketim maddeleri veya yaşamak için gerekli olan ve ertesi güne bir şey bırakmadan gün be gün yenilenmesi gereken hizmetleri üreten serflerle gündelikçi işçilerin yaptıkları işi belirtiyordu. Buna karşın, satın alanların genellikle kendilerinden sonraki nesillere devrettikleri dayanıklı, biriktirilebilir nesneler imal eden zanaatçılar “çalışmıyorlar”, “uğraşıyorlardı” ve “uğraş”larında kaba işleri yerine getirmek için çağrılmış, ağır işler gören vasıfsız kimselerin “emeği”ni kullanabiliyorlardı. Sadece gündelik ve vasıfsız işçiler “çalışmaları” karşılığında ücret alıyorlardı; zanaatkarlar, birlik ve lonca denen mesleki sendikalar tarafından belirlenen bir barem üzerinden “eserleri” karşılığında ücret alıyorlardı. Bu loncalar, bütün yenilikleri ve her türlü rekabet biçimini sert biçimde yasaklıyordu. (s.31)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayi çalışmasının bilimsel örgütlenmesi, niceliklendirilebilir iktisadi kategori olarak çalışmayı emekçinin canlı kişiliğinden sürekli olarak koparma çabasıydı. Bu çaba, başlangıçta, çalışmanın değil, emekçinin kendisinin mekanikleştirilmesi biçimini, yani, dayatılan ritim veya çalışma hızıyla verimliliği zorlama biçimini aldı. Gerçekte, iktisadi olarak en akılcı biçim olabilecek verimliliğe göre ücretin uygulanamaz olduğu başlangıçtan itibaren ortaya çıkmıştı. Çünkü XVIII. Yüzyıl sonu işçileri için “çalışma” atadan kalma yaşam ritmine bağlı sezgisel bir hünerdi ve daha fazla kazanmak için kimse çabasının yaygınlaştırmak veya derinleştirmek fikrinde değildi. İşçi, “mümkün olduğunca fazla çalışarak günde ne kadar kazanabilirim diye değil, bugüne kadar kazandığım ve gündelik ihtiyaçlarımı karşılayn 2.5 markı kazanmak için ne kadar çalışmalıyım, diye soruyordu” (M.Weber).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçilerin sürekli tam gün çalışmayı istememeleri ilk fabrikaların çökmesinin temel nedeni oldu. Burjuvazi bu isteksizliği “tembelliğe” ve “uyuşukluğa” bağlıyordu. Bunu alt edebilmenin çok düşük ücretler ödemekten başka yolunu göremediklerinden işçi, tüm bir hafta boyunca geçimini sağlamak için günde tan on saat sıkıntı çekmek zorunda kalıyordu. Örneğin J.Smith 1747’de şöyle yazar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İhtiyaçlarını haftanın üç günü çalışarak sağlayan işçinin haftanın geri kalanında işsiz ve sarhoş olması çok rastlanan bir durumdur... Yoksullar, asla haftalık safahatlarını karşılayacak ve beslenmelerine yetecek olandan daha fazla çalışmayacaklardır... Yün fabrikalarındaki ücret indiriminin ülke için hayırlı bir iş ve avantaj olduğunu ve yoksullara gerçek bir haksızlık yapılmadığını çekinmeden söyleyebiliriz.” (s.37)&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S6T3H01crYI/AAAAAAAAATs/0XvFc0ub778/s1600-h/capitalism-collapse.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 406px; height: 336px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S6T3H01crYI/AAAAAAAAATs/0XvFc0ub778/s320/capitalism-collapse.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5450753162839108994" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-4324661893528798842?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/4324661893528798842/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/03/calsmann-donusumu-gorz-okumalar-1.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4324661893528798842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4324661893528798842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/03/calsmann-donusumu-gorz-okumalar-1.html' title='Çalışmanın Dönüşümü -Gorz Okumaları- (1)'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S6T3Cqet4KI/AAAAAAAAATk/0dbcCZXFUJQ/s72-c/gorz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-3118687958928503924</id><published>2010-02-21T21:10:00.001+02:00</published><updated>2010-02-21T21:14:16.840+02:00</updated><title type='text'>İşli güçsüz, işsiz güçsüz</title><content type='html'>Tarihin ilk aşamalarından beri, farklı dönemlerde, farklı biçimlerde olmak üzere köleleşmiş olan emek, sanayi devrimi ile daha da yoğun, fakat fark edilmesi güç bir kölelik dönemine girmiş oldu. Makine ile üretim dönemine girilmekte, giderek daha çok ve hızlı üretim, daha az emek istihdam edilerek gerçekleştirilir oldu. Böylece üretim artarken, sermaye sahibinin eline geçmiş olan emeğin iş bulma olanakları görece gerilemeye başladı. Sermaye sahipleri bolluk ve israf içinde yüzerken, bu bolluğu yaratan güçler, kölelik için birbiriyle yarışır hale geldi. Üretim ve bolluk arttıkça istihdam olanakları daraldığından dolayı, emek, üretip işsiz kalmakla üretmeden işsiz kalmak arasında sıkışıp kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emek iş güvencesi peşinde koşarken, tembellik hakkı yerine, kölelik hakkı talep eder oldu. Üretimde makineleşme yoğunlaştıkça, günlük çalışma saatleri kısaltılmadan, daha az emek istihdamı gündeme geldi. Bu yolla ücretler baskı altına alınırken, kar payı korunmaya çalışıldı. Oysa çok daha insancıl bir yöntemle, aynı üretim, tüm emek gücüyle, fakat daha kısa çalışma süreleriyle sağlanabilir. Böylece hem istihdam sorunu hafifler ya da çözümlenir hem de insanlar boş zamanlarında kendilerini geliştirici farklı faaliyetlere yönelebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüz toplumlarının içine itildiği çalışma fetişi sadece eş zamanlı olarak bireylerin tembellik hakkını tehdit etmekte kalmamakta, fakat aynı zamanda tüm doğa ve çevreyi de tahrip ederek, gelecek kuşakların yaşama hakkını da tehdit etmektedir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...çalışmayı kutsayan tüm sosyal, dinsel ve ahlaksal bakış açıları, sermayenin ideolojik aygıtı işlevini görereki sosyo-ekonomik işleyişi sermaye lehine perdeleyip kolaylaştırmıştır. Tüm bu ideolojiler, ekonomide yaratılan değerlerin paylaşımını, üretime katılma koşuluna bağlayarak ve istihdam politikalarını da sermaye ağırlıklı karar merkezlerine bırakarak, emekçiler arasında ölesiye bir rekabet yaratıp, bir yandan ücretleri baskı altına almaya, diğer yandan da sosyal güvenlik kurumlarını işlevsiz kılmaya çalışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görülüyor ki, iş fetişi veya işkolik olma hali günümüz toplumlarında görülen ve sermaye yoğun karar merkezlerinde dayatılan, bireylerin tembellik yapma ve kendilerini geliştirme haklarını ellerinden alan bir dayatma ve davranış kalıbıdır. Sermaye ağırlıklı karar merkezleri böyle bir davranış biçimini tetikleyerek, bir yandan bireysel ve toplumsal gereksinimleri durmadan kabartmayı, diğer yandan da bunları tatmine yönelik faaliyetlerde bulunarak sermaye birikimini hızlandırmayı amaçlamaktadır... bu nedenle sadece istihdam alanında değil, fakat tüketim alanında da “tembellik hakkı”, insanoğlunun birbirine karşı değil, fakat sermayenin mülkiyet biçimine karşı girişeceği onur mücadelesinin temel gerekçesini oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzzettin Önder, Tembellik Hakkı, Cogito, Sayı 12, s.73-77&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-3118687958928503924?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/3118687958928503924/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/02/isli-gucsuz-issiz-gucsuz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3118687958928503924'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3118687958928503924'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/02/isli-gucsuz-issiz-gucsuz.html' title='İşli güçsüz, işsiz güçsüz'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-3586709911596257573</id><published>2010-02-14T17:31:00.001+02:00</published><updated>2010-02-14T17:34:25.800+02:00</updated><title type='text'>Kropotkin neyi göremedi?</title><content type='html'>Kropotkin’in “Ekmeğin Fethi”ni yazmasının üzerinden yüz yıla yakın bir zaman geçti... ve o zamanlar Kropotkin’e “teknolojik mucizeler gibi görünen şeyler, çoğumuzun gündelik yaşamlarının bir parçası: Çamaşır makineleri, bulaşık makineleri, her evde akan sıcak su, iş mekanlarının verimli ve anlamlı düzenlenmesi. Gerçekleşmekten en uzak görünen öngörü ise otomatik ayakkabı boyama makineleri; hala ayakkabı boyacılarımız var, ya da en azından kendi ayakkabımızı kendimiz boyuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esas gerçekleşmeyen şey ise, Kropotkin’in tüm bu “mucize”lerin ardından geleceğini umduğu özgürleşme ve boş zamanda artış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kropotkin’in öngöremediği şu olsa gerek: Kurulu düzen, merkezi sıcak su sistemi yerine her aileye bir şofben ya da termosifon satmayı, kolektif yemekhaneler, bulaşıkhaneler ya da çamaşırhaneler yerine her aileye bir çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ve fırın satmayı tercih ediyorlar. Ev işi köleliğinden kurtulalım derken bu kez de fırın taksidi, bulaşık makinesi taksidi, çamaşır makinesi taksidi, “ay, yeni bir kurutma makinesi çımış, onu da alalım”lar, buzdolabının kapı sayısını arttırma çabaları, vesaire, boş zamanımızı da, emek gücümüzü de kemirip bitiriyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent Somay, Pyotr Kropotkin’den alıntının girişinden, Cogito, sayı 12, s.53-54.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-3586709911596257573?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/3586709911596257573/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/02/kropotkin-neyi-goremedi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3586709911596257573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3586709911596257573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/02/kropotkin-neyi-goremedi.html' title='Kropotkin neyi göremedi?'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-8555276872381451737</id><published>2010-02-07T13:05:00.006+02:00</published><updated>2010-02-07T13:17:33.270+02:00</updated><title type='text'>Aylaklığa Övgü</title><content type='html'>Kuşağımdan pek çok kişi gibi ben de “Boş duranı Allah sevmez” deyişiyle büyüdüm. Son derece erdemli bir çocuk olduğum için, söylenen her şeye inandım, sonuçta öyle erdemli biri olup çıktım ki, şimdiye kadar çalışıp durdum. Ne var ki vicdanım eylemlerimi denetlese de, düşüncelerim müthiş bir devrime uğradı. Dünyamızda gereğinden çok şey yapılıp durduğu, sanayileşmiş modern ülkelerde övülmesi gereken şeyin, bugüne dek övülenden bambaşka bir şey olması gerektiği inancındayım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S26f5DSsmVI/AAAAAAAAATU/9REzrayapHc/s1600-h/vgs.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 403px; height: 297px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S26f5DSsmVI/AAAAAAAAATU/9REzrayapHc/s320/vgs.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435457602767853906" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;...olanca ciddiyetimle söylemek istediğim şey, ÇALIŞMA’nın erdemli bir şey olduğuna inanmanın müthiş zarar verdiği, oysa mutluluk ve refaha götüren yolun, çalışmanın örgütlü biçimde azaltılmasında yattığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkel topluluklarda, kendi başlarına bırakıldıklarında, köylülerin savaşçılarla rahiplerin yaşamasına olanak veren o azıcık artı ürünü oluşturmayıp, ya daha az üretecekleri ya da daha çok tüketecekleri açıktır. İlk başlarda, artı ürünü yaratıp sonra da elden çıkartmaları için kaba güç kullanmak gerekmişti. Ama sonraları yavaş yavaş pek çoğuna öyle bir ahlak aşılanabildi ki, çalışmalarının bir bölümü başkalarının aylakça dolaşmasına destek olsa bile, çabalayıp durmanın kendi yükümlülükleri olduğuna inandılar. Böylece daha az zorlamaya gerek duyulur olduğu gibi, yönetim giderleri de azalmış oldu... Tarihsel açıdan baktığımızda bu ödev anlayışı, iktidarı elinde bulunduranların kişileri kendi çıkarları için değil de efendilerinin çıkarları için yaşamaları gerektiğine inandırmak amacıyla kullandıkları bir araçtır. Şuna hiç kuşku yok ki iktidarı elinde bulunduranlar, kendi çıkarlarının, insanlığın çok daha geniş kapsamlı çıkarlarıyla özdeş olduğuna inanıp savunmaktalar böyle bir şeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern teknikler sayesinde, herkese yaşaması için gereken şeyleri sağlayacak çalışma miktarı korkunç biçimde azalmış bulunmakta. Savaş yıllarında açıkça ortadaydı bu. O zamanlar, silahlı kuvvetlerdeki herkes, mühimmat imalatında çalışan, savaş propagandasıyla, istihbaratla uğraşan ya da savaşla ilgili devlet dairelerinde çalışan kadınlı erkekli bütün herkes üretken uğraşlardan geri çekilmişti. Buna rağmen Müttefik ülkelerdeki vasıfsız işçilerin fiziksel refah düzeyi o zamana dek görülmedik derecede yüksekti neredeyse. Genel mali durum bu olayın anlamını gizlemişti: Alınan borçlar nedeniyle geleceğin bu günleri beslediği izlenimi doğmuştu. Kuşkusuz olanaksızdı böyle bir şey; insan var olmayan bir lokma ekmeği yiyemezdi ki. Savaş, üretim bilimsel olarak örgütlenip düzenlendiğinde, modern dünyanın sunduğu çalışma olanaklarının küçücük bir parçasıyla bile, içinde yaşadığımız modern toplumları son derece rahatça yaşatabileceğimizi tartışılmaz biçimde kanıtlamıştı. Savaş son bulduğunda, insanları savaşmaktan ve mühimmat yapımından kurtarmak için kurulan bilimsel örgütlenme korunmuş, işgünü de dört saate indirilmiş olsaydı, herşey yolunda olurdu pekala. Ama bu yapılmadı, eski karışıklık getirildi gene ortaya, emeğine gerek duyulanlardansa daha da uzun işgünleri boyunca çalışmaları istendi, emeklerine gerek duyulmayanlarsa işsizlik içinde kıvranmaya terk edildiler. Neden? Çalışmak bir ödevdi, kişinin de ürettiğine değil, çalıştığı sanayi kolu tarafından belirlenmiş erdemlerine oranla ücretlendirilmesi gerekirdi de ondan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S26f_-pYNpI/AAAAAAAAATc/papDW01ZI4Y/s1600-h/br.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 150px; height: 150px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S26f_-pYNpI/AAAAAAAAATc/papDW01ZI4Y/s320/br.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5435457721779893906" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Köleci devletin ahlakıdır bu, ortaya çıktığı koşullardan bambaşka koşullara uyarlanmıştır yalnızca. Sonuçsa tam anlamıyla yıkım olmuştu. Bir örnek verelim: belirli bir anda, belli sayıda kişini topluiğne yapımı işine girdiğini, günde (örneğin) sekiz saat çalışıp, dünyanın gerek duyduğu sayıda topluiğne ürettiklerini varsayalım. Birinin kalkıp aynı sayıda kişinin, eskisinin tam iki katı iğne üretmesini sağlayan bir buluş yaptığını düşünelim. Peki ama dünyada bunun iki katı iğne gerekmiyor ki; hem iğnenin fiyatı o kadar düşük ki, bundan daha ucuza satılıyor diye kimse gidip daha çok iğne almaz ki zaten. Akla uygun bir dünyada, iğne yapımıyla uğraşan herkesin sekiz yerine dört saat çalışmasıyla herşey gene eskisi gibi sürüp gidebilirdi rahtlıkla. Ama şimdi yaşadığımız dünyada böyle bir şeyin ahlak açısından çöküntüye yol açacağına inanılır. İnsanlar hala sekiz saat çalışmakta, hala gereğinden çok iğne var ortada, kimi işverenler iflas etmekte, daha önce iğne yapımıyla uğraşan kişilerin yarısıysa işsizlik içinde sürünmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Yoksulların eğlenceyle geçirecekleri boş zamanlarının olması son derece şaşırtmıştır hep zenginleri. XIX. Yüzyılın ilk başlarında, İngiltere’de erkekler günde onbeş saat çalışırlardı; alışılageldiği üzere çocuklar günde oniki saat çalışırdı, ama kimi zaman onbeş saate kadar varırdı işgünleri. Bazı ukala işgüzarlar kalkıp da çalışma saatelrinin iyice uzun olduğunu ileri sürdüklerinde, çalışma sayesinde büyüklerin kndilerini içkiye kaptırmalarının, çocukların da kötü yola düşmelerinin önlendiği söylendi onlara. Benim çocukluğumda, kentli erkek işçilerin seçme hakkını kazanmalarının üstünden kısa bir süre geçmişti ki, kimi günler tatil olarak kabul edildi yasalarla; böyle bir şeyden hiç de hoşnut olmadı üst sınıflar. Yaşlı bir düşesin şöyle dediğini anımsamaktayım: “Tatil yapmak neyine yoksulların? Çalışmaları gerek.” Şimdilerde insanlar bu kadar açıksözlü olmasalar da, aynı duygu sürüp gitmekte hala, üstelik ekonomik alandaki pek çok karışıklığın kaynağında da bu duygu yatmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son derece ölçülü, akla dayalı bir örgütlenme kurulduğunda, sıradan bir ücretlinin günde dört saat çalışması herkese yettiği gibi, işsizlik de ortadan kalkar. Hali vakti yerinde kişiler böyle bir düşünce karşısında dehşete kapılırlar, yoksulların bu kadar boş zamanı ne yapıp edeceklerini bilmediği görüşündedirler. Amerike’da insanların tuzu kuru olsa bile, uzun uzun çalıştıkları görülür; işsizliğin verdiği o acımasız ceza dışında, bu kişilerin ücretlilerin de boş zamanı olması gerektiği düşüncesine karşı çıkmaları doğal; gerçek şu ki, kendi çocuklarında bile hoş görmezler boş durmayı. Oğullarının eğitilip uygarlaşmaya zaman kalmayacak kadar ağır biçimde çalışmalarını isteseler bile, karılarıyla kızlarının hiçbir işi olmamasıyla ilgilenmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birazcık boş zaman hoş bir şeyse de, yirmi dört saatin yalnızca dört saatini çalışarak geçiren birinin geriye kalan zamanını nasıl dolduracağını bilemeyeceği söylenecek bana. Modern dünyada doğrulanabilen bir gerçekse bu, uygarlığımıza yöneltilmiş bir suçlamadır da; bizden daha önceki dönemlerde doğru olamazdı böyle bir şey. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Daha önceki çağlarda, bir ölçüde etkililik tapınmasında gizlenmiş bir şen şakraklık ve oyunlar yapma yetisi vardı. Modern insansa her şeyin, kendisi için değil de hep başka bir şey için yapılması gerektiğine inanır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü, Cogito, sayı 12, s.61-68&lt;br /&gt;Çeviri: Alp Tümertekin&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-8555276872381451737?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/8555276872381451737/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/02/aylaklga-ovgu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8555276872381451737'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8555276872381451737'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/02/aylaklga-ovgu.html' title='Aylaklığa Övgü'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S26f5DSsmVI/AAAAAAAAATU/9REzrayapHc/s72-c/vgs.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-7661740770418906917</id><published>2010-01-27T12:52:00.002+02:00</published><updated>2010-01-27T13:08:54.263+02:00</updated><title type='text'>Aylakça bir yazı</title><content type='html'>"1800’lü yıllarda İngiltere’nin dokuma atölyelerinde 12 saat çalıştırılıyordu çocuklar. Bu ağır çalışma koşulları yüzünden işçi çocuklar arasında ölüm olaylarının görülmesi, o günlerin İngiltere’sinde büyük tartışmalar yaratmıştı. Uzun süren mücadeleler sonucunda, 1848’de çalışma saati ancak 10 saate indirilebilmişti. Ama işverenler, bilim adamlarına hazırlattıkları raporlarla, çocukların fabrikaların sıcak ve temiz moral havası içinde bulunmalarının, dışarıda bulunmalarından daha iyi olacağını, bu sayede aylaklığın getireceği kötü alışkanlıklardan korunacaklarını söyleyerek, çalışma saatindeki indirime şiddetle karşı çıkmışlardı. Hatta bazı çocukların anne-babalarına dilekçe yazdırarak, çocuklar için çalışmanın değil de aylaklığın tehlikeli olduğu yönünde propaganda yapmışlardı. Aslında tüm amaç, daha fazla kâr ve sömürüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde 12 saat civarında çalışan insan sayısının azımsanmayacak düzeyde olduğunu biliyoruz. Sendikalar ve diğer siyasi oluşumların yeterince gündemini işgal etmeyen bu konuya, edebiyatçıların ilgisi daha çok ahlaki ve kültürel değer yargılarıyla yüceltilmiş çalışma kavramının sorgulanması yönünde olmuştur. Toplumun sanatçılara yönelik “aylaklar” yakıştırması da, aslında sanatın ve bilimin aylak kalabilme imkanını yakalamış kişilerce yapılabiliyor olmasından dolayı anlamlıdır. Çünkü yıllar süren bir uğraşla roman yazmak ya da sonu gelmeyen bilimsel deneyler yapmak, gerçekten de zorunlu çalışmanın mümkün olduğunca boyunduruğundan kurtulabilmek sayesinde olabilecek şeylerdir. Ece Ayhan’ın kaymakamlıktan istifa edip kendisini bütünüyle şiire vermesinin başka bir anlamı yoktur. Herkes bu cesareti ya da imkanı bulamayabilir. Ama bu imkanın önündeki siyasi ve kültürel engellerin neler olduğu ve ne tür siyasi tercihler yapılırsa, çalışma hayatına yönelik nasıl bir eleştirel düşünce geliştirilse, insanların kendilerine ayıracakları vakit çoğalır diye düşünmekten de vazgeçilmemelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S2AenMqdIII/AAAAAAAAATM/Cug6n4sS4kU/s1600-h/minimumcalismaksimumeglen.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 141px; height: 170px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S2AenMqdIII/AAAAAAAAATM/Cug6n4sS4kU/s320/minimumcalismaksimumeglen.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5431374809371844738" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Latin Amerika’da anarko-sendikalist çalışmalar yürüten birisiyle, Türkiye’de gerçekleşen bir sendika kurultayını izlemiştik. Çıkışta bana çok şaşırdığını, konuşmacıların tümünün emeğin ve çalışmanın kutsallığından bahsettiğini, kimsenin çalışma saatlerinin azaltılması yönünde bir talebinin olmadığını söylemişti. Avrupa’da insanlar 19.yy’daki gibi çalışma hakkı için sokaklara dökülmüyordu artık. Günümüzde işsizlik hakkı, çalışma saatinin azaltılması, herkesin eğlenmeye, dinlenmeye hakkı olduğu gerçeği ile politikalar üretilmeye çalışılıyor.&lt;br /&gt;Yani aylaklık istiyor insanlar. Sömürenler daha rahat aylaklık yapsın diye çalışmaktan bıkan bir kuşağın, küreselleşme karşıtı hareketi yarattığı bir zamandayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eli poşetliler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Atay’ın eli poşetliler diye bahsettiği, zorunlu çalışmanın kıskacında bulunanlar için, bazen tatiller de vardır. Mesela bu yaz mevsiminde çalışanların bir kısmı tatile, daha doğru bir ifadeyle “izin”e çıkmış ya da ayrılmış durumda. Buradaki “izin” kelimesinin traji-komik ağırlığı, hiyerarşi ve zorunluluğun göstergesi olmasından kaynaklanıyor. İzin verildiği için serbest kalan, yıllık iznini memleketinde, evinde ya da bir tatil yöresinde geçirecek olanlar… Bu izine ya da tatile çıkan çalışanların arasında, yarın işe gitmeyecekleri için sevinenler ya da üzülenler olacaktır. Sevinirler, çünkü diledikleri kadar uyuyabilecekler; üzülürler, çünkü işe gideceği saatte yataktan kalkıp o günü işe gitmeden nasıl geçirecekleri kaygısı içlerini ezer... Bir de gerçekten çalışma bağımlısı olan insanlar da var. Yaşlı bir adam görmüştüm, kalaycılık yapan. “Ben çalışmazsam kafayı yerim” demişti. “Neden?” diye sorduğum zaman, “Çocukluğumdan beri buna alışmışım. Aylak aylak oturunca içim daralıyor, kendimi değersiz, işe yaramaz biri gibi görüyorum. Akşam yatağıma yorgun yatmalıyım. Yorgun yatmazsam uyuyamam.” demişti. Alışkanlıkların gücü, tüm iktidarların kullanmaktan zevk aldığı, işlevsel bir güçtür. “Alışmış kudurmuştan beterdir” atasözü, alışkanlığın gücünü gösteren iyi bir örnek. Çocukluktan beri çalışmaya alıştırılan, okulda, evde sürekli olarak çalışmanın erdeminden bahsedilen, dinler ve ideolojiler tarafından aylaklığın ayıp, günah ve suç olduğu işlenen birisinin, tatili sadece çalışmasının bir ödülü olarak değerlendirmesi, aylak ve işsiz olmaktan korkması çok doğaldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aylaklar ayaklanır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden sol gruplarda Freud veya varoluşçu filozoflara ait kitapların okunmasına pek iyi gözle bakılmazdı. Birisi âşık olunca da ona tedirgin biçimde yaklaşılırdı. Acaba bir şeyleri sorgulamaya başlar, davadan uzaklaşıp kendisiyle meşgul olur mu diye. Aylaklığın da benzer bir etkisi var. Aylak bir adamın soru sormaya ve dilediği şeyi düşünmeye, çalışan birisine göre daha fazla vakti vardır her zaman.  Bu yüzden hiyerarşik yapıların gözükmeye başladığı zamanlardan bu yana, aylaklardan her zaman korkulmuştur. Korkulmasının haklı sebepleri de vardır üstelik. Russel, “Aylaklığa Övgü” isimli çalışmasında, birçok bilimsel ve sanatsal yeniliğin aylaklar sayesinde gerçekleştiğini, devrimlerin nasıl olacağına kafa yoranların ve çalışanları harekete geçirenlerin yine aylaklar olduğundan bahseder. Marx ya da Bakunin’in düzenli bir işi yoktur örneğin. Bütün zamanlarını okuyarak, yazarak, örgütleyip isyanlar çıkartarak geçiren pek çok tarihsel kişilikten bahsedilebilir. Felsefe ve sanatta büyük gelişmelere neden olmuş Antik Yunan’da da benzer bir durum vardır. Aylaklık, bir ayrıcalıktır ve çalışmak sadece kölelere mahsus bir şeydir. Eğer o ‘site’lerde onca aylak olmasaydı, felsefe ve sanatta bu denli etkili büyük yapıtlar ve şahsiyetler ortaya çıkabilir miydi?...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tüketici aylaklar tüketirken tükenir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de tüketim toplumunun yarattığı aylaklar var. Kapitalizmin ve devletin istediği çok verimli bir aylaklık türü. Walter Benjamin’in Pasajlar adlı yapıtında flaneur olarak bahsettiği, modern zamanın aylak kişisinin tam tersi bir tiplemedir tüketim toplumunun aylak kişisi. Flaneur, bir şey almak için çıkmaz sokağa, ama bir tüketici aylak sadece bir şey almak için sokağa çıkar. Flaneur, yürüyerek gider her yere ve her şeyi izler, düşünür, araştırır. Tüketici aylak ise, kira ya da faiz gibi bir gelirin olanaklarına göre yaşayan, hangi markayı tercih edeceği ya da vaktini hangi eğlenceli şey için harcayacağını hesaplamak dışında bir şey düşünmeyi gereksiz bulan biridir. Etrafı ‘şey’lerle çevrilidir ve o ‘şey’lere göre yaşayarak şeyleşmenin güzergahındadır. Bir flaneur olmak, yalnızlığı kabullenmek ve kalabalık içindeki bu yalnızlığın melankolisini, kendisine ve hayata katlanarak kabullenmek zorunda kalırken, tüketici aylak her zaman için kendisini unutturacak tüketim araçlarının güdümünde kalır ve hep neşeli olmanın yollarını arar. Kendisiyle uğraşması kilolarıyla uğraşmanın ötesine pek geçmez. Tüketici aylakların tüketim çılgınlığını karşılamak için çalışan kesimin daha fazla üretim yapması, yani daha fazla çalışması gerekir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yolunacak ottan çok ne var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylaklığın bu çoklu görünümü, yaşadığı çağa, kültüre, en önemlisi tercihlere bağlı bir görüntü çizer. Ama tüketici aylaklık dışındaki tüm diğer aylaklık türlerinden korkar iktidarlar. Her anne baba, çocuğunun aylak olması ihtimalinden çekinir. Eğer çocuğu aylak olursa, hayalci ve toplum dışı bir hayat sürmek zorunda kalıp pek çok belayı üzerine çeker, kendisine bir şey yapar, hiç olmadı delirir diye korkar ebeveynler. Aman çocuğumuz aylak olmasın da ne olursa olsun diye düşünürler. Okumuyorsa hemen bir ustanın yanına verilip işe sokulur. Bu düşüncenin kökü, tüm iktidarların ortak bir aylaklık anlayışında yatar. Askerlik yapanlar bilir ki, komutanlar boşta gezen asker görmekten nefret ederler. Askerleri boş bırakmamak için sürekli olarak işler icat edilir. Mesela bir bölük askere ot yolma işi verildiğini görmüştüm. Sabahtan akşama kadar kocaman bir alanın otunu yolmuştu askerler. Bunun neden yapıldığı ortadaydı. Nöbetçi subay, birliğinde olay çıksın istemiyordu. Eğer böyle bir iş vermezse, askerlerin birbirleriyle kavga etmesi, intihara yönelmesi, birlikten kaçabilmesi, içki içmek gibi düzeni bozacak eğlencelere yönelmesi güçlü bir ihtimaldi. Cezaevlerinde bulunan siyasi tutuklular da bağlı oldukları örgütün günlük programına göre yaşar ve aylaklığın etkilerinden bu şekilde korunmuş olur. Aylaklığın bir militanı örgütten uzaklaştırması her zaman için bir ihtimaldir. Halbuki bir mahkumun ya da savaşmayan bir askerin ne çok vakti vardır diye düşünür pek çok kişi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayaklanmalar aylaklık içindir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Hayatta kalmak, çalışmanın ilk çıkış noktası olmuştur. Çünkü insanların zorunlu çalışmasının birinci koşulu hayatta kalacak imkanları yaratmak üzerinedir. Gıda, barınma gibi temel ihtiyaçlar çalışmaksızın karşılanamaz. Breton, ilk ve tek romanı Nadja’da bu isyanı dile getirir ve insanın çalışmaya mahkum olmasının trajedisi ve nedenleri üzerine kafa yorar. İnsanlığın zorunlu çalışmanın döngüsünden kurtulamadığı sürece, kölelikten de kurtulamayacağını haykırır. Ne yapıp edip insan bu zorunluluktan sıyrılmalı ve siyaset yapma amacını bu yönde kullanmalıdır. İnsanlar avcı-toplayıcı olarak yaşarken de çalışıyordu ama bu çalışma, ihtiyaçların giderilmesi ile sona eren bir uğraştı. Bugün ihtiyaçların karmaşıklaşması ile birlikte, çalışmanın yükü ve zamanı insanlar arasında eşitsiz bir biçimde, hiyerarşik yapının kademeleri ve tüketim nesnelerinin cazibesine göre belirlenen bir şeye dönüşmüştür. Hep daha fazla çalışmanın ülke ekonomisini kalkındıracağı, refahın artacağı, o refaha ulaşınca daha az çalışmanın mümkün olacağı söyleniyor. Ama kapitalist anlamda ekonomi büyüdükçe, o büyüklüğü korumak ya da arttırmak için daha fazla çalışmanın istendiği de bir gerçek. Bir makalede ABD’de çalışma saatinin Avrupa’dan yüksek olduğu ve bu yüzden Avrupa ülkelerinin ABD’nin gerisinde kaldığı anlatılıyordu uzun uzun. Yani ekonomik büyümenin ve daha fazla çalışmanın sonu yok. Bu arada bir sürü insanın çalışma hayatının çarkları arasında sönüp gittiğini, dans etmek, sevişmek, uyumak, güzel yemeklerin tadına bakmak gibi şeylerden uzak ya da sınırlı bir biçimde faydalandığını düşünmek ve tüm bu olumsuzlukların kapitalizmin çalışma ahlakının sonucu olduğunu bilmek, küreselleşme karşıtı hareketin daha az çalışmayı istemesinin nedenlerini anlamaya götürüyor bizi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;avunmamak hür insan olmanın koşuludur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı (romanda aylak adamın adı yoktur ve yazar ondan “C.” olarak bahseder, Kafka’nın Bay K.’sı gibi) işte bu yüzden karşıdır çalışmaya. Babasının ona tavsiye ettiği “iş avutur” anlayışına karşı çıkan bir hayat sürer...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin dayattığı “gösterişçi” ya da “tüketici” diyebileceğimiz aylaklık türüne karşı, hür insan olma azmindeki aylakçılığın erdemi, Kafka’nın tüm kötülüklerin kaynağı olarak gördüğü aylaklıkla tüm erdemlerin tacı olarak gördüğü aylaklığın karşı karşıya gelmesi gibidir. Biri insanı köleliğe, diğeri özgürlüğe götürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minimum çalış! Maksimum eğlen!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bülent Usta &lt;a href="http://www.anarkotopya.com/yazi/aylakca-bir-yazi---bulent-usta"&gt;http://www.anarkotopya.com/yazi/aylakca-bir-yazi---bulent-usta&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-7661740770418906917?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/7661740770418906917/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/aylakca-bir-yaz.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7661740770418906917'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7661740770418906917'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/aylakca-bir-yaz.html' title='Aylakça bir yazı'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S2AenMqdIII/AAAAAAAAATM/Cug6n4sS4kU/s72-c/minimumcalismaksimumeglen.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-2449499828406570357</id><published>2010-01-19T15:01:00.004+02:00</published><updated>2010-01-19T15:39:48.350+02:00</updated><title type='text'>Sömürüye rıza yaratmak</title><content type='html'>Bugün “emeğin, çalışmanın itibarsızlaştırılması yönünde top-yekûn bir toplumsal hareket var”. Bu yaklaşım emekle birlikte emekçinin değerini de aşındıran bir yaklaşım. Artık üretimin değil yönetimin önemli olduğu söylemi ne yapsa yaranamaz bir ruh hali içerisindeki çalışanın üzerinde yoğun bir iç rekabet baskısı da uyandırıyor, kendi iş arkadaşlarıyla girmeye zorlandığı bir rekabetin baskısı. Bu ise işyerinde olması gerekli haksızlığa karşı direniş birliğini dağıtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Performans değerlendirme adı altında yapılan sahte ve subjektif değerlendirmeler karşısında da çalışanın herhangi bir savunma olanağı bulunmuyor. Böylece emek değerindeki kayıp beher üretim çıktısındaki değeri de azaltarak kendisini kanıtlayabilmek yani performans değerlendirmeleri sonunda işini koruyabilmek isteyen çalışanı üretimin miktarını yani çalışmayı arttırmaya zorluyor. Bilhassa imalat sektörü dışındaki alanlarda yani imalat/saat denkleminin kurulamadığı ve emeğin tamamen subjektif kriterlerle değerlendirildiği sektörlerde çalışanların “fark edilmek” için yapabildiği tek şey işinin başından ayrılmamak oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu oyun oynanırken izlenen davranış kalıpları neredeyse hep aynı; yönetici, motivasyon toplantıları adı altında çalışanlarına daha çok çaba göstermelerini salık veren amfetaminli konuşmalar yaptıktan sonra ilan panosuna ayın elemanı çizelgesini asıyor, tehdit eder gibi. Ve çalışan, o ana kadar edindiği tüm değerlerine hilafen yaşadığı bu ızdıraba, işini kaybetme korkusu yüzünden katlanmak zorunda hissederken tüm bu yakınlık gösterisi ona sahte bir dayanak işlevi görüyor. İşte böylece suç ortaklığına itilirken (çünkü tüm bu oyun işi asıl yapanın, üretenin, çarkı döndürenin rızası olmadan oynanamaz) kaybettiği kendi onuru, kendi hayatı oluyor. Aşağıdaki yazı Express dergisinin son sayısında yayınlanan &lt;a href="http://bianet.org/biamag/emek/119480-etik-aci-ruhsal-aci-acilarin-insani"&gt;Christophe Dejours söyleşisinden&lt;/a&gt;:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S1W1yYW6vRI/AAAAAAAAAS8/zarqyQ6-7vU/s1600-h/intiha.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 389px; height: 201px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S1W1yYW6vRI/AAAAAAAAAS8/zarqyQ6-7vU/s320/intiha.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5428444803001662738" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bugün... tehdit, yönetmenin temel ilkesi haline geldi. Ne adına? Ekonomik kriz adına, rekabet adına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistem korku üzerinden işliyor. Yeni çalışma organizasyonlarıyla, neoliberal dönüşümle, 1980'lerin başından itibaren, çalışma hayatına korku hâkim oldu. O dönemden beri, finansal faaliyetler serpildi, borsa yükselişe geçti ve bir daha da düşmedi. Burada devlet çok temel bir rol oynadı ve oynuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘80'lerden beri çalışma dünyasının temel yapısını oluşturan unsur korku, işten çıkarılma tehdidi, prekaryalaşma endişesi. Şirketlerde, hatta kamu işletmelerinde beyaz yakalılar böyle yetiştiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan tamamen bağımsız olmayan ama daha farklı bir korku daha var, o da tutunamama, tutturamama korkusu; performansı tutturamama, ritmi, hedefleri tutturamama, uyum sağlayamama, teknolojik gelişmelere ayak uyduramama korkusu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü tehdit ve güvencesizleştirme sistemi ölçüm sistemiyle içice. Ölçümün başlıca işlevi çalışanlara korku salması. Her şeyin ölçüye tâbi tutulması büyük tehdit. Ölçüm, değerlendirme denen şeyse tamamen keyfî, rastlantısal. İnsanlar kendilerinin ölçülmesi için gerekli verileri kendileri üretiyorlar, bunları enformasyon haline getiriyorlar, bilgisayarlara yüklüyorlar... Sonra bu, başka birileri tarafından ölçülüp değerlendiriliyor... Ölçülenlerin tartışma, müzakere etme hakkı yok. Herkes bir üstü tarafından, gizlice değerlendiriliyor...&lt;br /&gt;Tehdit boyutu bir yana, emek ölçülemez. Emeğin ölçülmesi büyük bir çalışma hakkı ihlâlidir, suçtur. Emeğin, işin sonuçları ölçülebilir ancak, ki o da her zaman değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Çalışmanın, emeğin ölçülmesi utanç verici bir durum. Bu sahte bir bilim, alenen yalan. Bütün bunların gerisinde, işbirliği yapan koca bir bilimciler ordusu var: Her şeyi ölçebileceklerini, sayıya vurabileceklerini iddia eden yığınla psikolog, sosyolog, mühendis! Ve üstelik bir de artık emek diye bir şeyin kalmadığını söylüyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözde-ölçümleri yapmak için yığınla insan lâzım. İşten çıkarmakla tehdit etmek için yığınla insan lâzım. "Daha fazla gayret etmezsen işinden olursun" demek için yığınla insan lâzım. Çok fazla insanın işbirliği yapması, coşkularını, enerjilerini, heveslerini sisteme katması lâzım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neoliberalizmi analiz ederken keşfedilen bu ara halka (sistemle işbirliği a.ç.), çok temel. Totaliter sistemlerin işleyişinde daha önce teşhis edilemeyen bir süreçti bu. Totaliter bir sistemin işlemesi için de insanların şevki gerekir. Milyonlarca kişinin iştiraki olmasa Naziler ölüm trenlerini kaldıramazdı. Bugüne kadar totaliter sistemlerde işbirliğinin, kötünün öğrenilmesinde çalışmanın temel rolü tam olarak anlaşılamamıştı. Genel olarak totaliter sistemlerin temel ara halkasını neoliberal sistem üzerine çalışırken keşfediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sistemde mümkün olan iki mantık var: Tehdide dayalı yönetim ve ödüllendirmeye dayalı yönetim. Bunların ikisi de sürekli artışı gerektirir... İki mantık arasındaki fark, tehdidin sınırı vardır ama ödüllendirmenin sınırı yoktur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zenginlikler hızla artmaya devam ediyor ama gittikçe daha fazla yoksul var, daha da artacak. Ekonomik refah arttıkça yoksullar da artacak. Zenginleşen insanlar ve yükselen borsa karşısında düzenleyicilik rolünü eskiden devlet üstleniyordu. Ama devlet geri çekiliyor, zenginlik arttıkça paylaşımdaki eşitsizlik de artıyor. Bu sistem yıkıma götürür. Bununla birlikte, her şeyi yıkması için çalışacak hiç kimsenin kalmaması gerekiyor, o noktada değiliz. Daha çok uzun süre böyle devam edebilir. Bir kere daha vurguluyorum, bu sistem çoğumuzun, çoğunluğun işbirliği ve iştirakiyle işliyor, başka türlü işleyemez. Bireysel düzeyde ama asıl önemlisi kolektif olarak bunun üzerine düşünmeliyiz.(Sİ/BB)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;röportajı derleyen: Siren İdemen&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-2449499828406570357?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/2449499828406570357/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/somuruye-rza-yaratmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2449499828406570357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2449499828406570357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/somuruye-rza-yaratmak.html' title='Sömürüye rıza yaratmak'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S1W1yYW6vRI/AAAAAAAAAS8/zarqyQ6-7vU/s72-c/intiha.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-4834338806511213639</id><published>2010-01-15T14:10:00.007+02:00</published><updated>2010-01-15T22:39:12.952+02:00</updated><title type='text'>Tam gün mü "tüm gün" mü?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S1BcKViIdmI/AAAAAAAAAS0/7dEh6akAcTw/s1600-h/yorgund.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 162px; height: 116px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S1BcKViIdmI/AAAAAAAAAS0/7dEh6akAcTw/s320/yorgund.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5426938883630200418" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aslında 70’lerden bu yana konuşulagelen “Tam Gün Yasası” bugünlerde meclisten yasalaşarak geçmek üzere. Konunun sadece hekimler arasında tartışılıyor olması, medyanın dahi konuyla fazla alakadar olmaması konunun önemsizliğinden değil taraf olma ya da karşısında olma gerekçelerinin spesifik bir alana aitmiş gibi yürütülmesinden. Zira hekimlerin çalışma koşullarıyla birlikte tüm sağlık sistemini de etkileyecek bu yasanın, esasında bu topraklarda yaşayan ve parasız, adaletli ve sağlıklı bir sağlık sistemine gereksinim duyan çoğunluğun yaşamında da keskin dönüşümlere neden olması kaçınılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyla ilgili yapılan tartışmaların sağlık reformu başlığı altındaki diğer ayakları yanında çalışma süreleriyle ilgili boyutu da ileride çokça üzerinde durulabilecek bir vurgu taşıyor. Hali hazırdaki çalışma kanununda bazı özel iş kolları dışında kağıt üzerinde (&lt;a href="http://azcalis.blogspot.com/2009/01/ilo-verilerinde-trkiye.html"&gt;bkz.&lt;/a&gt;) 45 saat olarak görülen haftalık çalışma süresi bu yeni tasarıyla birlikte 40 saate düşürülerek tam gün aynı kurumda çalışma yükümlülüğü getiriyor. Bu durumda hekimler sadece Kamu ya da sadece özel (tek bir özel kurum) sağlık kuruluşlarında çalışabilecek. Sağlık-Sen konuya özlük haklarıın korunması şartıyla sıcak bakarken Türk Tabibler Birliği bunun sağlığın tümüyle özelleşmesi anlamına geldiği konusunda ısrarlı. Birliğe göre kamudaki döner sermaye havuzuna göre belirlenecek ücretler kamu hastanelerinin de özel hastanelerle rekabet içerisine girerek bir ticari forma bürüneceğini ve nihayetinde de bunun tüm hastanelerin özele devriyle sonuçlanarak sağlığın tamamen özelleşmesine neden olacağını savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık Bakanının bu yeni düzenleme ile hekimlerin ve diğer sağlık emekçilerinin ücretlerinin de artacağı yönündeki ifadeleri ise hiç inandırıcı bulunmuyor zira bakanın bahsettiği ücretlere erişebilmek için günde 13-14 saate varan mesailer yapmak kaçınılmaz. Zaten bakan da bunu yalanlamıyor ve bu yeni düzenlemenin isteyen hekimin daha çok çalışarak daha çok kazanabileceği bir yapı sunduğunu da rahatlıkla söyleyebiliyor. Böylece hayati önem taşıyan 40 saatlik haftalık çalışma süresi anlam sapmasına uğruyor; 40 saat mesainin daha az çalışmak manasına gelmesi gerekirken ücretlerin kesintisiyle birlikte sunulması paradoksal bir biçimde daha çok çalışmayı adres gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla gelir elde etmek için daha fazla çalışmak formülü ise özünde keyfiyete bağlı ya da hekimin para hırsına kalmış bir opsiyon gibi sunulmaya çalışılsa da, mevcut kazançlarının 40 saatle birlikte düşmesinden ötürü zaten madur olan hekimlere bir de hastaneye hasta çekmeleri için pazarlamacı görevi yüklenmiş oluyor. Daha uzun mesailerde ve daha çok hastaya bakarak geçen her günün sonunda hekim kendi sosyal yaşantısından koparken hasta da yıpranmış ve gergin bir hekimin olası dikkatsizliğinin yol açacağı tehlikelerle karşı karşıya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıllarda Türkiyedeki doktor açığının yurt dışından getirilecek doktorlar ile karşılanacağı yönündeki beyanatların saçmalığı karşısında geri adım atan hükümet bu yeni düzenleme ile hekim açığını kapatabileceğini iddia ediyor, ancak ödenmesi gereken paha, hekimin deliler gibi çalışması!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm elbette ki çok yönlü bir yaklaşımını gereksiniyor. Öncelikle sağlık sisteminin hastanın müşteri, hekimin pazarlamacı olduğu bir sistemden tamamen korunması şart. Bu şartın sağlanmasıyla birlikte doğal olarak tesis olacak olan parasız ve adil bir sağlık hizmetine erişim hakkının hekimlerin üzerindeki “performans” baskısını yani hasta/zaman denklemindeki sıkışmışlığını da kaldırması ve asıl yapmaları gereken işe yoğunlaşmaları mümkün olacaktır. Unutmamak için tekrar etmekte fayda var: Önce “İnsan”!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-4834338806511213639?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/4834338806511213639/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/tam-gun-mu-tum-gun-mu.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4834338806511213639'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4834338806511213639'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/tam-gun-mu-tum-gun-mu.html' title='Tam gün mü &quot;tüm gün&quot; mü?'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S1BcKViIdmI/AAAAAAAAAS0/7dEh6akAcTw/s72-c/yorgund.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-5420512207583006683</id><published>2010-01-12T11:28:00.019+02:00</published><updated>2010-01-12T12:03:23.183+02:00</updated><title type='text'>15 ocakta? hiç çalışmam!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0xHO0F204I/AAAAAAAAASU/mQeFoBwirlg/s1600-h/t1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 396px; height: 294px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0xHO0F204I/AAAAAAAAASU/mQeFoBwirlg/s320/t1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5425789970901554050" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0xHokXk1PI/AAAAAAAAASs/pBygDf5mkVE/s1600-h/t2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 395px; height: 293px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0xHokXk1PI/AAAAAAAAASs/pBygDf5mkVE/s320/t2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5425790413357503730" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0xHav3jgsI/AAAAAAAAASk/d3qvJL1CGss/s1600-h/t3.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 395px; height: 294px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0xHav3jgsI/AAAAAAAAASk/d3qvJL1CGss/s320/t3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5425790175926256322" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-5420512207583006683?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/5420512207583006683/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/15-ocakta-hic-calsmam.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5420512207583006683'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5420512207583006683'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/15-ocakta-hic-calsmam.html' title='15 ocakta? hiç çalışmam!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0xHO0F204I/AAAAAAAAASU/mQeFoBwirlg/s72-c/t1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6522579679071701625</id><published>2010-01-06T18:25:00.007+02:00</published><updated>2010-01-07T14:23:14.977+02:00</updated><title type='text'>Thirty-hour day! No cut in pay!</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;Çalışma sürelerinin kısalması meselesi birçok cesur işçinin uğrunda hayatını feda ettiği bir ölüm kalım meselesi olarak bir asırdan fazladır işçi hareketinin en önemli taleplerinden biri oldu. 1825’in hemen başlarında Boston’daki marangozlar 10 saatlik işgünü için direnişteydi; 10 yıl sonra da New Jersey’deki Paterson’un çocuk işçileri&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt; de 11 saatlik işgünü için. 1877’de beş Haymarket kahramanı bir sene önceki sekiz saatlik işgünü direnişinde komploya uğramış ve gösterilerde işlenen cinayetten dolayı suçlu bulunarak Chicago’da idam edilmişti.1 Mayıs işte bu tarihi çatışmayı yad eder.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; (a.g.y.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0WYDZ8D6sI/AAAAAAAAAQY/8Kh117VxppI/s1600-h/F_sds.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 402px; height: 304px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0WYDZ8D6sI/AAAAAAAAAQY/8Kh117VxppI/s320/F_sds.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5423908510507461314" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 0, 0);"&gt;General Motors’un Michigan’da bulunan karoser ve yedek parça fabrikası Flint’in işçi hareketi için önemli bir yeri vardır. Fisher-1 atölyesinde işçilerin kendilerini fabrikaya kilitleyerek giriştikleri ilk fabrika işgali olan Flint eylemi, işverenin grev süresince üretim araçlarını başka bir imalathaneye kaydırmasını engellemeye dayanan etkili bir direniş. Sendikal haklar için verilen bu mücadele sonucunda daha önce meşruiyeti resmen tanınmayan UAW (Birle&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 0, 0);"&gt;şik Otomotiv İşçileri) sendikası üye sayısını 30.000’den 500.000’e yükseltebilmiştir. Aşağıdaki yazı bu efsanevi direnişin kısa hikayesini anlatıyor:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Flint İşgalinden 70 sene sonra&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0WYZ6MclAI/AAAAAAAAAQg/UiPvT1FAkNA/s1600-h/F_sds2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 166px; height: 125px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0WYZ6MclAI/AAAAAAAAAQg/UiPvT1FAkNA/s320/F_sds2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5423908897123243010" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1937’deki Flint işgali sekiz anahtar talep etrafında organize edildi. İçlerinden biri tanındı: sendika hakkı. Kıdem hakları ve saatlik ücretler gibi diğer talepler ise bugünün otomotiv işçilerince kabul ettirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak aradan geçen 70 yıla rağmen Amerika’daki hiçbir sendikanın elde edemediği bir talep kaldı: altı saatlik gün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1922’nin hemen başlarında, kömür madencilerinin genel grevi ile birlikte 30 saatlik iş haftası mefhumu doğdu. 1932’de, Büyük Buhranın ortasında bir anlamda milyonlarca işsizin işine geri dönmesi için hazırlanan Black-Connery yasa önergesi (işsizlik problemine karşı çalışma süresini haftalık 30 saate çekmeyi öneren yasa (a.ç.)) Amerikan Senatosuna sunuldu. Önerge çalışanlara 30 saatin üzerindeki mesailer için ödeme yapılmasını öneriyordu; ayrıca bir asgari ücret tespitini ve çocuk işçi istihdamının kısıtlanmasını da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikan İşçi Federasyonunun tutucu yöneticisi William Green bile önerge hakkında yoğun baskıda bulundu. Başkan Franklin Roosevelt’in öncülü Herbert Hoover’a göre umudunu yitirmeye başlayan işçiler, çalışma sürelerinin kısılması meselesinin gözardı edilemez hale geldiğini gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Black-Connery önergesi Roosevelt’in desteğiyle senatodan geçti, ancak sonradan iş çevrelerinin baskıları karşısında desteğini geri çekti. Önerge, ince hesapların sonucunda mecliste reddedildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarı bir kere işçilerin ufkunu genişletmişti ve bu haktan kolay kolay vazgeçmeyeceklerdi. 1934’te hem San Francisco kıyı işçilerinin grevi hem de genel tekstil grevi haftada 30 saatlik çalışma süresi talebinin sürdüğünü gösteriyordu. Diğer sektörlerdeki işçilerin 35 saat grevi 1930’lar boyunca sürdü. Akron lastik işçileri işlerinin gereği ve ağır çalışma şartları nedeniyle sadece altı saatlik vardiyalarla çalışıyorlardı. 1936’nın başında işgal eylemine başladıklarında, sekiz saatin üzerindeki çalışmaya karşı protestolara onlar da katılmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1937’e gelindiğinde çoğu otomotiv işçisi yılın yaklaşık yarısını işsiz geçirmişti. Çalışmaya başladıklarında ise üretim bandındaki artan hız yüzünden fiziki ve mental olarak dayanılmaz hale gelen sekiz saatlik bir mesai yapıyorlardı. Yani şimdi fantastik görünen 30 saatlik hafta talebi o günün şartları dahilinde GM’in maaşlı köleleri için gayet doğaldı.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde 1938’de, işveren tarafından fazla mesai için saatlik ücretin yarısı kadar ödeme yapmak kaydı düşülen ve 30 değil ancak 40 saatlik haftalık çalışma süresini tanıyan Adaletli Çalışma Standartları Kanunu meclisten geçti. Black-Connery’nin 1938 versiyonu öylesine sulandırılmıştı ki, o sırada hayatta olmayan William Connery’nin kardeşi tarafından, senatörün isminin önergeden çıkarılması istenmişti.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Tüketimin Kutsal Kitabı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirket yöneticileri, işçilerin devasa şekilde popülerleşen kanaatlerini unutturmak için bir plan yapmak zorundaydı. 1927’de ekonomist Edward Cowdrick “yeni ekonominin ve tüketimin kutsal kitabı”nı öne sürdü. Fikir 1930’larda, 30 saatlik çalışma haftasına karşı bir denge ağırlığı olarak kuvvet kazandı. Plan piyasayı tüketim mallarına boğmak, metalara yapay ihtiyaçlar yaratarak onları elde etmek üzere uzun mesai sürelerine rıza oluşturmaktı. GM’den Charles Kettering “ekonomik refahın anahtarı tatminsizliğin yaratımını kurgulamaktadır” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cowdrick’in ilan ettiği “kutsal kitap”dan bu yana geçen seksen senede yüksek teknoloji devrimi üretim araçlarının hızını hayal edilemeyecek seviyede arttırmıştır. Bir otomobili üretmek için gerekli emek-zaman, işgal eylemlerine katılan bir bölümün (Fischer-1 otomobil yürüyen aksamına dair hiçbir üretim yapmamaktaydı ve bu da bir otomobilin üretim süresinin en az yarısı demekti a.ç.) yaptığı üretimin süresine kadar gerilemiştir. Otomasyon ve robotlaşma işgücünü 1970’lerin 1.5 milyonluk pik noktasının yarısının altına düşürmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla boş vakit, otomasyonun boş vaadiydi. Aynen senatonun bir alt komitesinin hazırladığı 1965 projeksiyonlarına göre 20 yıl içerisinde 22 saat, 21.yy’da ise 14 saat olacak haftalık çalışma süresi gibi.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endişeli bir tıbbi kuruluşa göre işin sağlıkla ilgili boyutu da dikkat çekici. 1987 ile 2000 yıllarını kapsayan bir çalışma gösteriyor ki iş kazalarından kaynaklı tüm yaralanmaların yarısı 40 saatin üzerindeki mesailerde ortaya çıkmaktadır. Keza eve dönüş yolunda otomobil kazası riski de artmıştır. Fazla mesai, hipertansiyon riski 51 saatlik bir çalışma haftasında %29 artmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra işçilerin sağlıklarının bozulması potansiyel olarak çevreye zarar veriyor: çalışmalar, fast-food tüketmeye olan eğilimin aşırı şekilde geri dönüşümsüz ambalaja yol açtığını gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde fazla çalışmanın zararlı etkilerinin iyi bir şekilde belgelenmesi kısa çalışma sürelerinin ekonomik avantajını tarifliyor. 1990’larda Fransa’da 35 saatlik hafta uygulamasının yerleştirilmesiyle yaklaşık 400.000 iş olanağı yaratıldı. 1988’de yapılan bir UAW (United Auto Workers) araştırması, eğer üç büyük otomotiv üreticisinin basit bir hareketle fazla mesaiye son verip haftalık çalışma süresini 40 saate çekerlerse 88.000 iş olanağı yaratılacağı sonucuna vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1938’den beri çalışma sürelerinin düzenlenmesi konusunda bir tek yasal girişim dahi yapılmamıştır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çeviri: azcalis&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.workers.org/2007/us/flint-0412/"&gt;http://www.workers.org/2007/us/flint-0412/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6522579679071701625?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6522579679071701625/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/thirty-hour-day-no-cut-in-pay.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6522579679071701625'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6522579679071701625'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/thirty-hour-day-no-cut-in-pay.html' title='Thirty-hour day! No cut in pay!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0WYDZ8D6sI/AAAAAAAAAQY/8Kh117VxppI/s72-c/F_sds.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-7121657466048064036</id><published>2010-01-01T23:33:00.004+02:00</published><updated>2010-01-01T23:44:04.181+02:00</updated><title type='text'>Boş vaktine sahip çık</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SztpDE65iPI/AAAAAAAAAQI/4Vb5wjWLn48/s1600-h/fc.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 397px; height: 222px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SztpDE65iPI/AAAAAAAAAQI/4Vb5wjWLn48/s320/fc.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5421042078051830002" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Aşağıdaki yazarı anonim yazıya, boş vaktin öldürülen vakit (ki vakit öldürmek tembellik değildir kesinlikle, tembellik sanatının hayatı dönüştürücü potansiyeli onda yoktur) olmadığına dair gerçeği gayet samimi şekilde ele aldığı için yer veriyoruz. Yazıdaki ağırlıklı vurgunun boş vaktin değerlendirilmesine yapılması, yazıdan evvel Ünsal Oskay’dan bir alıntıyı önsöz maiyetinde koymayı adeta gerekli kıldı. Bahsi geçen yazı Bruce Brown’ın ileride ele alacağımız kitabı “Gündelik Hayatın Eleştirisi”ne Oskay’ın yazdığı önsözden;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Gelecekteki insan hayatının farklı olabilmesi için, bugünkü hayatımızın ve bizim bu hayat içindeki davranışlarımızın daha bugünden farklılaşmaya başlaması gereklidir. Ama bu farklılık, bizi realiteye tepkimeci yanıtlar vermenin ötesine gidemeyen non-social yaratıklara da dönüştürmemelidir. Bizi mutsuz kılan verili toplumsal sistemler karşısında “toplum dışı” yaratıklara dönüşmemeliyiz. Bugünkü hayatımızı sürdürürken gelecekteki daha insanca hayatı düşlemeli, tasarlamalı ve onun gerçekleşmesi yönünde bu hayatı dönüştürmeye mecbur olan bütün toplumsal kesimlerdeki insanlarla birlikte örgün adımlar atmayı da öğrenmeliyiz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;İş Ahlakı Nasıl Bir Ahlak?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç merak ettiniz mi, ebeveynleriniz sıra “boş vakit”e geldiğinde neden öyle şaşkın gibi hareket ederler? Neden ufak bir hobiye başlar ve hem sürdürmekte başarısız hem de hastalıklı şekilde takıntılı hale gelirler... üstelik o şeyle yaşamlarına birşey katılamayacağı görülse bile? Belki de bahçeyle uğraşırken ya da basketbol takımlarının zaferlerini takip ederken kaybettiklerini arıyorlardır. Belki de babanız, aldığı o bütün eğlenceli aletleri (her yaştan erkeğin sahibi olduğu) sadece birkaç kez kullanıp sonra bir kenara istifleyiveriyordur ve bir sonraki ay da bir sürü kayak ekipmanı daha alıyordur. Ya da belki de boş vakitlerini karşısında harcadığı geniş ekran televizyonunun borçlarını nasıl ödeyeceğini hesaplamaya çalışarak sadece vakit öldürüyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşleriyle ilgili olarak size hiç dürüst oldular mı? Ondan hoşlanıyorlar mı? İşleri, kendilerini ifade edebiliyor mu, istedikleri her türlü hedefi gerçekleştirebiliyorlar mı? Kendilerini kahraman gibi hissedebiliyorlar mı ya da hergün eve gururla mı dönüyorlar –yoksa tükenmiş olarak mı? Kapıdan içeri girer girmez geniş ekran televizyonlarının karşısına mı kuruluyorlar yoksa? Başka birşey için enerjileri oluyor mu? Eğer bütün bunlar onlar için iyi olansa, sizin için de öyle mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş neye benzer?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, işbölümü nedeniyle çoğu meslek çok spesifik işleri tekrar tekrar yapmaktan ibarettir, aralarında çok küçük farklar olan işleri. Eğer bulaşıkçıysanız, bulaşık yıkarsınız: genelde insanlarla iletişim kurmaz ya da çok karmaşık problemlerle uğraşmazsınız ve asla bulaşıkhaneden ayrılıp, güneş altında dolaşmaya çıkamazsınız. Eğer emlakçıysanız, ellerinizi birşey vücuda getirmek için kullanmazsınız ve vaktinizin büyük kısmını piyasalar ve satış incelikleri üzerine düşünerek geçirirsiniz. Haftada ortalama 40 saat çalıştığımız ve en nihayetinde yedi günümüzün beşinde çalıştığımız için, mesleğimiz ne kadar çeşitli alanları içerse de sadece belli şeyleri yapabilir ve uğraşabiliriz. Hayatımızın çoğu iş başında geçiyor. Gündelik hayatımızı işgal eden ilk şey çalışmak ve işyerinden çıkana dek bir an olsun huzura kavuşmak için birşey yapacak fırsatımız olmuyor. Vaktimizin ve enerjimizin çoğunu tek ya da on farklı iş üstünde tüketirken, nihayetinde farklı şekillerde de olsa sıkkın ve umutsuz hissediyoruz... kafamızda bunu canlandırmıyor olsak bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun da ötesinde, büyük mesleklerin yaygınlaşması ve buna bağlı olarak serbest mesleklerle küçük işletmelerin azalışı nedeniyle çoğumuz yaptığımız işlerdeki vazifelerimiz hakkında yeterli ipucu edinemez hale geldik. Kendi işinizi kurmak ya da birlikte çalışabilecek bir arkadaş ya da komşu bulabilmek bile çok zor. Genellikle kendi işi üzerindeki kontrolü bizim sahip olduğumuzdan daha fazla olmayan idareciler tarafından verilen talimatları izleyerek işimizi yapmaya çalışmak durumunda kalıyoruz. Ne yapacağımıza karar veremeyince de kendimizi işimize yabancılaşmış hissetmemiz, iş kalitemize karşı kayıtsız kalma olasılığımızı doğuruyor ve üzerinde çalıştığımız projelerin önemsiz görülmesine yol açıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında bu bakışla günümüzde mesleklerin çoğunluğunun önemsiz görülmesi gayet kolay. Kapitalist ekonomide mesleklerin geçerliliği en çok talep edilen üretimlerle bağıntılı ve talep gören ürünlerin geneli (askeri teknoloji, fast food, Pepsi, son moda giysiler) insanları gerçekten mutlu eden ürünler değil. Onca güçlükle üretip sattığın ve bir hiçten başka birşey olmayan ürünler, yaptığın bütün işlerin değersiz olduğunu hissettiriyor. Kaç kişi McDonalds’da yediği o sırılsıklam kızarmış patatesler için gerçekten yanıp tutuşuyor? Arkadaşı tarafından hazırlanmış bir yemeği ya da kendine ait kafesinde pişirdiği yemeği sunan şefinkini yemekten daha mutlu olmasın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, “çalışmak”, bildiğimiz kadarıyla bizleri mutsuz ediyor çünkü onun için çok fazla şeyi feda ediyoruz, çünkü çok biteviye, çünkü yapacağımız şeyi seçemiyoruz ve çünkü genelde yaptıklarımız, insan oluşumuzun en çok gereksindiği şeyler değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boş vakit neye benzer?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uğraştığımız projeyi ya da kendimize gelmek için en çok neye ihtiyacımız olduğunu seçme özgürlüğümüzün bile olmadığı işimizin başında tüm enerjimizi tüketerek sonunda eve döneriz. Duygusal ve fiziki olarak yıpranmışızdır ve hiçbir şey, ertesi günün mesaisi için enerji depolamak adına bir süreliğine de olsa öylece sessiz sedasız oturmak ve televizyon seyretmek ya da günlük gazeteleri okumak kadar doğal gelmez. Belki de bir hobiyle meşgul olarak tükenmişliğimizi ve yıpranmışlığımızı geri plana atmayı deneriz; fakat gün boyunca iş yerinde kendi irademizle hareket etmeye alışık olmadığımız için genelde evdeki o boş vaktimizde ne yapmak istediğimizi bilmiyoruz. Şüphesiz bazı şirketler ya da diğerlerinin bizler için yaptığı planların ne olduğunu reklamlardan ve komşulardan görerek anlıyoruz; fakat şirketlerin en temel tatminlerimiz üzerinden canlandırdıkları faydalar şeklindeki olanakların ve minyatür golf oynamanın garip bir şekilde ihtiyacımızı karşılamadığını keşfediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki benzer şekilde, çalışmaktan arta alan vakit ve enerjimiz, içinde bulunduğumuz durumu gözden geçirmek ya da daha fazla enerji ve vakit gerektiren herhangi bir ödüllendirici aktivite olanağı yaratmak üzere paylaştırmaya yetmiyor. İşimizden ya da yaşantımızdan nasıl zevk alabileceğimizi düşünmekten hoşlanmıyoruz –ayrıca bu depresif bir şey ve bundan hoşlanmıyorsak bile ne yapabiliriz ki? Sanat ya da müzik ya da kitaplardan keyif almak için gerçekten mücadele etmeye enerjimiz kalmıyor; müziğimizin sakinleştirici, sanatımızın iddiasız, kitaplarımızın sadece eğlendirici olmasını istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında eforumuzu arttırmak ve işe dair birşeyler üretmek için yaptıklarımız ortaktır ve rahatlama biçimimiz ve boş zamanımızda hiçbirşey yapmamamız da öyle. Çünkü çoğumuz işimizi sevmeyiz, mutsuzken yapmak için yöneldiklerimiz ortaktır, mutluyken de, artık bildiğimiz kadarıyla da bu... hiçbir şey yapmamaktır. Kendimiz için asla harekete geçmeyiz, çünkü bütün zamanımızı başkaları için bir şey yaparak ve çok iş görmenin ve çalışmanın her zaman mutsuzluğa neden olduğunu düşünerek harcarız. Mutluluktan anladığımız ise asla bir şey yapmamak ve uzun bir tatilde olmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu da eninde sonunda neden çoğumuzun mutsuz olduğunu açıklar: çünkü mutluluk hiçbir şey yapmamak demek değildir, mutluluk yaratıcı bir eylemlilikte bulunmaktır, bir şeyler üretmektir, önemsediğiniz şeyler için çok çalışmaktır. Mutluluk, mükemmel bir uzun mesafe koşusuyla, aşık olmakla, önemsediğiniz insanlar için orjinal bir yemek yapmakla, kitaplık kurmakla, şarkı yazmakla birlikte gelir. Yastığınıza gömülüp öylece kalarak mutlu olunmaz, mutluluk, peşine düşmek zorunda olduğumuz bir şeydir. Bir şeyler yaptığımız için mutsuz değiliz, tüm yaptığımız şey önemsemediğimiz şeyler olduğu için mutsuzuz. Ve işimiz bizi tükettiği ve isteklerimizden alıkoyduğu için mutsuzluğumuzun kaynağının çoğunu onlar oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O işte çalışmak zorunda olmadığını biliyorsun. Maaşını harcadığın Pepsi’den, pahalı kıyafetlerden, geniş ekran televizyondan ve pahalı mobilyalardan kurtulman mümkün. Önem verdiğin birşeyler yapmayı deneyerek başlayabilirsin ya da semt pazarında gerçekten seveceğin bir iş bulmayı deneyebilirsin (iyi şanslar!)... ve bu sana hayatında yapmak istediğin diğer şeyler için yeterli vakit ve enerji kazandırır. Hayatını düzenlerken en çok dikkat etmen gereken nokta, bir şey yaparken onu istediğin için yapmandır yoksa karlı olacağı için değil –diğer bir deyişle para için mutluluğunu satacaksan ne kadar para yaptığın önemli değildir. Unutma az para kazanman, para yapma önceliğinin vereceği telaşın da az olması demektir... ve o insanlık dışı işleri daha az yapacağın anlamına gelir. Tüm boş vaktini ot gibi yaşamadan ya da eğlencelere para akıtmadan kullanmayı öğren, bir şeyler yarat, bir şeyleri tamamla –kimsenin sana yapman için ödeme yapmadığı ama bir şekilde hayatını (belki de başkalarının hayatını) daha iyiye götüren şeyleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları, eğer herkes çalıştığı işleri bırakıp giderse içinde buluduğumuz sistemin çökeceğini tartışacaktır –daha iyi ya. Yeterince otomobil üretmedik mi, yeterince alışveriş merkezi, yeterince televizyon ve golf klübü, yeterince lanet olası nükleer silah yok mu? Fast-food’u azaltıp ev yapımı yemeklere yönelsek kötü mü etmiş oluruz? Eğer çalan bir şarkı bir üretim bandından daha tatmikar ise, neden bu kadar az müzik grubu çıkıyor da, transistörlü radyo sayısı bu kadar fazla? Şüphesiz “işsiz” bir dünya hayali, gerçekleştiğini bizim göremeyeceğimiz bir hayal; fakat asıl problem bu rüyayı yapabildiğiniz kadar hayatınızın bir parçası haline getirmek –bilinçsiz tüketicilik zincirlerinden kurtulduğunuz ve daha anlamlı olan bir yaşam haline.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.crimethinc.com/texts/atoz/workethic.php"&gt;http://www.crimethinc.com/texts/atoz/workethic.php&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çeviri: azcalis&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-7121657466048064036?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/7121657466048064036/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/bos-vaktine-sahip-ck.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7121657466048064036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7121657466048064036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2010/01/bos-vaktine-sahip-ck.html' title='Boş vaktine sahip çık'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SztpDE65iPI/AAAAAAAAAQI/4Vb5wjWLn48/s72-c/fc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-1116800109309243125</id><published>2009-12-26T15:02:00.002+02:00</published><updated>2009-12-26T15:02:52.490+02:00</updated><title type='text'>Ah şu ilkellik yok mu!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzOTLoHcWzI/AAAAAAAAAPw/QGZnQDCdHGE/s1600-h/hamak.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 402px; height: 201px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzOTLoHcWzI/AAAAAAAAAPw/QGZnQDCdHGE/s320/hamak.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418836604613319474" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Emek tarihi üzerine yapılan araştırmalar, bireylerin ve toplumların çalışmaya ayırdıkları vakitle ilgili olarak tutulan istatistiklerde tahminlerin ötesinde şaşırtıcı bir tablo ortaya koyuyor. Schor’a göre yaygın kanı, kabaca ilkel toplumlar şeklinde adlandırılan insan topluluklarının yaşamlarının, arkası gelmez ihtiyaçların gereksindiği bir çalışmayla kuşatıldığı sonucuna varır. Aslında, ilkel ya da geçim derdinde olan bu insanlar çok az çalışırlar. Schor’un verdiği örnekle; Papua’lı Kapauku’lar asla üst üste iki gün ve Kung Bushmen’ler de (Güney Afrika’da bir kabile) asla günde altı saatten, haftada da ikibuçuk günden fazla çalışmazlar. Avustralya Aborjinleri ve Sandviç Adası yerlileri çalıştıklarında asla günde dört saati aşmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akdeniz havzasındaki ve erken Batı Avrupa halklarının çalışma adetleri de bu minimum çalışma geleneğini yansıtır. Endüstrileşmiş ve yüksek bir üretkenliğe erişmiş Antik Mısır uygarlığında bile tüm yıl boyunca 70 gün ya da ortalama olarak altı günde bir gün iş ile sınırlandırılmış bir düzenleme vardır. Antik Yunan ve Roma’da çalışılmayan günler oldukça boldu. Atinalılar yılda elli ila altmış günü kutlama ve festivallere ayırmışlardı ve Tarentum gibi bazı Yunan kentlerinde bu süre üç kat daha fazlaydı. Eski Roma takviminde 355 günün 109’u “çalışılması yasak olan adli ve idari tatil” olarak işaretlenmişti. Dördüncü yüzyılın ortalarından itibaren bayram günleri 175 güne çıkmış oluyor bu da ortalama bir Romalı çalışanın yılın üçte birinden biraz daha azında çalışmak durumunda kaldığını gösteriyordu (tabi bu durum sadece özgür yurttaşlar için geçerli olup, köle işçilere yansımıyordu. Köle işçilerin çalışma süreleri özgür yurttaşların çalışma günleriyle tam ters bir orantı içerisindeydi).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaçağ’da Kilise, eski Roma ritüellerini ve tatil günlerinin çoğunu çatısı altında toplayarak Hristiyanlığın kutsal bayramlarına dönüştürdü. Kutsal Pazar günü, Yılbaşı, Yortu, bazı aziz anma günleri ve bayramlar, evlilik kutlamaları ve mevsimsel ve siyasi festivaller tatil günleri olarak Ortaçağ İngiltere’sinde yılın üçte birini oluşturuyordu. Fransa Eski Rejimi’nde 180 çalışılmayan gün işaretlenmişti ve İspanya’da tatiller ve dini günler toplamı yılda beş ayı buluyordu. Tüm Avrupa genelinde, hasat zamanları hariç, köylüler tahminen haftada 20 saatten daha az çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa ve Amerika’da yaşanan Endüstri Devrimi şüphesiz insanlık tarihinde en uzun çalışma süreleri ve en çetin koşulları beraberinde getirdi. Kapitalist sistemin insan emeğini azaltıp daha az çalışma ihtiyacıyla yetineceği iddiası, kuluçka dönemindeki bu sistemin mitlerinden biri haline geldi hemen. Schor’a göre 18. ve 19. yüzyıldan önce çalışma hayatı mevsimlik, geçici ve düzensizdi. Fakat kapilalizmin gelişi aniden senede elliiki hafta ve hatfada yetmiş ila seksen saatlik altı günden oluşan çalışma haftasını bir norm haline getirdi. Eğer hesaplar doğruysa kapitalizmle birlikte çalışma süreleri ortaçağa kıyasla yüzde 200 ila 300 oranında artmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel uzun çalışma sürelerine (günde on ila onaltı saat) karşı seneler süren ısrarlı politik mücadelelerden sonra yirminci yüzyılda bu gidişat bozulmaya ve altı günlük çalışma süresi değişmeye başladı. Yavaşça yükselen, tecrübe kazanan ve yasallaşan işçi hareketi sayesinde muhasebe defterinin işçiler hanesinde iyileşmeler başladı. Fakat ne uzun erimli ne de engelleri aşan değişimlerdi bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu Amerikalı artık eskisinden çok çalışıyor... Amerikalıların yüzde 85’i haftada 45 saat iş başında ve projeksiyonlara göre bu süre 2010’da ortalama olarak 58 saate çıkacak. Rakamlar ne olursa olsun, net olan bir şey varsa o da artık Japonların bile işlerine bizlerden daha fazla vakit ayırmadıklarıdır.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Öyleyse “Sekiz saat iş, sekiz saat dinlenme ve sekiz saat de ne yapacaksak o” haykırışı işçi hareketi için fazla bile. Bir bilgenin belirttiği gibi: “Tanrıya şükür hafta sonunu icat ettik. Eğer yapamasaydık hiçbirimiz gerçek bir hayat yaşayamayacaktık. Şundan emin ol, iş başında geçirdiğimiz o tüm saatler tek bir hayatın yerini tutamaz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;The Importance of Being Lazy: In Praise of Play, Leisure, and Vacations, Al Cini, Routlege pub., 2006, s.66-67-68&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çeviri: azcalis&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-1116800109309243125?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/1116800109309243125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/ah-su-ilkellik-yok-mu_26.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1116800109309243125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1116800109309243125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/ah-su-ilkellik-yok-mu_26.html' title='Ah şu ilkellik yok mu!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzOTLoHcWzI/AAAAAAAAAPw/QGZnQDCdHGE/s72-c/hamak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-8783759426410820214</id><published>2009-12-25T11:50:00.006+02:00</published><updated>2009-12-25T11:53:21.600+02:00</updated><title type='text'>Paleolitik angaryalar</title><content type='html'>En son bulgular, yerli halkların kaşiflerle karşılaşmalarına kadar sürdürebildikleri ya da yeniden düzenleyebildikleri sosyo-ekonomik biçimlerin, umduğumuzdan çok farklı bir hikaye anlattığını gösteriyor. Örneğin, Avustralya’daki Arnhem bölgesinde yaşayan Abojin topluluğu arasında sürdürülen çalışmalar, 1950’lerin sonlarında bu gerçek avcı-toplayıcılar arasındaki çalışma süresi ortalamasının hepi topu 5 saat sekiz dakika olduğu sonucuna varıyor. Öte yandan, iş yükü hem fiziksel hem de mental olarak bilhassa sıkıcı görünmüyor. Bu nedenle, çalışma sürecine olan bu yaklaşım işe nahoş bir şey olarak yaklaşmamayı ya da mecburi olan belayı ertelemeyi gayet mümkün kılıyor. Aksine, Yir-Yiront gibi bazı Aborjin grupları, çalışma ve oyun arasında dilsel bir ayrım yapmıyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzSLIi8l7DI/AAAAAAAAAQA/CxW4IVXE90g/s1600-h/bushmen_eglence.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 146px; height: 109px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzSLIi8l7DI/AAAAAAAAAQA/CxW4IVXE90g/s320/bushmen_eglence.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419109230569712690" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Diğer bir avcı-toplayıcı kültür olan Botswana’lı Kung Bushmen’in Dobe halkı arasındaki veriler daha çarpıcı. Potansiyel Dobe iş gücünün herhangi bir anda sadece üçte ikisi işgücü olarak kullanılıyor, geri kalan üçte bir ise başka şeylerle uğraşmakta serbest. İş başında olanların ortalama çalışma süreleri kabaca haftada onbeş saat ya da günde günde iki saat ve dokuz dakika. Diğer bir deyişle, her üretken birey haftada 3.5 ila 5.5 gününü başka aktivitelere ayırmakta serbest”...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avcı-toplayıcı topluluklar ile tarımsal gelişim gösterenler arasında bir karşılaştırma yapılabilir. Örneğin ölü sezonda Zimbabwe’nin Kasaka köyünde yaşayan Bemba halkının yaşlı erkekleri 20 günün 14’ünü ve genç erkekleri de yedi günü çalışmaksızın geçirirler; Kampamba köyünde yüksek sezonda  her yaştaki erkek ortalama olarak dokuz günün sekizinde (pazarları dahil değil) çalışır. İlk durumda günlük ortalama çalışma süreleri 2.75 saat erkekler ve 2 saat bahçe işleri artı 4 saat de ev işleri olmak üzere de kadınlar çalışır, fakat bu süre 0 ile 6 saat arasında değişkenlik gösterebilir. İkinci durumda da yaklaşık aynı döngü geçerli olup, erkekler ortalama 4 saat ve kadınlar da 6 saat çalışırlar. Bir yıllarının, 105.5 gününü tarımsal faaliyetlerde, 87.5 gününü çeşitli diğer işlerde, 161.5 gününü dinlenerek ve 9.5 gününü ise hasta olarak geçirdikleri görülmüştür.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Benzer çalışmalar Yeni Zelanda Maori’leri, Azania’daki (Güney Afrika) Lozi ve diğer Bantu kabileleri, Bougainville’in (Solomon Adaları) Siuai sakinleri ve birçok farklı bölgeden topluluklarla temas edilerek gerçekleştirilmiştir... Hasılı kelam Audrey Richards, “yerlilerin tüm bedensel ritmi, artık endüstri işçisi olarak ortada kalan Batı Avrupadaki köylülerden tamamen farklı” diye gözlemlemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzSK_-9_6jI/AAAAAAAAAP4/C0I90pnBd04/s1600-h/bushmenman.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 399px; height: 204px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzSK_-9_6jI/AAAAAAAAAP4/C0I90pnBd04/s320/bushmenman.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5419109083472980530" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Andre Gorz ve diğerleri, endüstriyel sosyo-ekonomik hayatın bahşettiği yüksek hayat kalitesine sahip olanların, bunun ciddi sonuçlarını göz önünde bulundurarak kendi sistemlerinin verilerini bağıntılı bir şekilde diğerleriyle karşılaştırmalarının iyi olacağını vurgular: haftalık çalışma süresi 40-48 saat olan zamanı, fazla mesainin zamanı, ücreti ödenen zamanı, temel alışveriş ve yemek yapma işleri için gerekli zamanı, bunlara ek olarak da evsel angaryalarla muhtelif şekillerde ziyan edilmiş zamanı. Gelişmiş endüstriyel toplumlarda kişi başı ortalama çalışma süresi haftada 80 saati aşarak, Dove toplumunun ortalamasının %530’unu aşmıştır. Bu durum, liberal endüstrileşme bağlamının gereksindiği çalışma süreleri ve getirdiği devasa iş yükünün, yerli topluluklarının sabit yapılarına oranla çok daha fazla esnek üretime açık ve kontrol temelli olduğunun da ispatı niteliğinde. Sonuçta ortadaki endüstrileşme şartları, Taş Devri kültürlerinin ilkel koşullarından çok daha büyük çapta stres ve daha az sosyal faaliyet demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Stone Age Revisited, M. Annette Jaimes, The Anarchist Library, 1993, s.19-20-21&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çeviri: azcalis&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-8783759426410820214?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/8783759426410820214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/paleolitik-angaryalar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8783759426410820214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8783759426410820214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/paleolitik-angaryalar.html' title='Paleolitik angaryalar'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzSLIi8l7DI/AAAAAAAAAQA/CxW4IVXE90g/s72-c/bushmen_eglence.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-4748282227711240122</id><published>2009-12-22T15:42:00.026+02:00</published><updated>2009-12-23T14:17:22.790+02:00</updated><title type='text'>Doping posamızı sıkıyor</title><content type='html'>Günümüzde, çalışanların en çok tükettikleri içeceklerin başında çay (özellikle Türkiye’de) ve kahve geliyor. Bu iki madde de bir yanıyla keyif verici, bir yanıyla da uzun mesai süreleri boyunca ayakta ve üretken kalabilmemiz için uyarıcı niteliğiyle tutuluyor. İşyerinde bolca çay ve kahve içince akşam daha çabuk gelmiyor ancak en azından masada uyuma, işi yetiştirememe gibi işinizden olmanıza neden olabilecek kazalardan sizi koruyor en azından bu umuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimizin ve dolaylı olarak tüm dünyadaki emek ehlinin çıkarlarına aykırı olarak uzun mesai sürelerince bir makina gibi yorulmaksızın çalışmak, makinaların da performansı arttıkça daha yüksek üretim hızlarına çıkmayı ve ayık kalmayı dayatıyor ve uyarıcı (stimulant) maddeler de işte bu zaafiyet noktasında devreye giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzDNi2Z7-6I/AAAAAAAAAPI/H19VuZXKzwI/s1600-h/kola_yorgunluk.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 185px; height: 141px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzDNi2Z7-6I/AAAAAAAAAPI/H19VuZXKzwI/s320/kola_yorgunluk.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418056350330256290" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tabi burada çay ve kahvenin keyif verici o harika tadına karşı durduğumuz sonucu çıkmasın, lakin bunları tadı ötesinde uyarıcı niteliği nedeniyle tüketmek zorunda hissetmek bakın nerelere varan bir mevzu olabiliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;br /&gt;Amfetamin, yüzyılın silahı...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amfetaminin tarihi 1887’de Romanyalı kimyager Lazar Edelenau’nun senteziyle başlar. 1927'e kadar ilaç sanayinde yer almayan bileşik, bu tarihte Gordon Allez tarafından yeniden sentezlenerek insan bünyesine girmeye başlar. 1918'de Japon kimyager Akira Ogata’nın amfetamini efedrin ile karıştırmasıyla elde ettiği metamfetamin, bilhassa performans arttırıcı ve uyarıcı niteliği nedeniyle sistematik olarak ilk kez II.Dünya savaşında kullanılmaya başlar. Savaşan taraflara bağlı askeri birliklere verilen metamfetamin Almanya'da Pervitin adıyla üretilerek elit tank ve hava birliklerinde yoğun olarak kullanılmıştır. Savaş boyunca sadece İngiltere’de 72 milyon amfetamin tableti kullanıldığı sanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Methamphetamine"&gt;http://en.wikipedia.org/wiki/Methamphetamine&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok ülke tarafından, kullanımının vücuda verdiği kalıcı zararlardan ötürü en yüksek risk grubundaki uyuşturucu maddeler arasına alınan metamfetamin ve amfetaminin devlet kontrolünde sağaltım amacı dışındaki kullanımı halen devam etmektedir. Performans arttırıcı olarak Amerikalı pilotlar tarafından “go pills” adıyla yoğun şekilde kullanılan amfetamin tabletleri 2002 senesinde Kanada’lı askerleri yanlışlıkla (amfetamin efekti nedeniyle) bombalayan F-16 pilotları nedeniyle Amerikan ordusunun başına iş açsa da bilhassa Afganistan işgali sırasında kullanılmaya devam etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette ki bu performans arttırma yöntemi işletme sahipleri tarafından da keşfedilmekte gecikmemiştir. 1933-34 yıllarında Benzedrin olarak piyasaya sürülen ve serotonin ve dopamin salgısını tetiklemesiyle nam salan ilaç Türkiye’de de bilhassa uzun süre uyanık kalmak isteyen iş kollarında ve öğrenciler arasında rağbet görmeye başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’da Reagan döneminde çıkarılan bir yönerge ile (12564) uzun yol şoförleri düzenli olarak ilaç muayenesine girmeye mecbur bırakılmışdır. Brezilya’da 12.700 çalışan üzerinde yapılan bir araştırmada ise bilhassa kamyon şoförleri arasında yaygın şekilde Fenproporex (bir çeşit amfetamin) kullanımı tespit edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.scielo.br/scielo.php?pid=S0034-89102004000400011&amp;amp;script=sci_arttext&amp;amp;tlng=en"&gt;http://www.scielo.br/scielo.php?pid=S0034-89102004000400011&amp;amp;script=sci_arttext&amp;amp;tlng=en&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;89 senesinde yayınlanan yıllık ilaç test raporuna göre Amerika’da çalışanların yüzde 13.5’inde test sonucu pozitif çıkmıştır. Bilhassa sağlık işçileri arasında temininin kolay oluşu ve yoğun iş temposu nedeniyle bağımlılık oranları yüksektir. 89’daki oranlar sağlık çalışanları arasında kokain kullanımı bazında 2008 senesinde yüzde 30 azalma gösterse de amfetamin test sonuçlarında pozitif bulgu sayısı yüzde 21’lere tırmanmıştır. &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.watertowndailytimes.com/article/20090809/CURR04/308099965"&gt;http://www.watertowndailytimes.com/article/20090809/CURR04/308099965&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.abc.net.au/news/stories/2009/08/17/2657825.htm"&gt;http://www.abc.net.au/news/stories/2009/08/17/2657825.htm&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Kasım 2002'de Tim Connor tarafından yapılan bir röportajda Taylandlı işçi bir kadın 98 senesinde girdiği bir tekstil işleme atölyesinde (Bed and Bath Prestige adlı şirket başta Adidas, Reebok, Nike ve Levi's olmak üzere birçok markanın ürünlerinin fason üretimini yapıyor) amfetamin kullanımının işletmeler eliyle işçilere zorla dayatılmasının çarpıcı bir örneğini açığa çıkarıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzDOkieMOHI/AAAAAAAAAPY/OsaEowoJJMY/s1600-h/lern.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 223px; height: 168px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzDOkieMOHI/AAAAAAAAAPY/OsaEowoJJMY/s320/lern.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418057478850754674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;“İşe sabah 8.30'da başlıyordum. Akşam 5.30'da bitmesi gereken iş, hiçbir zaman gece 10.00'dan önce bitmedi. Yoğun zamanlarda ise sabah saat 2'ye kadar çalışırdık. Pazar izin günümüzdü, ama bu siparişlere bağlıydı. Siparişiler çok olduğunda bütün bir ay hiç tatil yapmadan çalıştığımız olurdu. Haftada 70 ile 110 saat arası çalışıyordum. Yaptığımız fazla mesai 50 saati ne kadar aşarsa aşsın bize sadece 50 saat karşılığı ücret ödeniyordu. &lt;/span&gt;  &lt;span style="font-style: italic;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşlerin yoğun olduğu zamanlar fabrikanın sahibi Chaiyapat Photikamjorn bize içine anfetamin koyduğu buzlu kolayı içirirdi. Bizler içtiğimiz şeyin anfetamin olduğunu biliyorduk, ama çok azımız içmeyi reddediyordu. Çünkü bu şeyden içtiğimizde 48 saat kad&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;ar durmadan çalışabiliyorduk. Zaten o koşulları kaldırabilmenin tek yolu da o ilaçlardı. Paketleme bölümünde çalışan erkek işçilerin büyük bir kısmı anfetamin bağımlısı olmuştu. Fabrikada bulamadıklarında dışardan satın alıyorlardı.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.oxfam.org.au/explore/workers-rights/nike/nike-sportswear-workers-speak-out"&gt;http://www.oxfam.org.au/explore/workers-rights/nike/nike-sportswear-workers-speak-out&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzDOD4ZiOXI/AAAAAAAAAPQ/F5SCSUr3YEs/s1600-h/ritalin.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 225px; height: 156px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzDOD4ZiOXI/AAAAAAAAAPQ/F5SCSUr3YEs/s320/ritalin.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418056917801122162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sadece çalışanlar ya da askerler üzerinde değil, ehlileştirilmek maksadıyla çocuklar ve hayvanlar üzerinde de kullanımı oldukça yaygındır. Örneğin Amerika ve Hollanda’da hiperaktivite ve konsantrasyon kaybı belirtilerine rastlanan ilköğretim öğrencilerine bir tür amfetamin bileşiği olan Ritalin gibi ilaçlar doktor ve öğretmenlerin kontrolünde içirilmektedir. Tayland’da fillere amfetaminli muz verilmesi 80’lerden bu yana süren bir uygulamadır. Kerestecilik yapılan bölgelerde fillerin daha uzun süre ve daha yüksek performansla yük taşıyabilmeleri için verilen bu madde, filleri amfetamin bağımlısı haline getirmiş, zayıflık ya da yoğun çalışmadan kaynaklı yaralanmalara maruz bırakmıştır.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://berkeley.edu/news/berkeleyan/2007/11/28_elephants.shtml"&gt;http://berkeley.edu/news/berkeleyan/2007/11/28_elephants.shtml&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretimin makinalaşması ile gelinen nokta, insan metabolizmasının da makinalaşmasıyla yeni bir evreye mi geçmeye çalışıyor? Neyiz biz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(153, 0, 0);"&gt;“Fabrika yöneticileri verimliliğimizi arttırabileceklerini düşünerek bizlere kötü ve kaba davranıyorlar. Oysa anlamıyorlar ki taleplerini karşılayarak onlara iyi muamele ettiklerinde işçiler daha iyi çalışacaklardır. Bunu dikkate almalılar. Böylece belki bizlere makina gibi davranmayı keserler. Hepsi sizin bir makinaya dönüşmenizi ve otomatik olarak çalışmanızı istiyorlar. İnsan böyle çalışmaz. Bizler makina değiliz.” (Bir Nike işçisiyle röportajdan, 21 Ocak 2002)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.oxfam.org.au/resources/filestore/originals/OAus-WeAreNotMachines-0302.pdf"&gt;http://www.oxfam.org.au/resources/filestore/originals/OAus-WeAreNotMachines-0302.pdf&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-4748282227711240122?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/4748282227711240122/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/doping-posamz-skyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4748282227711240122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4748282227711240122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/doping-posamz-skyor.html' title='Doping posamızı sıkıyor'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SzDNi2Z7-6I/AAAAAAAAAPI/H19VuZXKzwI/s72-c/kola_yorgunluk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-4288018197450053467</id><published>2009-12-19T16:20:00.014+02:00</published><updated>2009-12-23T08:57:04.308+02:00</updated><title type='text'>Parantez İçinde Çalışmak</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Naomi Klein'ın küresel markaları hedef tahtasına koyduğu kitabı No Logo'da Terk Edilen Fabrika - Süper Marka Çağında Küçümsenen Üretim başlığı altında ele aldığı ölümüne çalıştırılma koşullarının müsebbibi uluslararası büyük şirketlerin adeta bir çeşit ur gibi gördükleri imalat kalemlerini taşeronlara yıkarak ve onla&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;rı birbirine kırdırarak kızıştırdığı para ve s&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;üre pazarlıklarıyla tüm dünyanın başına ne işler açtığı ibretlik örneklerle ele alınıyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyzkUfV70II/AAAAAAAAAOw/-gPkfgBxyn0/s1600-h/chris_woods_mcd.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 144px; height: 143px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyzkUfV70II/AAAAAAAAAOw/-gPkfgBxyn0/s320/chris_woods_mcd.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416955492481880194" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 0, 0);"&gt;“Makineler yıpranır. Arabalar paslanır. İnsanlar ölür. Ama hayatta kalan markalardır.”&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic; color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(Hector Liang, United Biscuits eski yöneticisi.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...diğer bir deyişle, markalama tüm “katma değeri” kullanmaktadır. Asıl üretim süreci, değerini bu derece kaybettiğinde, bu durum, üretim işini yapan insanlara bir posa, bir artık gibi davranılması olasılığının ardındaki mantık haline gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Phil Knight (Nike’ın kurucu sahibi)’ın dediği gibi, “mal üretmenin artık değeri yok. Değer, titiz araştırmalarla, yenilik getirmekle ve pazarlamayla katılıyor.” Phil Knight’a göre üretim, marka imparatorluğunun temel direği değil, sıkıcı, marjinal bir görevdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle artık pek çok şirket üretimi es geçmektedir. Ürünlerini kendileri, kendi fabrikalarında yapmak yerine, “tedarik etmektedirler”, tıpkı doğal kaynak sanayilerinin uranyum, bakır ya da kereste elde etmeleri gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;(Bu durum bu şirketlerin ellerini iki şekilde temiz tutuyordu. Bunlardan biri imalatın kirli süreçlerinden, atıklarını bertaraf yük&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;ümlülülüğünden ve fabrikaların sürekli baş ağrıtan idari süreçlerinden (işçi talepleri, personel istihdamı, bakım masrafları vb.) azade olmalarıydı. Ancak daha da önemli olan ikinci bir sevimsiz durumdan daha koruyordu onları: ürünlerinin imalatını yapan işçilerin yaşamlarındaki dayanılmaz koşullara karşı hukuki ve vicdani yükümlülüklerinden de muaf hissediyorlardı, ellerini sürmeden ve çok daha ucuza üstelik de hiçbir sosyal yükümlülük altına girmeden asıl odaklanmak istedikleri şeye, markalarının imajlarına yoğunlaşabiliyorlardı.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Disney sözcüsü Ken Green, şirketinin Haiti’de Disney kıyafetleri üreten fabrikasındaki ağır koşullardan sorumlu tutulmasından dolayı herkesin içinde üzüntüsünü belirttiği zaman, bu değişikliğin boyutu hakkında ipucu vermiştir. “bizim Haiti’de çalıştırdığımız işçimiz yok”, demiştir, fabrikanın bir yükleniciye ait olduğuna işaret ederek. Green Catholic Register’dan Cathy Majtenyi’ye “kullandığınız gazete kağıdına bakın, bunun üretiminde çalışma koşulları hakında herhangi bir bilgi var mı?” diye sormuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); font-style: italic;"&gt;(Filipinler’in serbest ticaret bölgesi Cavite’de çalışan 60.000 kişi artık birer küresel marka haline gelmiş onlarca şirketin ürünlerinin imalatını yapan dev bir kasaba-fabrika. Kasabada hayata dair olan tek şey durmak bilmeyen hareket ve çırılçıplak ifşa olan tek bir mottoyla deviniyor: “çok çok düşük fiyatlarla, saf, yüzde 100 üretim”.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyzkdEBNukI/AAAAAAAAAO4/PAWlSctbIe0/s1600-h/maquilas.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 243px; height: 161px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyzkdEBNukI/AAAAAAAAAO4/PAWlSctbIe0/s320/maquilas.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416955639766039106" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Güneşte pişen vardiya kartları, her işçiden maksimum işin, her günden maksimum çalışma saatinin sıkılıp çıkartıldığından emin olunmasını sağlar. Bölgede sokaklar ürkütücü derecede boştur ve açık kapılardan –ki bunlar pen çok fabrikadan havalandırma sistemini oluşturuyor- gürültülü makinelerin üzerine eğilmiş sıra sıra genç kızlar görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...İBB’ler (İmalat İşleme Bölgesi) nerede olursa olsuni çalışanların anlattıkları hikayeler şaşırtıcı ölçüde aynıdır: çalışma saatleri uzundur; Sri Lanka’da on dört saat, Endonezya’da on iki saat, Güney Çin’de on altı saat, Filipinler’de on iki saat. Çalışanların büyük çoğunluğu kadınlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bölge fabrikalarının çoğu, Filipinler çalışma yasasının sistematik olarak çiğnendiği demir yumruk kuralları ile işlemektedir. Örneğin bazı işverenler, on beş dakikalık molalar haricinde tuvalet kapılarını kilitli tutmaktadır, bu aralar sırasında, yönetimin üretim dışı süreyi takip edebilmesi için, çalışanların giriş çıkışlarda imza atması gerekmektedir.The Gap, Guess ve Old Navy için kıyafet dikilen bir fabrikada çalışan terzi kadınlar bana kimi zaman tuvaletlerini makinelerin altında plastik torbalara yapmak zorunda kaldıklarını söylediler. Konuşmayı, hatta Ju Young elektronik fabrikasında gülmeyi yasaklayan kurallar söz konusudur. Bir fabrikada, kurallara uymayanları utandırmak üzere “En Geveze Çalışanlar” listesi asılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;(Tüm bu tablonun bize çizdiği kölelik düzenidir. Çünkü çalışmaktan başka birşey yapamayacak kadar uzun mesai süreleri dışında ücretler de ancak karın tokluğuna yetmektedir.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyzkkSvK89I/AAAAAAAAAPA/5Imxcw-S2zk/s1600-h/carmelita.GIF"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 230px; height: 196px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyzkkSvK89I/AAAAAAAAAPA/5Imxcw-S2zk/s320/carmelita.GIF" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416955763975975890" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İşçi grupları Çin’de bir montaj hattı işçisinin yaşama ücretinin saatte 87 sent olduğu konusunda fikir birliği içindedirler. Çokuluslu şirketlerin bölge üretimine geçmek için yüzlerce yerel tekstil fabrikasını kapattıkları ABD ve Almanya’da, konfeksiyon işçileri bir saatte sırasıyla 10 dolar ve 18.50 dolar kazanmaktadır. İşgücü maliyetindeki bu muazzam tasarrufa rağmen, dünyanın en güçlü ve en zengin markaları için üretim yapanlar hala Çin’deki işçilere, yaşam giderlerini karşılamalarına, hastalıklarda tedavilerine yetecek ve hatta eve ailelerine küçük bir miktar para göndermelerini sağlayacak 87 senti dahi vermek istememektedirler. Çin’de bulunan özel ekonomik bölgelerde marka üretimi üzerine 1998 yılında gerçekleştirilen bir çalışma, Wal-Mart, Ralph Lauren, An Taylor, Esprit, Liz Claiborne, Kmart, Nike Adidas, J.C.Penney ve The Limited’in bu içler acısı 87 sentin ancak bir bölümünü ödediklerini, bazılarının saat başı 13 sent ödediğini ortaya koymuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;(Bu çok çok uzun çalışma süreleri işçilerin hasta olamasına ve sosyal açıdan yok olmalarına neden olmaktadır. Durmaksızın çalışmak, kalan o çok değerli vaktin oturulup düşünmeye, diğer arkadaşlarıyla dertleşmeye ve bu berbat koşulların iyileştirilebilmesi için örgütlenmelerine, örneğin sendikal faaliyetlere değil uykuya ayrılmasına yol açmaktadır.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Sürekli misilleme tehdidine rağmen, İşçi Destekleme Merkezi, Cavite bölgesi fabrikalarında değişik derecelerde başarılı olan ılımlı sendika organizasyonu girişimlerinde bulunmuştur. Örneğin, All Asia konfeksiyon fabrikasında bir girişimde bulunulduğunda, organizatörler önemli bir engelle karşılaşmışlardı: işçilerin yorgun olması. Ellen Tracy ve Sassoon için kıyafetler diken All Asia terzilerini en büyük şikayetleri zorunlu fazla mesaidir. Normal vardiya sabah sekizden akşam 10’a kadar devam etmektedir, ancak haftada birkaç gece işçilerin “geç” saatlere kadar, sabah 2’ye kadar çalışmaları gerekmektedir. İşçiler, işlerin en yoğun olduğu dönemlerde arka arkaya iki gece sabah 2 vardiyasında çalışmaya alışmışlardır; bu da kadınların çoğunun ertesi sabahki normal vardiyalarına başlamadan önce sadece birkaç saat uyuyabilmelerine neden olmaktadır. Ancak bu aynı zamanda All Asia işçilerinin kendileri için son derece değerli olan 30 dakikalık molaları sendika hakkında konuşmaya değil, uyumaya ayırmaları anlamına gelmektedir. Dört çocuk annesi bir kadın All Asia’ya sendika getirme girişimlerinde başarısız olmasının nedenini açıklarken bana, “işçilerle konuşmakta zorlanıyorum çünkü işçiler daima uykulu oluyorlar” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;(Ve insanlar, aşırı çalışmaktan hayatlarını kaybetmektedir.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cavite’de, fazla mesai konusunun, iş arkadaşlarına göre “aşırı çalışmaktan” ölen Carmelita Alonzo’dan bahsedilmeden konuşulması mümkün değildi. Bana, İşçi Destek Merkezinde toplanan işçi grupları tarafından ve bire bir görüşmelerde bireysel olarak tekrar tekrar anlatıldığına göre Alonzo, V.T. Fashion fabrikasında diğer markaların yanı sıra The Gap ve Liz Claiborne kıyafetleri diken bir terziydi. Konuştuğum işçilerin tamamı bu trajedinin nasıl gerçekleştiğini mutlaka bilmemi istiyorlardı; çünkü böylelikle “Kanada’da bu ürünleri alan insanlara” durumu açıklayabilirdim. Carmelita Alonzo’nun ölümü özellikle yoğun bir çalışma döneminde arka arkaya gelen uzun gece vardiyalarının ardından gerçekleşmişti. Çalıştığı kot fabrikasının ve aynı zamanda Carmelita’nın fabrikasının da sahibi olan aynı dönemde kendisi de büyük siparişlerle karşı karşı kala Josie, “sevk edilecek çok fazla ürün vardı ve kimsenin eve gitmesine izin verilmiyordu” diye hatırlatıyor. “Şubatta usta başı neredeyse her geceye, gece vardiyası vermişti”. Alonzo bu vardiyalarda çalışmakla kalmıyor, ailesine dönmek için de iki saatlik yol gidiyordu. Gün boyunca boğucu sıcak olan ve geceleri rutubet basan fabriklarda sık rastlanan bir hastalık olan zatürreden şikayetle, müdüründen iyileşebilmek için izin almak istemişti. Reddedilmişti. Alonzo sonunda hastaneye yatırılmıştı; burada 8 Mart 1997’de –Dünya Kadınlar Gününde- ölmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Bu fazla mesai stresi, fabrikalar daha çok işçi çalıştırsa ve daha kısa iki vardiya yapsalar, büyük ölçüde hafifleyecektir. Ama bunu neden yapsınlar? Bölgeyi denetlemekle görevli devlet memuru fazla mesai ihlallerinden dolayı fabrika sahipleri ve müdürleriyle uğraşmıyor. Bölge yöneticisi Raymondo Nagrampa, fabrikalar daha kısa süre çalışmak üzere daha fazla işçi alırsa elbette daha iyi olacağını kabul ediyor; ancak bana, “sanırım bunu bir kenara bırakacağım. Bence bu daha çok yönetimi ilgilendiren bir karar” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;(Bu mesele elbette ki sadece Filipinlerin, Tayland, Meksika ya da Çin’in meselesi değildir. Örneğin Nike’ın dünya çapındaki yaklaşık 700 taşeronunun 27’si Türkiye’dedir, yani herkesin ortak sorunudur. Ayrıca bu sorun sadece o bölgelerde o koşullarda hayatta kalmaya çalışan yüzbinlerin sorunu da değildir, tüm yerel ya da küresel işletmeler, karlarını düşürmeden istihdam kamburundan kurtulmak için bu yola girmeye başlamıştır ve bu da halen elinde iş olan milyonların işlerinden olmalarına hatta ileride belki de o imalat işleme bölgelerinde o koşullar altında çalışmalarına yol açacaktır. Ancak buradan düz bir çıkarımla bu kölelik koşullarında çalışan işçilerin, dışarıdaki işçilerin işlerini çaldıkları sonucuna varmak hiç de akıl karı olmaz, zira artık yapılan üretim aynı üretim değildir ve o koşullar kimsenin dayanmak için hevesleneceği koşullar değildir.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...Evet, bunlar Kuzeyden işleri çekmektedir; ancak, sanayileşmiş uluslarda teknoloji geliştikçe orta sınıflarımızı oluşturan işçilerin, yoksulluğun kölesi olan ülkelerle paylaşılmasının sadece bir küresel adalet sorunu olduğu önermesini adil gözlemciler reddedecektir. Sorun şu ki, Cavite’deki ya da Asya ve Latin Amerika’daki tüm bölgelerdeki işçiler “bizlerin” işlerini hiç de devralmamaktadırlar.  Hong Kong’da kurulu Asya İzleme ve Kaynak Merkezinin eski araştırma yöneticisi Gerard Greenfield şöyle söylemektedir: “Yer değiştirme ile ilgili masallardan biri, sözde Kuzeyden Güneye aktarılmış gibi görülen işlerin daha önce yapılmakta olana benzer işler olduğudur”. Hayır değiller. Tıpkı şirket tarafından üretimin Pasifik okyanusu üzerinde bir yerlerde, üçüncü şahıs yüklenicilere verilecek “siprişlere” dönüşmesi gibi, tam zanlı istihdam da uçuş sırasında “sözleşmelere” dönüşmüştür...Bu gerçekten de işlerin başka yerlere uçması gibi basit bir hikaye değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;Naomi Klein, No Logo, Bilgi yay.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-4288018197450053467?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/4288018197450053467/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/parantez-icinde-calsmak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4288018197450053467'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4288018197450053467'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/parantez-icinde-calsmak.html' title='Parantez İçinde Çalışmak'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyzkUfV70II/AAAAAAAAAOw/-gPkfgBxyn0/s72-c/chris_woods_mcd.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-2241989335290198312</id><published>2009-12-19T10:17:00.003+02:00</published><updated>2009-12-19T13:59:22.039+02:00</updated><title type='text'>Auschwitz'den 'Çalışmak özgürleştirir' çalındı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_NHLVNOh3_ew/SyyNmErZbrI/AAAAAAAAACQ/M-12PI5UYo0/s1600-h/CalismakOzgurlestirir.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 130px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_NHLVNOh3_ew/SyyNmErZbrI/AAAAAAAAACQ/M-12PI5UYo0/s320/CalismakOzgurlestirir.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416860137050173106" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="habdetay_tarih"&gt;18/12/2009&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div id="divAdnetKeyword2"&gt;&lt;p class="bold"&gt;Bir milyondan fazla insanın öldüğü Auschwitz toplama kampının girişindeki, "Çalışmak özgürleştirir" tabelası çalındı.&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;img src="file:///C:/Users/a/AppData/Local/Temp/moz-screenshot.jpg" alt="" /&gt;&lt;img src="file:///C:/Users/a/AppData/Local/Temp/moz-screenshot-1.jpg" alt="" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VARŞOVA - Nazilerin Polonya'daki ölüm kampı Auschwitz'de, Hitler'in "Arbeit Macht Frei: Çalışmak Özgürleştirir" yazısı çalındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polonya polisinin verdiği bilgiye göre, artık müze ve anıt olarak kullanılan toplama kampının girişindeki büyük demirden yazının sabaha karşı çalındığı tahmin ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polis sözcüsü Katarzyna Padlo, hırsızlığı müze bekçilerinin fark ettiğini ve durumu polise bildirdiğini, yazının bir ucundan vidalarının söküldüğünü, diğer tarafının ise kopartılarak alındığını söyledi. Padlo, soruşturmanın çok yönlü sürdüğünü belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazilerin ölüm kamplarından biri olan Auschwitz'de çoğu Yahudi olmak üzere binlerce kişi gaz odalarında öldü.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;amp;ArticleID=969924&amp;amp;Date=19.12.2009&amp;amp;CategoryID=81"&gt;http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&amp;amp;ArticleID=969924&amp;amp;Date=19.12.2009&amp;amp;CategoryID=81&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-2241989335290198312?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/2241989335290198312/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/auschwitzden-calsmak-ozgurlestirir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2241989335290198312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2241989335290198312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/auschwitzden-calsmak-ozgurlestirir.html' title='Auschwitz&apos;den &apos;Çalışmak özgürleştirir&apos; çalındı'/><author><name>perest</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07268502986258781490</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_NHLVNOh3_ew/SyyNmErZbrI/AAAAAAAAACQ/M-12PI5UYo0/s72-c/CalismakOzgurlestirir.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-889467947863849487</id><published>2009-12-14T11:21:00.007+02:00</published><updated>2009-12-14T11:51:07.156+02:00</updated><title type='text'>Tuzla'da...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyYHWgK1vWI/AAAAAAAAAOo/QOWWlFIiiaY/s1600-h/tuzla2008no5.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 397px; height: 222px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyYHWgK1vWI/AAAAAAAAAOo/QOWWlFIiiaY/s320/tuzla2008no5.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5415023685133516130" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İşletmelerin aşırı kar hırsı, işçilik maliyetlerindeki aşırı kısıntılara bu da asgari yaşam standartlarının zaten altına inmiş ücretleri daha aşağı çekmek kısa vadede mümkün olmadığından çalışma sürelerini uzatmaya giderek tatmin oluyor. Aşırı yoğun çalışma ise 2 ya da 3 işçinin işini tek bir işçiye yaptırmakla mümkün. İstihdamı olabildiğince aşağıya çekmeye özen gösteren işletmeler "sıfır" işçi hedefine doğru yaklaşırken taşeronlaşma ve aşırı rekabet gittikçe kızışıyor. Tuzla tersanesinde son yıllarda gittikçe artan iş kazalarında ölüm vakaları ise bunu teyid edercesine, istihdam düştükçe artıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak işçisi Ercan Sancar'ın 6 Aralık'taki ölümü ile Tuzla tersanelerinde 2009 senesinde gerçekleşen ölüm sayısı 14 oldu. Olayla ilgili bugünkü gazete haberlerinin ardından konuyu yeniden büyüme, iş yoğunlaştırma ve taşeronluk sistemi üzerinden tartışmak gerek. İlgili tartışmalara dair Aslı Odman'ın 2008'de kaleme aldığı yazısının bir kısmı şu şekilde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Türkiye gemi inşa sanayii, özellikle 10-15.000 dwt’luk kimyasal tanker üretiminde ve seri ölümlü iş kazalarındaki artışla dünyada ön plana çıkıyor. Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde yaşanan önlenebilir ölümcül iş kazaları da, 2001 malî kriz sonrasında sektörde yaşanan üretim düzeyindeki büyümeye açık bir paralellik gösteriyor. Teslim edilen gemi, tonaj (dwt) bazında son üç senede (2004-2007) üç misli artarken, iş kazaları -uzun vadede etkisi gözüken ve nadiren kayıt altına alınabilen meslek hastalıkları ve yaralanmalar dışarıda bırakıldığında ve sadece ölümcül iş kazalarına bakıldığında bile- bu büyümeye neredeyse birebir paralel olarak artmış. 2004’te 5 işçi Tuzla’da canını bırakırken, 2007-2008’de bu sayı 18’e yükselmiş. Tersaneler Bölgesi’nde artan işçi ölümlerinin temelinde ise, indirgemeci bir şekilde sık sık iddia edildiği gibi ‘eğitimsiz işçiler’ veya ‘taşeronluk sistemi’ yoktur. Bu iki etmen de, gemi inşa sanayiinde kârlılık ve rekabet edebilirliği sağlayan esnek çalıştırma tarzının, aynı artan iş kazaları gibi, birer emâresidirler. Tuzla’daki ölümlerin arka planında, tersane sahiplerinin gemi inşa sanayiindeki bu istisnaî konjonktürü kaçırmamak için, işçileri daha yoğun ve daha uzun çalıştırarak, hem işçilerin biyolojik sınırına, hem de Tersanelerin mekânsal sınırlarına dayanan bir çalışma tarzını uygulamaları yatmaktadır. Rapor çalışmalarımız sırasında üç mesai üst üste, yani günde 22 saate kadar varan çalışma saatlerine bile rastladık. Haliyle işi yoğunlaştırma, yani işçi başına saatte işlenen sac miktarını arttırmaya dair tespitler ise çalışma saatlerinden daha zor yapılabiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuzla’da çalışan bir mühendisin ifadesi bu konudaki müstakbel çalışmalara da sezgisel bir başlangıç teşkil edecek nitelikte: “Bizim aldığımız bloklarının teslim tarihi belli. O tarihte işin tersaneye teslim edilmesi gerekiyor.  Taşeron açısından ne kadar erken biterse malîyetten o kadar düşüyorsunuz. İşin erken bitmesi işçilere daha az yevmiye ödenmesi anlamına geliyor. Az işçi ile çok iş yapılarak en üst performans elde edilmeye çalışıyor.” Zira iş ‘çabuk çabuk’ yetişmeli, siparişi veren armatörün tazminatına mâruz kalınmamalı ve hemen sıradaki geminin inşasına/tamirine başlanmalıdır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iş baskısı da siparişi veren armatörden tersane sahibine, tersane sahibinden taşerona, bazen taşerondan taşeronun taşeronuna, oradan da en zayıf halka olan işçiye aktarılmaktadır. İşte ancak bu arka planı koyduktan sonra, taşeronluk sisteminin iş kazalarını artırıcı rolünden bahsetmek anlamlıdır: Bu yoğunlukta bir üretime tekabül eden yapısal iş güvenliği yatırımlarının yapılmadığı, Çalışma Bakanlığı’nın 2007’de yaptığı teftişlerin raporlarıyla da sabitlenmiş[3] sektörün, binlerce işletmeye bölünmüş olduğu hatırlayalım. Yasaya göre, işverenler, işyerlerinde sağlıklı ve güvenli çalışma ortamının tesis edilmesi için gerekli önlemleri almakla yükümlüdürler. Aynı anda aynı tersanede (işyerinde) onlarca başka irili ufaklı taşeron şirketle yan yana çalışan taşeronların bir araya gelip, çalışma alanında (ana işveren tersanenin içinde)  işçilerin hayatına kastetmeyen önleyici genel tedbirleri (kabloların bakımı, gaz ölçümü, iskelelerin uygun kurulması vs.) alma gücü yoktur. Baret, kemer takmak, bu iş güvenliği yatırımının yanında aslî olmayan iş güvenliği unsurlarıdır. Tuzla’da işyeri güvenliği, kişisel koruyucu donanımın sağlanması gibi hayatî öneme sahip ve yasal yatırımlar, daha dar kâr marjlarıyla çalışan taşeron şirket sahibinin vicdanına bırakılmış keyfî bir karar haline gelmiştir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslı Odman, İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Ar.Gör.  / Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu Üyesi&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.limteris.com/haber/haber_detay.asp?haberID=158"&gt;http://www.limteris.com/haber/haber_detay.asp?haberID=158&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-889467947863849487?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/889467947863849487/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/tuzlada.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/889467947863849487'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/889467947863849487'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/tuzlada.html' title='Tuzla&apos;da...'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyYHWgK1vWI/AAAAAAAAAOo/QOWWlFIiiaY/s72-c/tuzla2008no5.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6786819593029896509</id><published>2009-12-12T15:55:00.006+02:00</published><updated>2009-12-12T16:02:43.741+02:00</updated><title type='text'>Yavaşlık</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyOh79RT6NI/AAAAAAAAAOg/Z0doH-V4mNg/s1600-h/yavaslik.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 122px; height: 122px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyOh79RT6NI/AAAAAAAAAOg/Z0doH-V4mNg/s320/yavaslik.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5414349228460992722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;...Motosikletinin üstüne yumulmuş giden insan bu gidişin somut bir saniyesine verir kendini yalnızca; geçmişten ve gelecekten kopmuş bir zaman parçasına tutunur; zamanın sürekliliğinden kopmuştur; başka bir deyişle, esrime durumundadır; bu durumda yaşı, karısı, çocukları, kaygıları umurunda bile değildir, unutmuştur onları, bu nedenle korkmaz, çünkü korkusunun kaynağı gelecektedir ve gelecekten kurtulmuş bir insan için korkacak bir şey yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları? Halk türkülerinin tembel kahramanları neredeler, bir değirmenden ötekine sürüklenip duran, açık havada yıldız palasta uyku çeken şu serseri tayfası nerede şimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...sürücünün yanında bir kadın var; adam kadına neden gülünç bir şeyler anlatmıyor acaba? Elini niçin onun dizine koymuyor? Bunu yapacağına, önündeki arabayı yeterince hızlı sürmeyen sürücüyü lanetleyip duruyor; kadına gelince; o da sürücüye eliyle dokunmayı aklına bile getirmiyor, kafasının içinde onunla birlikte araba kullanıyor ve o da beni lanetleyip duruyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...çünkü canlı varlığın eline geçen her olanak, en az olası olanı bile, varlığı tepeden tırnağa değiştirir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;Milan Kundera, Yavaşlık, Can yay., 2008&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6786819593029896509?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6786819593029896509/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/yavaslk.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6786819593029896509'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6786819593029896509'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/yavaslk.html' title='Yavaşlık'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SyOh79RT6NI/AAAAAAAAAOg/Z0doH-V4mNg/s72-c/yavaslik.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-3977091639413009588</id><published>2009-12-11T14:04:00.039+02:00</published><updated>2009-12-11T17:57:45.100+02:00</updated><title type='text'>Jevons Etkisi</title><content type='html'>&lt;object width="403" height="334" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-c8ee316170037b" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v1.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3D00c8ee316170037b%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1330217451%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D7BA856BB1328520702B98C1A91546B5E8ACEF379.6A18BB4B63118C57755F73C8522A216B4A4D347D%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dc8ee316170037b%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DxdsOzn7BSzSpwYBJhhI-Edy6Z7c&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="403" height="334" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v1.nonxt1.googlevideo.com/videoplayback?id%3D00c8ee316170037b%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1330217451%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D7BA856BB1328520702B98C1A91546B5E8ACEF379.6A18BB4B63118C57755F73C8522A216B4A4D347D%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3Dc8ee316170037b%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DxdsOzn7BSzSpwYBJhhI-Edy6Z7c&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu film, Conrad Schmidt tarafından  &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.workersoftheworldrelax.org/"&gt;http://www.workersoftheworldrelax.org&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; adresinde yayınlanan belgesel serisinin ilk bölümüdür. Bölüme adını veren William Stanley Jevons'un paradoksuna göre teknolojik gelişim kaynak kullanımında verimliliği artırırken, umulanın aksine kaynak tüketiminde de bir artışa neden olur. Örneğin kömür kullanımını azaltmayı olanaklı kılan buhar motorları sayesinde karbon emisyonu azalmamış tersine artmıştır. Çünkü bu yeni teknoloji ile üretim çıktısı da devasa ölçekte artarak, hızla çoğalan fabrikalar nedeniyle emisyon değeri eskisinin üzerine çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer bir durumu çalışma hayatına uyarladığımızda ise teknolojide, bilhassa da bilgisayar teknolojisindeki gelişim iş verimliliğini arttırmış ancak artan mesai süreleri yine üretimle doldurularak çalışma sürelerinde bir azalmaya değil, katlanarak çoğalan arz hareketinin baskısıyla artışa neden olmuştur. İzlemekte olduğunuz film bu baskının altını çizmektedir.&lt;a href="http://www.workersoftheworldrelax.org/"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-3977091639413009588?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/3977091639413009588/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/jevons-etkisi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3977091639413009588'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3977091639413009588'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/jevons-etkisi.html' title='Jevons Etkisi'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6739064000761918282</id><published>2009-12-08T10:20:00.005+02:00</published><updated>2009-12-08T10:44:57.023+02:00</updated><title type='text'>İnsan Onuruna Yakışan</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sx4RBYG6JwI/AAAAAAAAANo/wU1cw1IF7ws/s1600-h/4saat.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 398px; height: 273px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sx4RBYG6JwI/AAAAAAAAANo/wU1cw1IF7ws/s320/4saat.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5412782517494884098" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Asalettin Arslanoğlu'nun Birikim'de çıkan son yazısı 7 Ekim "Dünya İnsan Onuruna Yaraşır İş İçin Eylem Günü" üzerine. ILO direktörü Juan Somavine'in 99 senesinde gündeme getirdiği "İnsan Onuruna Yaraşır İş" kavramı, tam, güvenli ve onur kırıcı olmayan şartlarda çalışma hakkının tesisi için gerekli olan düzenlemelere dikkat çeken ve Küresel Sendikalar Konseyi tarafından hararetle desteklenen bir açılım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Arslanoğlu "İnsan Onuruna Yaraşır İş" konusunda duyarlılık gösteren Küresel Sendika Konseyinin nedense üzerinde durmadığı ya da gözden kaçırdığı konuları yazısının sonuç bölümüne ekliyor, saptamalar çarpıcı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"... Sendika liderlerinin söyledikleri bunlardı. Biz de yazımızı onların söylemediklerini söyleyerek sonlandıralım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sendikacıların bakışıyla Türkiye ve Dünya manzarasını ortaya koyan bu konuşmalar, yaşanan krizin kapitalizme özgü olduğundan pek söz etmese de gerçek budur. 1800’lü yıllarda sanayileşmiş ülkelerde eylem yapan işçilerin taleplerine bakıldığında en dikkat çekici talebin “8 saatlik iş günü” olduğu görülür. Aradan geçen zaman yaklaşık 150 yıldır. Yüzelli yılda teknolojik açıdan yaşanan devrim, üretim araçlarına inanılması zor denecek derecede hız kazandırmıştır. 150 yıl önce devasa büyüklükte ve hantal makinelerle ve onbinlerce işçiyle gerçekleştirilebilen üretim bu gün sadece yüzlerce işçiyle ve çok kısa sürelerde gerçekleştirilebilmektedir. Bankalar, işlemlerini elektronik ortamda ve insansız olarak sunmaya, IKEA gibi önemli mağazalar, ürününü kendin bul, montajını kendin yap, daha ucuza satın al kampanyaları yapmaya, e-devlet uygulamaları yaygınlaştırılmaya devam ederken “neden yeni istihdam yaratılamıyor?” diye sormaya devam eden iktisatçıları anlamak mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekçiler için yeni ve orijinal bir isteğin utanmadan ve yüksek sesle söyleme zamanı gelmiştir. Bu talebi dile getirirken bakmaları ve dayanak noktası olarak ele almaları gereken yer, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin Madde 27. maddesidir. İlgili madde “Herkes, toplumun kültürel etkinliklerine özgürce katılma, güzel sanatları tatma, bilim alanındaki ilerlemelerden ve bunların nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir.” demektedir. Herkes (ve elbette emekçiler de) bilim alanındaki ilerlemeden ve bunların nimetlerinden yararlanma hakkına sahiptir deniliyorsa, biz bunu nasıl okumalıyız. Örneğin Uçak, cep telefonu, buzdolabı, TV ve daha nice buluşlar bilim alanındaki ilerlemenin ürünleri değilmidir? Bunlardan yararlanma hakkımız var ama bunu kullanabilmek için satın alma gücümüzün yükselmesine ihtiyacımız yok mu? 1948 yılında kaleme alınmış olan BM. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin doğumundan bu yana geçen sürede üretim aracı dediğimiz makinelerdeki gelişmeler bilimsel çalışmalar sayesinde olmamışmıdır? Bu durumda bir insan olarak emekçilerin de bu gelişmenin doğurduğu sonuçlardan yararlanma hakkı yok mudur? Elbette vardır. Şimdi emekçilerin “Günlük çalışma süreleri 4 saat olmalıdır” deme hakkı vardır. Bu hakkı savunmak, tam istihdama doğru atılacak en güçlü adımı savunmaktır. Türkiye’de ve Dünya’da sendikal hareketin daha cesur davranmaya, kapitalizmin krizine bağlanan işsizliğe ve yoksulluğa karşı 4 SAATLİK İŞ GÜNÜ talebini ortaya koymaya ve savunmaya başlaması gerekir. Krizin dönemsel çözümü açısından da bu önemli bir adım olacaktır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;yazının tamamı için: &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a style="color: rgb(102, 102, 102);" href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=599&amp;amp;makale=7%20Ekim%20D%FCnya%20%DDnsana%20Yak%FD%FE%FDr%20%DD%FEg%FCn%FC%20ve%20Kapitalizmin%20Krizi"&gt;http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=599&amp;amp;makale=7%20Ekim%20D%FCnya%20%DDnsana%20Yak%FD%FE%FDr%20%DD%FEg%FCn%FC%20ve%20Kapitalizmin%20Krizi&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6739064000761918282?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6739064000761918282/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/insan-onuruna-yaksan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6739064000761918282'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6739064000761918282'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/insan-onuruna-yaksan.html' title='İnsan Onuruna Yakışan'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sx4RBYG6JwI/AAAAAAAAANo/wU1cw1IF7ws/s72-c/4saat.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-8508180151613338479</id><published>2009-12-07T13:05:00.000+02:00</published><updated>2009-12-07T13:06:30.774+02:00</updated><title type='text'>Çalışmayı Bırakın!</title><content type='html'>Gezegen ve insanlık tarihi, varoluşundan bu yana böyle muazzam ve vahşi bir yıkıma ve yok oluşa sahne olmamıştı. İnsanlığın 3-4 milyon yıllık varlığının şu son 200 yılda bu kadar tehlikeli ve ölümcül olmamıştı. Gezegen ve insanlık bir kıyametin kıyısında…&lt;br /&gt;İktidarlarını asırlardır baskı, kan, zulüm, zor ve kölelikle sürdüren tahakküm mekanizmaları, Sanayi Devrim’inden bu yana iktidarlarını koruyabilmek, geliştirmek ve yayılabilmek için özgürleştirici olduğu inancıyla “ilerleme, gelişme ve modernlik” kavramları adı altında bütün toplum tarafından sahiplenilen teknolojiyi ve acizleştiren uzmanlaşmaya yol açan işbölümünü kullana gelmektedir.&lt;br /&gt;İnsanlık Sanayi devriminden bu yana, kapitalizmin temel kaynaklarından biri olarak birer üretim aracına ve bir makinenin dişlisine indirgenmiş durumdadır. Hayatlarımız ve değerlerimiz çalışma ve iş hayatı tarafından işgal altındadır. Çalışma ve iş daha önceleri kölelerin efendileri için yapmak zorunda oldukları bir uğraşken son iki asırda insanoğlunun en büyük değeri haline gelmiştir. Üretmek, çalışmak, çalışkanlık, üretkenlik kavramları sistemi ayakta tutan ve sistemin üzerine dayandığı en büyük değerlerdir.&lt;br /&gt;Sanayi toplumunun ikinci asrında yaşayan bir nesil olarak bu değerleri bugünden sorgulamak ve eleştirmek imkansız gibidir. Çünkü doğduğumuz günden bu yana hayatımızda “çalışmak, çalışmak ve hep çalışmak” olmuştur. Sistem insanlığı çalışmanın esaretine iterken aynı derecede de acizleştiriyor ve hayatta kalabilmek için çalışmak farz kılınıyor.&lt;br /&gt;Fakat “çalışmak=hayatta kalmak” müthiş ve saçma bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Hayatta kalmak için çalışmak zorunda olmaya inanmak bugünkü uygarlığın en içi boş ve acizleştiren inançlarından biridir. Bugüne kadar bir işçinin açlığını gidermesi için bir fabrikada ömrü boyunca vida sıkmak zorunda olması, bir ofis çalışanının susuzluğunu gidermesi için bütün gününü bilgisayar başında ve dört duvar arasında kırtasiye işleriyle uğraşarak geçirmesi ve teknolojinin her geçen gün daha da gelişmesiyle kendi kendisini sürdürmesi ve yenilemesi için her geçen gün yeni angaryaları insanın gündelik yaşamına empoze etmesi kadar saçma bir yaşam biçimi görülmemişti. İnsanoğlu bir zamanlar kendi yiyeceklerini üretebilirken veya toplayabilirken, kendi barınmalarını sağlayabilirlerken veya kendi sağlıklarını koruyabilirken kısaca kendi kendilerine hayatta kalabilirken bugün yaşamlarını teknolojinin, ilerlemenin ve uzmanların ellerine teslim ederek acizliklerini gönüllü olarak ilan etmiş durumda.&lt;br /&gt;İş saatlerinin ve çalışmanın daha azalacağı inancı öngörülerek geliştirilen teknoloji bugün her geçen gün artan angaryalara, yeni teknolojilere ve kendi kendisini sürdürmeye gereksinimi olduğundan insanlığı aksine daha fazla çalışmanın ve iş hayatının batağına sokmaktadır. Her geçen gün yeni teknolojiler ve yeni sektörler ortaya çıkıyor. Teknoloji ve sanayi özü itibariyle insanın değil teknolojinin ve sanayinin ihtiyacına göre işliyor. Teknoloji ve sanayi toplumu insanlığı her geçen gün kendisine bağımlı kılıyor. En basit yeteneklerimizi bile bize unutturarak teknoloji ve makine karşısındaki acizliğimizi yüzümüze vuruyor. Gündelik yaşamdaki en basit yeteneklerimizi bile iş ve çalışma hayatının hızına yetişebilmek için pratik olmak adına feda ediyoruz. Hayatlarımızı ve hayatlarımız üzerindeki sorumluluklarımızı uzmanların, eksperlerin ve bilir kişilerin ellerine teslim ediyoruz.&lt;br /&gt;Teknolojinin ve daha fazla çalışmanın insanlığı bu acizlikten, gezegeni de yok oluştan kurtaracağını düşünüyoruz. Fakat kesinlikle yanlış düşünüyoruz..Çünkü bugün gezegeni ve insanlığı yok eden şey çalışmanın üzerinde temellendiği TEKNO-ENDÜSTRİYEL KAPİTALİST UYGARLIĞIN ta kendisidir.&lt;br /&gt;Gezegeni kendi gelişimi ve çıkarı uğruna sömüren, talan eden, yok eden, insanlığı bir makinenin dişlisine indirgeyip birbirine düşüren, kendi yaşamını bile sürdüremeyecek kadar acizleştiren, dört duvar arası ve havasız olan kentlere hapseden, aç bırakan, katleden, köleleştiren insan dışındaki diğer canlıları teknolojinin emrindeki kölelere dönüştüren, onları katleden, kitlesel olarak imha eden bu sistem kendi varlığını ancak insanların onun için çalışmasıyla sürdürebilir. Onun için çalışacak kimse bulamazsa birkaç gün içinde çöküş sinyalleri vermeye başlar.&lt;br /&gt;Onu ortadan kaldırabilmek için onun yaşam kaynaklarını sorgulamak kaçınılmazdır. Onun olmazsa olmaz değerlerine ve dayanak noktalarını sorgulamadığımız sürece varlığını sürdürecek ve sistem kendisini yeniden üretecektir.&lt;br /&gt;Medya ve her türlü beyin yıkama aygıtı bize uygarlığın değerlerini fazlasıyla empoze etmiş görünüyor. Bu sistemi top yekün ortadan kaldırmakta ve her türlü tahakküm biçimini parça parça etmekte samimi olan Devrimci hareket bu sistemin üzerinde temellendiği “ilerleme, demokrasi, modernizm, teknolojik gelişme, çalışma-üretim” gibi değerleri sorgulamalıdır. Bu değerler sistemin insanlık arasında filizlendiği en meşru kavramlardır.&lt;br /&gt;Tahakkümün ve köleliğin filizlendiği yer olduğuna inandığımız bu değerler, bugün ilaç şirketlerinin ilaçlarını satabilmeleri için yeni salgın hastalıkları yaymasını ve insanların her geçen gün tıp endüstrisine daha da bağımlılaşmasını, otomobil endüstrisinin küresel ısınmanın birinci nedeni olmasını ve muazzam bir ekolojik yıkımı getirmesini, hayvan endüstrisinin dünyayı hayvan otlakları açmak için çöle çevirmesini ve ormansızlaştırmasını,insanların gündelik yaşamın stresinden ve rutininden her geçen gün anti-depresanlara daha da bağımlılaşmasını, teknolojileri sürdürmek ve geliştirmek için yeni teknolojilere ihtiyaç duyulmasını ve angaryaların artmasını ve bu tekno-endüstriyel sistemin bitmek bilmeyen enerji kaynaklarına ihtiyaç duymasını ve bu ihtiyacını gidermesi için doğayı ve uygarlığın elinin değmediği alanları talan etmesini içeriyor.&lt;br /&gt;Bizlere ihtiyaç olarak sunulan şeyler, aslında tamamen tekno-endüstriyel kapitalist sistemin ihtiyaçlarını karşılamak adına bize ürettirilen şeylerdir ve bu sistemin yıkımı yolunda mücadele etmek için sistemin can damarı olan üretimi reddetmek ve durdurmak gerekiyor. Olası yıkıcı bir hareketin özgürlükçü, çalışmanın, işbölümünün ve dolayısıyla teknolojiyle gelen uzmanlaşmanın olmadığı yerel ve desantralize bir yaşam biçimini geliştirmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;“Çalışmayı bırakın!” sloganı mantıklı bir öneri gibi görünmese de, arzuladığımız karşıt hareketin özgürlükçü ve tahakküm ilişkilerinin kırıntısının bile olmadığı, yerel ve doğayla uyumlu ilişki biçimlerini geliştirmesi halinde sistem adına çalışmak yerine, kendi kendimize, bize unutturulan yeteneklerimizi ve becerilerimizi yeniden kazanacağız ve kendi hayatlarımız üzerindeki kontrolü alabileceğiz.&lt;br /&gt;Karşıt hareketin, çalışmak gibi sistemin kendini meşrulaştırdığı ve yeniden ürettiği değerleri yüceltmekten çok reddetmesi gerekiyor. Bu reddediş yaşam derdi olmayan, aylaklığı savunan küçük burjuva bir tavır değil, aksine hayatta kalmak ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için sorumluluk almakla alakalıdır. Ve sistemin can damarı olan çalışmanın ve üretimin karşısında bireysel değil toplumsal bir başkaldırıyı öneriyoruz. Çünkü biliyoruz ki, sistem üretim olmadan işleyemez.&lt;br /&gt;Bunun için devrimi beklemek yerine, sistemi yeniden üretmeyeceğimiz ilişki biçimleri geliştirmek gerekiyor. Kendi hayatlarımız üzerinde kontrol alabileceğimiz, dayanışmayı ve paylaşımı merkeze alan yerel ilişki biçimlerine ihtiyacımız var. Özgürlükçü ilişki biçimlerini şimdiden yaratmadığımız sürece, devrimden sonra özgürlüğe ulaşmak bir hayalden öteye gitmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&amp;amp;ArsivAnaID=19233"&gt;http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&amp;amp;ArsivAnaID=19233&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-8508180151613338479?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/8508180151613338479/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/calsmay-brakn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8508180151613338479'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8508180151613338479'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/calsmay-brakn.html' title='Çalışmayı Bırakın!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-2472422401499272580</id><published>2009-12-03T10:02:00.010+02:00</published><updated>2009-12-08T10:47:25.286+02:00</updated><title type='text'>Tüketimi de azalt!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sxd4BvFICaI/AAAAAAAAANg/JQ_Sim9BwOk/s1600-h/d_gilbert.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 398px; height: 455px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sxd4BvFICaI/AAAAAAAAANg/JQ_Sim9BwOk/s320/d_gilbert.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5410925448522107298" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ey Tüketici! Bugün seni sabahtan akşama eşek gibi çalışmak zorunda bırakan şey ne biliyor musun? Yaşam şartları mı? Hayır, değil… 5 yılda bir sözde “özgür iradenle” seçtiğini zannettiğin iktidarlar ve koruyuculuğunu yaptığı küresel patronlar düzeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Sen TV’lerde, şehrin caddelerindeki vitrinlerde sunulan renkli ve şaşalı yaşamların nelere mal olduğunun farkında mısın? Çin’de, Malezya’da, burada ve tüm dünyada insanlığın bu ölümcül makinenin paslanmaz birer dişliye dönüştürüldüğünü göremiyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın boyunca uğruna emek ve zamanını harcadığın, alın teri döktüğün yaşam standartları acaba senin gerçekten insani olarak ihtiyaç duyduğun şeyler mi, yoksa kapitalist patronların daha fazla kar etmek için senin beynine kazıdıkları sahte gereksinimler mi? Bunu bir düşün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Seni eşek gibi çalışmak zorunda bırakan bu düzen acaba senin buna gerçekten ihtiyacın olduğu için mi işler? Peki öyleyse dünya üzerinde milyonlarca insan açken bu insanların kat kat doyabilecekleri yiyecek sence çöplere veya denizlere neden atılıyor? Bunu hiç düşündün mü? Dünya üzerindeki üretim tüm insanlığın ihtiyacının çok çok fazlasını ürettiği halde neden hala milyonlar aç? Bunu sordun mu hiç kendine? En lüks mekanlarda, tüketilen yemeklerin dışında artık olarak atılan yemekler kaç insanı doyurabilirdi tahmin edebilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Aslında sen neyin doğru olup olmadığını ve ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyorsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;Yapman gerekeni yapmanı istiyoruz…Yoksa her zaman olduğu gibi başkaları seni senin adına kurtaracak ve her defasında daha da saplanacaksın acizlik ve kölelik batağına!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;UK Vahşinin Günlüğü 52. sayıdan aktaran&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;a href="http://ecotopianetwork.wordpress.com/"&gt;http://ecotopianetwork.wordpress.com/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-2472422401499272580?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/2472422401499272580/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/tuketimi-de-azalt.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2472422401499272580'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2472422401499272580'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/12/tuketimi-de-azalt.html' title='Tüketimi de azalt!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sxd4BvFICaI/AAAAAAAAANg/JQ_Sim9BwOk/s72-c/d_gilbert.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-1535969702908020314</id><published>2009-11-21T17:52:00.010+02:00</published><updated>2009-11-23T09:43:03.183+02:00</updated><title type='text'>Nasıl yapılır?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SwgQgrTHCBI/AAAAAAAAANY/v4F2bQXG6SU/s1600/grup.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 143px; height: 143px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SwgQgrTHCBI/AAAAAAAAANY/v4F2bQXG6SU/s320/grup.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5406589506223015954" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;"Enformel grup, işyerinde aynı koşulları paylaşan, aynı havayı soluyan işçilerin oluşturduğu bir gruptur. Bazen iki, bazen on kişi olabilir. Formel bir yapısı, ilişkisi yoktur. Grup kendi içinde kendi dinamiğini yaratır... “kendiliğinden”, koşulların gereği oluştuğunda bir emir-komuta hiyerarşisi yoktur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçi konseylerinin/komitelerinin fetiş hale getirilmesi, enformel grubun yok sayılmasına, sınıfın kendi içinde yarattığı örgütlenmenin önemsenmemesine yol açmıştır. Konsey/komite gibi yapıların emir-komuta zinciri içinde oluşturulacağını düşünen bu tarz, ne yazık ki genellikle hüsrana uğramıştır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gramsci’nin, sezgisel olarak fark ettiği ama açıkça dillendiremediği enformel gruptan mayalanan işçi konseyleri, tam anlaşılamamış, militan bir mücadele veren bu konseylerin arkasındaki grubun yaratıcılığı görülemediği için de konseyler fetişleştirilirken, asıl maya tutan çekirdek grup yok sayılmış, sonra da emir komuta zinciri içinde konsey/komite oluşturulabileceği düşünülmüştür...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sınıf adına hareket eden siyasal yapılar/özneler bu enformel grupları önemsemese de sermaye cephesi bu grubun önemini çok iyi bilir... emek tarihçilerinin, sendikacıların, işçi sınıfı adına siyaset yapanların görmediği bu alan, sermayenin ve onun adına araştırma yapan sosyologların, psikologların, yönetim bilimcilerin üzerinde en çok çalıştığı alandır... denilebilir ki Hawthorne Araştırmalarından (Western Electric şirketinin Chicago fabrikasıdır, burada Elton Mayo’nun yaptığı ve psikolojik, ekonomik ve fizyolojik kriterlerin işçi performanslarında ve örgütlenme biçimlerindeki yansımalarını inceleyen araştırmaları daha sonra yönetişim alanındaki bir çok çalışma ve araştırmaya ilham kaynağı olmuştur, a.ç.) Toplam Kalite Yönetimi’ne kadarki yaklaşık yüz yıllık arayışlar, işçilerin iş yerlerinde  bazen bilinçli olarak, bazen kendiliğinden ama farkında olmadan oluşturdukları bu enformel örgütlenmenin temelini oluşturan grupları, direnç merkezlerini “çökertmektir”. Kuşkusuz buradaki temel amaç işletme hedefleri ile tüm çalışanların hedeflerini örtüştürmektir, bir başka ifade ile işçilere işletmenin hedeflerini kabul ettirip, çalışmalarını da bu amaca ulaşmak için yoğunlaştırmaktır. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Verimliliği, üretimi artırmak adı verilen bu süreç, kuşkusuz işçiler açısından, sömürüyü artırmaktan başka bir anlam taşımamaktadır... &lt;/span&gt;Farkında olarak ya da olmayarak bu bu enformel örgütler/gruplar kapitalist çalışma tarzına, emek ve üretim süreçlerine karşı koyarlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taylorizmde işçinin kimliğine, kişiliğine önem verilmez, o üretim sürecinin mekanik bir parçası olarak algılanır... &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 153);"&gt;Taylor’a göre işçiler, az çalışma ve tembellik eğilimi içindedir. &lt;/span&gt;Ancak az çalışma ve tembellik eğilimi içinde olan işçiler, şayet standartlaştırılmış iş yöntemleri, ehliyet, yetenek ve kapasitelere göre iş dağıtımı gibi, kısaca işlerin yönetimin belirlediği çerçevesinde yapılmasını benimserlerse iş verimliliği artacaktır...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enformel grup/örgüt, Hawthorne araştırmalarının “tel bağlama gözlem odası”ndaki “deney”de kendisini ele vermişti! Buradaki işçiler, gözlemciye rağmen, şirketin uygun görmediği davranışlarda bulunmaktan çekinmiyor, açık bir şekilde üretim sınırlamaya girişiyor, yüksek ücret önerilmesine rağmen üretimi kendilerince uygun bir düzeyde tutup, artırmıyorlardı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SwgO6FUaNXI/AAAAAAAAANQ/OvE1SdlvLAo/s1600/haziran2uw2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 206px; height: 108px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SwgO6FUaNXI/AAAAAAAAANQ/OvE1SdlvLAo/s320/haziran2uw2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5406587743681262962" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;15-16 Haziran isyanı (1970 senesinde yürürlüğe konmaya çalışılan ve sendikal hakları engelleyen yasaya karşı İstanbul’da düzenlenen büyük yürüyüş ve çatışmalardır. 16 Haziran’da sıkı yönetim ilan edilerek sustururlur, a.ç.) büyük ölçüde bu enformel gruplara dayanır. DİSK’in birkaç gün sonra yapmak istediği mitingden önce fabrika fabrika eylemlerin başlaması, akın akın yola çıkılması basit bir sendikal örgütlenme vs.’nin ürünü değildir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aselsan’da tam da psikologların, işletmecilerin, davranış bilimcilerin tanımladığı anlamda, iki üç kişilik bir grup bir yerde “büyük bir yemek boykotu olacak” diye kendi aralarında, olmayan bir şeyden söz ederler, şaka olarak. Bu iki üç kişilik “enformel grubun/örgütün” olmasını diledikleri bir eyleme yönelik dilekleri, o konuşmaya şahit olan işçilerce fabrikaya yayılır. İzleyen günlerde artık bir yemek boykotu yapmak kaçınılmazdır. Kuşkusuz görev de “söylentiyi” çıkaran gruba düşer. Umulmadık bir şekilde herkes bu boykota katılır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SwgOgbBqHhI/AAAAAAAAANI/mJWn57VWgQo/s1600/15-16haziran.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 206px; height: 120px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SwgOgbBqHhI/AAAAAAAAANI/mJWn57VWgQo/s320/15-16haziran.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5406587302831595026" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;LC Waikiki’ye taşeronluk yapan MEHA’nın işçilerinin görkemli eyleminin (4 Mart 2009 tarihinde kriz nedeniyle şirketin yaptığı usulsüz toplu işten çıkarmalar sonrasında başlayan ve 75 gün süren eylemler, a.ç.) arkasında da bu enformel grup vardır... Saliha (Saliha Gümüş), herkesin korktuğu, işini kaybetmemek için çabaladığı bu işyerinde çalışma koşullarına, düşük ücretlere, geç ücret ödemelere karşı ilk eylem girişimlerinde yalnız bırakıldığını dile getirdikten sonra, &lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;"&gt;bir sonraki eylemde onlar makinaları durdurmadıkça kendisinin de durdurmayacağını söyleyerek bir enformel grup çağrısı yapar. Bu çağrı yankı bulur&lt;/span&gt; &lt;span style="color: rgb(153, 0, 0); font-weight: bold;"&gt;ve birbirlerine güvenen işçiler aralarında grupları oluşturmaya başlar.&lt;/span&gt; Aslında kimse de bu oluşumdan haberdar değildir! Ama ikili, üçlü, dörtlü vs. Gruplar oluşmaya başlar ve ortak eylem örgütlenir. Sonuç, enformel grupların başlattığı ve başarı ile sürdürdüğü bir eylem olur..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüksel Akkaya, "Örgütlenmenin Kayıtdışısı", Birikim, sayı 246.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-1535969702908020314?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/1535969702908020314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/11/nasl-yaplr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1535969702908020314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1535969702908020314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/11/nasl-yaplr.html' title='Nasıl yapılır?'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SwgQgrTHCBI/AAAAAAAAANY/v4F2bQXG6SU/s72-c/grup.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-1564782212219398419</id><published>2009-10-05T09:48:00.003+03:00</published><updated>2009-10-05T09:58:21.360+03:00</updated><title type='text'>Kadınlar daha çok çalışıp daha az kazanıyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;İstanbul Bilgi üniversitesinde düzenlenen "IMF-DB: Eleştirel Yaklaşımlar" sempozyumunda kadınların daha çok çalışıp daha az kazandığı biyolojik ayrımcı sistemi tartışılmış, Bianet'teki haber şu şekilde:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Bilgi Üniversitesi'ndeki "IMF-DB: Eleştirel Yaklaşımlar" sempozyumunda konuşan araştırmacı-yazar Christia Wichterich, "Kapitalizmin yarattığı son finans krizinin yapılan maskülen müdahaleler nedeniyle büyüdüğünü" söyledi.&lt;br /&gt;Doç. Dr. İpek İlkkaracan da her şeyin metalaştığı piyasa ekonomisinde büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bakım emeğinin metalaşmaması hakkında bilgiler verdi.&lt;br /&gt;"Ekonomik krizin, ekonomik ve toplumsal krizlerle ilişkisine daha bütüncül yaklaşımlar. Yaşanan krizin içinden geleceğe bakış" başlıklı panelin kolaylaştırıcılığını Heinrich Böll Stiftung Derneği'nden Dr. Ulrike Dufner yaptı.&lt;br /&gt;ilk konuşmacı Wichterich, "Yaşanan bütün krizlerde olduğu gibi son finans krizinde de bir çeşit sosyal bağımlılar haline getirilen kadınların daha çok çalışmaya başladıklarını, buna rağmen paralarını alamadıklarını" söyledi.&lt;br /&gt;Krize neden olan maskülen sorunların şimdi insanlara çözüm olarak sunulduğunu kaydeden Wichterich, "bu kocaman bir yalan" dedi. "IMF'nin krizin yoğun olarak yaşandığı ülkelere 'çözüm' için verdiği paraların o ülkelerin bakım, sosyal güvenlik ve çocuk yardımı gibi alanların azalmasından başka hiçbir işe yaramadığını" belirtti.&lt;br /&gt;"Dışsal çözümler yerine içeriden çözümler üretmek ve bağımlı ekonomiler yaratmamak gerektiğini" ifade eden Wichterich, "çözümlerin tutarlı, anlaşılır, sosyal ve çevresel olmadığı taktirde işe yaramayacağını" anlattı.&lt;br /&gt;Panelin diğer konuşmacısı İlkkaracan ise "Şu an üzerinde durulan finansal kriz. Çevre ve gıda krizleri ise her nesil tarafından konuşulmadan bir sonraki nesle aktarılarak büyüyor" dedi.&lt;br /&gt;İş gücünün yeniden üretilmesi gerektiği bakım emeğinin piyasanın dışında tutularak cinsiyet eşitsizliği doğurduğunu kaydeden İlkkaracan, "yaratılan piyasa içi ve dışı ekonomilerin şehirleşme, gelişme, büyüme gibi nedenlerle birbirinden kopuk alanlar haline gelmesinin bu eşitsizliğin doğmasına neden olduğunu" söyledi.&lt;br /&gt;"Marksist feminizme göre hane halkı iki ayrı alanda uzmanlaşıyor. Erkekler piyasada işçi, kadınlar da ev emekçileri oluyorlar. Kapitalizm ve ataerkil sistem birbirlerini çıkarları nedeniyle destekliyor. Biyolojik tarihsel materyalizm bu durumu kapitalizm yeniden ortaya çıktığında kadınların biyolojik olarak doğurganlığının olması nedeniyle eve yönlendirdiği şeklinde yorumluyor. Anaakım iktisat teorisi ise kadınlar ve erkeklerin daha üretken oldukları alanlarda uzmanlaşmalarının normal olduğu görüşünde. Olması gerek bu diyor."&lt;br /&gt;"İş gücüne katılmanın karar alma mekanizmalarında da yer almak anlamına geldiğini" belirten İlkkaracan, "evde çalışan kadınların uzak kaldığı bu alanda karar alanlar erkekler oluyor. Bu durum kamusal alanda da dışlanmayı getiriyor ve kamusal alanda hiyerarşi doğuyor. Bunun nedeni de artık tek güç sayılan paranın erkeklerde olması" dedi.&lt;br /&gt;"Kadın sadece evden sorumludur" algısının bilinçli bir şekilde yaratıldığını vurgulayan İlkkaracan konuşmasını şöyle bitirdi:&lt;br /&gt;"Cinsiyet ayrımcılığına olanak veren işgücü piyasası yaratıldı kadınlar yaratılan piramidin en altında kaldılar. Daha az para alıp daha çok çalıştırılarak belli alanlara atılıyorlar. Kadınların ev içi ve dışı mesaileri ev işleri, çocuk ve yaşlı bakımı ile dışarıdaki işleri olmak üzere üçe katlanırken erkeklerin mesailerinde hiçbir artış olmuyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;haber: Bawer Çakır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-1564782212219398419?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/1564782212219398419/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/10/istanbul-bilgi-universitesinde.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1564782212219398419'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1564782212219398419'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/10/istanbul-bilgi-universitesinde.html' title='Kadınlar daha çok çalışıp daha az kazanıyor'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6276625033580246257</id><published>2009-09-24T09:03:00.003+03:00</published><updated>2009-09-24T09:04:31.022+03:00</updated><title type='text'>Pres</title><content type='html'>&lt;object id="obj1f866af11db04864bca16236377b518f" classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="400" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=9,0,115,0" height="392"&gt; &lt;param value="http://applications.fliqz.com/1f866af11db04864bca16236377b518f.swf" name="movie"/&gt; &lt;param value="true" name="allowfullscreen"/&gt; &lt;param value="transparent" name="wmode"/&gt; &lt;param value="always" name="allowscriptaccess"/&gt; &lt;param value="file=6b9e608d68f9485c926c2f3bee62594f&amp;" name="flashvars"/&gt; &lt;embed pluginspage="http://www.macromedia.com/go/getflashplayer" allowscriptaccess="always" flashvars="file=6b9e608d68f9485c926c2f3bee62594f&amp;" type="application/x-shockwave-flash" height="392" src="http://applications.fliqz.com/1f866af11db04864bca16236377b518f.swf" id="emb1f866af11db04864bca16236377b518f" allowfullscreen="true" width="400" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt; &lt;/object&gt; &lt;script type="text/javascript"&gt; if(document.getElementById("obj1f866af11db04864bca16236377b518f")) document.getElementById("obj1f866af11db04864bca16236377b518f").setAttribute("flashvars", "file=6b9e608d68f9485c926c2f3bee62594f&amp;permalink="+encodeURIComponent(location.href)); if(document.getElementById("emb1f866af11db04864bca16236377b518f")) document.getElementById("emb1f866af11db04864bca16236377b518f").setAttribute("flashvars", "file=6b9e608d68f9485c926c2f3bee62594f&amp;permalink="+encodeURIComponent(location.href)); &lt;/script&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6276625033580246257?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6276625033580246257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/09/pres.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6276625033580246257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6276625033580246257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/09/pres.html' title='Pres'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-7126952413921957516</id><published>2009-09-17T15:07:00.007+03:00</published><updated>2009-09-17T15:13:49.297+03:00</updated><title type='text'>En yüce değer emek değil serbest zaman!</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Teknolojinin mevcut düzeyiyle çalışma saatlerini dört saate kadar düşürebilmek hiç de hayal değil&lt;/span&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SrInlkHCjSI/AAAAAAAAAM4/Pfy4dVwvPWc/s1600-h/puzz.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 209px; height: 209px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SrInlkHCjSI/AAAAAAAAAM4/Pfy4dVwvPWc/s320/puzz.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382408030963010850" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerde uzun zamandır görüşmediğim bir dostum, telefonda mesajla 'Zaman ne demektir' diye sordu. Düşündüm. Bir fizikçinin vermesi gereken çok cevap olabilir bu soruya, skaler bir büyüklüktür, 'big bang' den ve 'Zamanın Kısa Tarihi' kitabından alıntılar yapabilirdim. En iyi cevabın Einstein ın verdiği cevap olduğunu düşünüp, "Uzamsız var olmayandır" deyiverdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşım demek istediğimi anladı mı bilmiyorum. Dünya fizik yılı olarak kutladığımız! 2005 yılı, 100 yıl öncesinde yani 1905'te genel relativite teorisiyle, uzamsız var olmayandır cevabının teorik temelleri atılmıştı. Aynı sözü ilkçağ filozoflarından birinin ifade ettiği, "Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" aforizmasıyla da örtüştürebiliriz. Kısaca özetlemek gerekirse zaman kavramı üzerine oldukça düşünülmüş ve tartılmış bir kavram olmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimlerin temel problemlerinden biri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman kavramı temel bilimlerin konusu olduğu kadar toplum bilimlerinin de, özellikle de ekonomi-politiğin temel problemlerinden biri. Üretimin örgütlenmesinde ve artı değerin üretiminde Marx, belirleyici faktör olarak emek-gücü zamanının temel ölçüt olduğunu göstermişti. Bir malın değeri onun için harcanan emek gücü zamanı ile doğru orantılıdır diyordu. (Gerekli emek ve artı emek detayına girmiyorum.) Bilimsel gelişmelerin tekniğe uygulanması ile emeğin niteliğine ve metayı elde etmek için gerekli olan zamana duyulan ihtiyacın giderek azalması, teorik olarak dönemin burjuva iktisatçılarının da görüşüydü. Sosyalistler çalışma saatlerinin düşürülmesi için mücadeleyi zaten veriyorlardı. Böylece işçiler daha az çalışarak aynı ücreti alabileceklerdi. Kapitalizm yine devrimci ve hümaniter misyonunu oynamış olacaktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretim araçlarındaki mükemmelleşme ile önceden 10 saatte üretilen bir malı şimdi iki saatte bilgisayarlı üretime geçişle çok daha kısa bir zamanda üretmek mümkün olmaktadır, oluyor. Tabii o zamanın bu doğru teorik görüşü her zaman olduğu gibi kapitalizmin mutlak genel yasasına takıldı, pratik öyle olmadı. Kapitalizmde, üretimin amacı kârdır. Üretim araçlarının gelişmesi, üretimin olağanüstü düzeyde hızlı organizasyonu ile bir malın üretimi için gerekli zamanın azalması çalışma saatlerini düşürmeyip, artmasına yol açtı. 1800'lü yılların başından itibaren büyük mücadelelerle 16-18 saatlerden, önce 14, ardından 12, 10 ve nihayet sekiz saate düşen çalışma saatleri belki de burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki savaşta (Ekim Devrimi'ni saymazsak) burjuvazinin en büyük mağlubiyetiydi.&lt;br /&gt;Oysa günümüzde patronlar hem bir malın üretim süresinin düşmesinden dolayı ciddi bir artı emeği kendi hanesine yazıyor, hem de hiçbir ciddi mücadeleye girmeden çalışma saatlerini istisnasız her ülkede ve her iş kolunda giderek artırarak bu artı değeri daha da çoğaltıyorlar. Türkiye de ve dünyada, büyük küçük ayrımı yapmadan özel sektörde neredeyse tüm işletmeler 12 saat çalışmayı kanunlarda olmamasına rağmen zorunluluk haline getirmiş durumdalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 90'ların başından sonra hız kazanan esnek üretim ve üretimin parçalanarak dünya nın bütün coğrafyalarına yayılışı, başka bir ifadeyle fordist üretimin terk edilişi sekiz saatlik işgünü temel kazanımının da altını iyice oydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa teknolojinin bugünkü gelişmişliğiyle günlük çalışma saatlerinin kimi araştırmacılara göre beş kimilerine göre 4 saate kadar düşmesi mümkündür. Sovyetler Birliği'nde birinci beş yıllık planın sonunda çalışma saatlerinin günlük, altı buçuk saate düştüğü göz önüne alındığında bugün için günlük dört saat çalışma süresi hiç de hayal değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Türkiye işçi sınıfı şu an, ki içinde artık memurlar ve hizmet sektöründe çalışanlar da dahildir, bırakalım dört saat lik çalışma sürelerini sekiz saatlik çalışma süresi için bile 1800'lerin başında yeni olgunlaşan sanayi proletaryasının direşkenliğiyle mücadele etmek zorundadır. Bu mücadeleyi yaparken de çok yanlış bir sloganın peşinden artık gitmemelidir. "Emek en yüce değerdir". Hayır, "Zaman, serbest zaman en yüce değerdir." Herhangi bir sendikadan böyle bir slogan duydunuz mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Haşim Cem Çelik: Celal Bayar Üniversitesi öğretim görevlisi&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-7126952413921957516?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/7126952413921957516/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/09/en-yuce-deger-emek-degil-serbest-zaman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7126952413921957516'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7126952413921957516'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/09/en-yuce-deger-emek-degil-serbest-zaman.html' title='En yüce değer emek değil serbest zaman!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SrInlkHCjSI/AAAAAAAAAM4/Pfy4dVwvPWc/s72-c/puzz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-3710478395978958836</id><published>2009-09-07T09:19:00.007+03:00</published><updated>2009-09-07T09:34:42.657+03:00</updated><title type='text'>Çalış! Senin de Olur?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SqSpCe6JYeI/AAAAAAAAAMw/IusXZIggG_M/s1600-h/birey.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 394px; height: 394px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SqSpCe6JYeI/AAAAAAAAAMw/IusXZIggG_M/s320/birey.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378609715108995554" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığımız işten bir adım uzaklaşıp bakalım... Biz eylem* mi yapıyoruz? Bir şirkette ya da fabrikadaymış gibi çalışıyor muyuz? “Çalış... Senin de olur!” diyorlar, ama sadece çok çalışarak çok özgür olamıyoruz. Çünkü genellikle yaptığımız politika değil: çalışmak.. “çalışma, insanları birbirinden farklılaştıran değil, aynılaştıran, onları sadece türün bir üyesi olarak bırakan, türsel ihtiyaçların doyurulmasına tekabül eden ve zorunluluk kategorisine bağlı olan bir etkinliktir; bu nedenle, insansal özgürlüğün ifadesi olamaz”(3). Norman O. Brown, tam da bu nedenle çalışma yerine “iş” kavramını kullanıyor (4). İktisadi aklın her türden yoksunluğa dayalı bir kültür olduğunu savunan Bernard Suits ise, zorundalık çağrıştıran “çalışma” yerine zevk alınırsa yapılan “oyun”u öneriyor: “’oynamak’ yerine yapmak istediğin için yaptığın şeyleri yapmak, ‘çalışma’ yerine de başka birşey için yaptığın şeyleri yapmak ifadelerini kullanabiliriz” diyor (5).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pınar Selek, “Politika Hayattır”, Amargi, Sayı 11&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Bireyselliğin inşasını tamamlayamadan dünya üzerinde kendimiz olabileceğimiz, kendimizi ifade edebileceğimiz herhangi bir yer bulmamız çok güç. Selek burada eylem derken bu ifade ihtiyacına ve bu ihtiyacın varoluşsal gerekliliğine gönderme yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlar:&lt;br /&gt;3) Nilgün Toker, “Hannah Arendt Neden Feminist Olamadı”, Amargi, Sayı 1&lt;br /&gt;4) Norman Brown, Ölüme Karşı Hayat, Ayrıntı yay., 96&lt;br /&gt;5) Bernard Suits, Çekirge, Ayrıntı yay., 95&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-3710478395978958836?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/3710478395978958836/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/09/cals-senin-ne-olur.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3710478395978958836'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3710478395978958836'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/09/cals-senin-ne-olur.html' title='Çalış! Senin de Olur?'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SqSpCe6JYeI/AAAAAAAAAMw/IusXZIggG_M/s72-c/birey.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-8858555865257538422</id><published>2009-08-24T23:26:00.002+03:00</published><updated>2009-08-24T23:28:06.048+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;Saatler&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmadıkları zamanlardan öncesi ile sonrasını en keskin şekilde işaretleyen ve sayan ayraçları yaşamımızın.&lt;br /&gt;Makineleşme ve ardından kapitalizmin, emek ve işgücü sayaçları.&lt;br /&gt;İnsan yaşamını paraya çevirme ve hayata borçlandırılmalarımızın araçları.&lt;br /&gt;Düzenli darbeleri ile üstüne indiği eti, küçük kuşbaşı parçalara ayırdığı gibi, yaşamı da birbirine eşit, ölçülebilir parçalara bölerek indirgeyen keskin satır.&lt;br /&gt;Herşeyin ölçülebilirliğinin, standartlığının kurnaz tescilleyicisi.&lt;br /&gt;Aynı anda biryerde ve tümdünyada olabilen, tanrıdan daha yaygın teşkilat sahibi, birörnekleştirmenin dahiyane mikro ve makro aracı.&lt;br /&gt;Zamanlarını, farklı kıtalardaki, farklı kültürlerdeki insanların, birbirine bağlayan borsası tahtası.&lt;br /&gt;Sesli uyarıları ile başlamamız gerektiğini hatırlatan bize, emeğimizi dökeceğimiz işlere ve günlere, uyandırıcılar, uyarıcılar. - geç kalma.&lt;br /&gt;Emeğin başlangıç ve bitişini, aralarını yönlendiren düzenleyici, bölücü; parasal karşılığının hassas ölçüm cihazları.&lt;br /&gt;Gizli düzenleyicisi günlük hayatın.&lt;br /&gt;Dışımızdaki saatlerden sonra kaybettiğimiz kaunos - ruhi ve biyolojik, doğal saatlerimiz. Bire karşı üç.&lt;br /&gt;Kaunos’u kollarının arkasındaki tiktaklara gömen, kardeş katili.&lt;br /&gt;Doğumdan mezara en yakın takipçimiz.&lt;br /&gt;Kendini unutturmama kaprisi ile heryerde, alakalı alakasız her cihazda gözümüze batmak için yerini alan şımarık ve yüzsüz illet.&lt;br /&gt;çık hayatımdan, ölçme beni.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-8858555865257538422?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/8858555865257538422/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/08/saatler-olmadklar-zamanlardan-oncesi.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8858555865257538422'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8858555865257538422'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/08/saatler-olmadklar-zamanlardan-oncesi.html' title=''/><author><name>Marcoovaldo</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03705537726001002922</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-7733821677117533288</id><published>2009-08-24T15:02:00.003+03:00</published><updated>2009-08-24T15:06:44.916+03:00</updated><title type='text'>Dünyanın Bütün İşçileri, Felsefe Yapın!</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SpKBwcGQi0I/AAAAAAAAAMg/TbfMN_CLWs8/s1600-h/filozofveyoksullar.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 171px; height: 253px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SpKBwcGQi0I/AAAAAAAAAMg/TbfMN_CLWs8/s320/filozofveyoksullar.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373499974582569794" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ranciere, Platonik düşünce çizgisinde gelişen batı felsefesi geleneğinin, emek dökmek zorunda olduğu için boş zamanı olmayan kişilerin varlığına dayanan bir toplum düzenini temellendirmesini ve bu düzenin emekçinin düşünceye cüret etmemesini onun için bir erdem olarak nitelendirmesini ele alıyor. Platon’la başladığı bu okumanın farklı durakları var. Platon’da böyle bir izlek bulmak şaşırtıcı olmazken, bu okuma bağlamında Marx’ın farklı bir perspektiften benzer bir anlayışı üretmesini görmek şaşırtıcı oluyor. Ranciere, diğer okuma duraklarında, Sartre ve orta sınıf yaşamının ve yaşam değerlerinin hegemonyasının eleştirmeni Bourdieu’nun da eleştirel olsa bile aynı felsefe geleneğinden çıkamamasını sorunsallaştırıyor. Ranciere, “filozofa ve zanaatçıya kendi paylarına dağıtılan, zaman ve uğraş bölüşümünü kendi kökensel kuramsal çekirdeği içinde kavramaya ve modern bilimsel söylemlerin çoğunun –ilerici ve devrimci olsalar bile- tohumdaki özünü koruduklarını göstermeye çalışıyor”. (s.258)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekten kopuş ve özgürlük zamanı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ranciere, emek, özgürlük ve düşünce ekseninin yeniden ele alınması ve Ortodoks düşüncenin eleştirilmesi anlamında, Foucault, Arendt ve Agamben çizgisine yerleşiyor. Foucault, Arendt ve Agamben, kapitalist modernliğin tarihini, insanı emeğe, üretime ve verimliliğe zincirleyen bir bakış açısının tedricen ve çoğu zaman da felaketlerle yerleşmesi olarak nitelendirdi. “İnsanın sahip olduğu en yüce değer olarak emek” anlayışı, aslında, üretimin, izolasyonun, “insan kaynaklarının” anlayışıydı. Emeğin doğal kaynağı olarak insan “kaynağı”. Oysa hiç kimse sadece emekçi olmasın! Bu düşünürlerin yaklaşımlarını “emek karşıtlığı” ya da “emek düşmanlığı” olarak nitelendirmek doğru olmaz. Yaşamda emek dökmek ve yaşamın zorunlulukları içinde debelenmek zorunda kalan insanları –ki hangimiz değiliz- yücelten değil de, kaybolan özgürlük ufkunun yeniden düşünülmesine ve ele alınmasına cüret eden yaklaşımlarıdır bunlar. Ranciere, işçi sınıfının özgürleşmesinin, işçilere özgü değerlerin olumlanması değil, “bu değerleri temellendiren düzenden kopuş, düşünce ayrıcalığını kimilerine, üretim görevini başkalarına veren geleneksel pay dağılımın kesintiye uğraması” olduğunu söylüyor. İşçiyi işçi yapan düzenin topyekun yıkılması! Sürekli ve kesintisiz devrim! Yaratıcı olan, şiirler yazan emekçilerin ürünlerini “işçi kültürü” olarak nitelendiren yaklaşıma karşı, yaratıcılığa ve düşünmeye cüret eden işçilerin yalnızca filozoflara ve sanatçılara tahsis edilmiş düşünce lüksüne “yekten” bir saldırısı olarak okumak. Bu düşünce lüksü ancak işçinin işçi kalmasıyla mümkünse, herkesi işçi yaparak düşünceyi yok etmek değil, kimsenin işçi olmadığı, emek dökmek zahmetinin ortak paylaşıldığı ve herkesin kendini gerçekleştirebileceği kişiler arası alanda varolabilmesi; yani özgürlüğe eşit olan eylem. Ya da, “özgürlük zamandır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Platon ve “ascholia”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kölelerin köleliği hak ettiğini, çünkü köle olmaktansa ölmeyi tercih edecek kadar “onurlu” olmadıklarını söyleyen filozofların tiranı Platon, bir kölenin düşünmeye cüret edebileceğini tahayyül bile etmek istemezdi. Fakat Platon’un felsefesi sadece köleleri değil, özgür zanaatçıları da düşünceden dışlıyordu. Platon, iş bölümü kesinleşmiş şehirde, “herkes kendi işini yapsın ve kendi durumuna özgü erdemi geliştirsin” (s.258) diyordu. Zanaatçının erdemi, ancak boş zaman yokluğuyla biçimleniyordu: “ascholia”, boş zamanın yokluğu. “Ama bu ‘zaman yokluğu’ da zaman ve mekanın simgesel bir bölümlenmesiydi yalnızca. Platon, zanaatçıyı salt üretme ve yeniden üretme yazgısından ayıran boş zamanı ve boş mekanı dışlamıştı” (s.264) Başlarını yaptıkları işten kaldırmama ve itaati erdeme dönüştüren zanaatçı ahlakının şehir devleti tarafından biçimlendirilmesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;... Özgür vatandaş, bedenin ve şehrin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda değildir, yani çalışmaktan özgürleşmiştir. Vatandaşın erdemi, boş zamana –scholia- sahip olarak biçimlenir. Vatandaşlık ancak boş zaman sahibi olarak mümkündür ve ancak boş zaman bir insanı vatandaş yapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1844 El Yazmaları”nda komünist işçilerin bir araya gelmesinde, işçi sosyalleşmesinde işçiliği aşan birşeyler görür Marx: “Komünist işçilerin bir araya gelmekteki amaçları öncelikle öğreti ve propaganda. Ama bu yolla yeni bir ihtiyacı da –sosyalleşme ihtiyacını- kendilerine mal etmiş oluyorlar ve böylelike araç gibi görünen şey amaç oluyor. Amacı sosyalleşmek olan meclis, dernek, sohbet onlara kafi geliyor; insanlığın kardeşliği onlar için boş değil, hakikattir ve alın terinin çizgilerini sertleştirdiği bu çehrelerde insanlığın soyluluğu parıldar”. Amaç, yani Antik Yunan’ın vatandaşının özgürlüğünün kırıntıları, 19.yüzyıl sosyalleşmesidir. Amaç, işçinin diğer işçilerle birlikte işçi vasfını aşmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat Marx, emeğin ve işçilik durumunun yüceltilmesindeki sorunun farkındadır. “Gotha Programının Eleştirisi”nde, emeğin tek zenginlik ve bütün kültürün kaynağı olmasını kıyasıya eleştirir. “Burjuvaların yanlış olarak emeğe doğa-üstü yaratıcı güç yüklemeleri pek iyi temellere sahiptir, çünkü salt emeğin doğaya bağlı olması olgusundan, emek gücünden başka bir şeye sahip olmayan insanın, toplumun ve kültürün bütün koşullarında emeğin maddi koşullarının sahibi haline gelen başka insanların kölesi olmak zorunda olduğu ortaya çıkar. Bu insan, ancak onların izniyle çalışabilir ve yaşayabilir”. Yararlı emeğin toplum içinde üretildiğini söylemek, “birey olarak işçiye emeğin koşulu olan toplumun varlığını sürdürmesi”ni öğütler. Yararlı emeği yüceltmek mevcut toplumu yüceltmek olur ama Marx, işçiye mevcut toplumsal düzen yıkılana kadar şiiri yasaklar, çünkü bunun burjuva şiiri olacağını ve işçiye sahte bir yaratıcılık hissi vereceğini düşünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ranciere, eleştirel düşüncede bile korunan bu Platonik nüvelere dikkat çekerken bir sloganı ters-yüz ediyor –bunun tüm tehlikeleriyle birlikte: Dünyanın Bütün İşçileri, Felsefe Yapın!&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(102, 102, 102);"&gt;&lt;br /&gt;Express Dergisi 2009/08 sayısında Jacques Ranciere’in Filozof ve Yoksulları kitabını “Emeğin Metafiziği” başlıklı yazısında inceleyen Göksun Yazıcı’dan alıntıdır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-7733821677117533288?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/7733821677117533288/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/08/dunyann-butun-iscileri-felsefe-yapn.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7733821677117533288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7733821677117533288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/08/dunyann-butun-iscileri-felsefe-yapn.html' title='Dünyanın Bütün İşçileri, Felsefe Yapın!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SpKBwcGQi0I/AAAAAAAAAMg/TbfMN_CLWs8/s72-c/filozofveyoksullar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-5889497996936586735</id><published>2009-08-06T09:55:00.007+03:00</published><updated>2009-08-06T10:13:39.586+03:00</updated><title type='text'>Karakter Aşınması</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SnqB1WFSNmI/AAAAAAAAAMQ/ZrdXE9VgnmY/s1600-h/ironcage.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 398px; height: 395px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SnqB1WFSNmI/AAAAAAAAAMQ/ZrdXE9VgnmY/s320/ironcage.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5366744659426162274" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kültürel muhafazakarlık aslında yaşamda yokluğu hissedilen tutarlılık duygusunun ifadesinden ibaret. Çünkü sürekli parçalanıp duran, hiç durmadan bozunan kurumlarda kişi kendi kimliğini ve yaşam öyk&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;üsünü oluşturamaz ve bu durum da sıklıkla tezahürünü muhafazakarlıkta bulur. Bu sürekli gerilim karşısıda kişinin dünyaya karşı tavırlarını içeren karakteri de aşınmaya uğrar. Sennett, uzun bir makale olarak kurgulanan kitabında bu karakter aşınmasını konu eder:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eski ingilizce kullananların, hatta antikçağ yazarlarının “karakter” kelimesinin anlamı konusunda hiçbir şüphesi yoktu: Karakter, kendi arzualrımıza ve diğer insanlarla aramızdaki ilişkilere yüklediğimiz etik değerdir. Horatius bir insanın karakterinin, onun dünyayla oaln bağlantılarıyla ilintili olduunu yazar. Bu anlamda “karakter”, insanın içinde beslediği ancek kimse tarafından gözlemlenemeyen arzu ve duyarlılıkları ifade eden “kişilik” adlı modern türevinden daha kapsayıcı bir terimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakter, asıl olarak duygusal deneyimlerimizin uzun vadeli boyutu üzerine odaklanır. Karakter kendini, sadakat ve karşılıklı bağlılık, uzun vadeli bir hedef için çaba sarf etme ya da gelecekteki bir amaç uğruna bugünk kimi mükafatları erteleme şeklinde gösterir. Her birimiz, belirli bir anda yaşadığımız duygu karmaşasının içinden bazı duyguları seçer ve içimizde yaşatırız; yaşattığımız bu duygulara karakterimizi oluşturur. Karakter kendimizde değerli bulduğumuz ve başkalarının değer vermesini beklediğimiz kişisel özelliklerimizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabırsız, mevcut ana odaklanan bir toplumda, hangi özelliğimizin kalıcı değer taşıdığına nasıl karar verebiliriz? Kısa vadeye kilitlenmiş bir ekonomide nasıl uzun vadeli hedeflere sahip olabiliriz? Her an parçalanan veya sürekli olarak yeniden şekillendirilen kurumlarda, karşılıklı sadakat ve bağlılık nasıl sürdürülebilir? Bunlar yeni, esnek kapitalizmin karakter konusunda karşımıza çıkardığı sorunlardır. (s.10-11)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Yaşantının, dedelerimizin yapabildiği gibi gelecek kuşaklara aktarılabilecek ve mesellerle dolu bir anlatıya artık dönüşemiyor olmasının nedeni ve zamanda kırılma:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yeni kapitalizmin zaman boyutu, insanın karakteri ile bu karakterin süregiden bir anlatıya dönüşmesini engelleyen çılgın zaman deneyimi arasıdna bir çatışma yarattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bugünkü belirsizliğin garip yönü, bunun hiçbir korkunç tarihi felaket olmadan var olmasıdır (Sennett bir önceki paragrafta savaş veya açlık gibi felaketlerden bahseder a.ç.); belirsizlik güçlü kapitalizmin gündelik işleyişine sinmiştir. İstikrarsızlık normal durumdur. Schumpeter’in girişimci figürü, günümüzün sıradan insanı olarak sunuluyor. Karakterin aşınması belki de kaçınılmaz bir sonuç. “Uzun vade yok” anlayışı uzun vadede kişinin davranışını yolundan saptırıyor, güven ve sadakat bağlarını zayıflatıyor; iradeyle davranışı birbirinden koparıyor. (s.30)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SnqB51AQz-I/AAAAAAAAAMY/cUxSlQCgEOk/s1600-h/kafkacastle.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 394px; height: 250px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SnqB51AQz-I/AAAAAAAAAMY/cUxSlQCgEOk/s320/kafkacastle.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5366744736446074850" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Rutin sıkıcıdır ancak bellek de zamansal ve mekansal bir kategori:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulusların Zenginliği çok uzun bir kitaptır: Smith’in zamanında, yeni ekonomi taraftarları kitabın sadece dramatik ve umut dolu başlangıç kısmına atıfta bulundular. Oysa kitap ilerledikçe daha karanlık hale gelir: İğne fabrikası giderek uğursuz bir yere dönüşür. Smith, iğne imalatında, işlemleri parçalara bölmenin, iğne işçilerine saatler boyunca tek bir küçük işlem yaptırmak ve onları uyuşturucu ve sıkıcı bir işgününe mahkum etmek olduğunu fark etmişti. Rutin, belirli bir noktada zararlı hale gelmeye başlar. Çünkü insanoğlu kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirir; çalışma zamanı üzerindeki kontrolün yitmesi ise insanın zinen öldüğü anlamına gelir. (s.37)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakter Aşınması, Richard Sennett, Ayrıntı yay.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-5889497996936586735?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/5889497996936586735/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/08/karakter-asnmas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5889497996936586735'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5889497996936586735'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/08/karakter-asnmas.html' title='Karakter Aşınması'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SnqB1WFSNmI/AAAAAAAAAMQ/ZrdXE9VgnmY/s72-c/ironcage.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-580965026522998361</id><published>2009-07-30T15:38:00.002+03:00</published><updated>2009-07-30T15:59:13.965+03:00</updated><title type='text'>Çalış ama Alışma</title><content type='html'>Umur Talu'dan:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Bu sırrı vermeyecektim ama...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Arabada "Nazar etme ne olur..." gibi yaratıcı sözler bulundurmasam da, çalıştığım odanın bir yerinde, yıllar önce Fransa'dan aldığım bir kart var: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"İnsanoğlu çalışmak için yaratılmamıştır... Öyle olsaydı, yorulmazdı." &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Şimdi, "Çalış, övün, güven" denmiş, çalışkanlara iyi not verilen, çalışkanlara prim verilen bir (ve her) memlekette bizimkisi olsa olsa fantezi, küstahlık, şımarıklık sayılır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Buna zaten sermayedar, bürokrat, siyasetçi, hocalar, büyükler hep kızar da...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Solda veya sosyalist olmayı "Emek övgüsü" ile izah eden, onca "Kapital"in sonunda, onca manifestonun nihayetinde neyin hayal edilmiş olduğunu atlayanlar da öyle yapar muhtemelen.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Oysa... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Yabancılaşmış emek"in ortadan kaldırılmasına dair hikaye başka bir şey anlatmak ister; çok sayıda insan anlamıştır ama çoğu yanlış anlamıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Neyse...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Zaten "somut durumun tahlili"nden gerçekçi bir hayalin peşine düşen, yanlış biçimde "emek övgüsü" yaptığı sanılıp duran o Marx'ın damadının, Lafargue'ın da "Tembellik hakkı"nın yazarı olması ironidir tabii. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bodrum'da, öyle sadece kaymağın değil ama her kesimden insanın "gevşeme" çabasına, gayretine ve gerilerek gevşeme telaşına tanık oldum biraz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kafamdaki soru şuydu: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnsanlar başka birisi mi olmak istiyor; yoksa esas aradığı, bulmak istedikleri kendileri midir? (Tabii buna "başka birini bulmak" da dahil!) &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yani esas olan, işteki, ailedeki, memleketteki, kendi her günkü ortamlarındaki halleri midir; yoksa şu arınma, sıyrılma, dinlenme veya çıldırma seferberlikleri mi?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Önünde sonunda süresi belirli, mevsimi kısıtlı, günleri sayılı bir "tatil" kendinden kaçış mıdır, kendine kaçış mı (Başkalarından... daha başka, bambaşka başkalarına kaçış teşebbüsü belki)?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Eğer ikincisiyse, o kısacık zaman diliminde kendine rastlamama, kendini bulamama ihtimali yüksek değil mi ki? Yine hep başkasına öykünme, yine kendini başkalarına beğendirme, bir ötekine benzeme, daha serbest görünse de rutinlere, standartlara, eğlence ve dinlenme kalıplarına uyma endişe, telaş ve kargaşası, çalışma günlerinden de daha uzun ve yoğun bir "tatil çalışkanlığı" kendine kaçmaya fırsat tanıyabilir mi? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"Tatil kalıbı" da bir bakıma "iş"in formatında ise...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Çalıştığın, çalıştırıldığın, alıştırıldığın biçimlerin "öteki yüzü" ise...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Çölde bir vaha illüzyonu ise...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ey köle...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Biraz nefes al...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ve tekrar geç yerine!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Duruma uygun olsun diye, iki kitap okuyordum şu ara:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Ne tesadüf!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Biri, Robert Musil'in, 1921'den 1942'de ölümüne kadar üstünde dolaştığı romanı, harika Ahmet Cemal çevirisi, "Niteliksiz Adam" (Yapı Kredi Yayınları): &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;"İnsanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. İnsan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının başparmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor, fakat bir şeyler yaratıyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri, bu hayvanlara özgü berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnsanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı..."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Biri böyle işte.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Diğer kitap ise Fransa'da halen üniversitede dersler veren Cezayir doğumlu düşünür Jacques Ranciere'in "Filozof ve Yoksulları" (Metis Yayınları, çeviren: Aziz Ufuk Kılıç) Uzatmayayım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Bu kitabın özü de şu:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Birileri sadece çalışmalı; birileri ise onlar adına da düşünmeli.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Düzen bu. Birinciler düşünmeye de kalkarsa düzen bozulur.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Esas eşitsizlik bu. Eşitsizliklerin esası bu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;O yüzden de...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hep çalışma övülür.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Kimler tarafından:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Çalışan, çalıştırılan, alıştırılan çok çok çok sayıda insan adına lüzumlu, önemli, kıymetli her şeyi zaten düşündüklerini kabul ettirenler tarafından. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnsanın zincirlerini kırması o yüzden aslında emeğe dair bir şey değildir; tam tersine, işten ve ezberden kafasını kaldırıp "Dur yahu, ne oluyoruz" demesine dairdir. Emeği karşısında bile özgürleşebilmesidir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Öyle işte...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İnsan, çalışmaktan ziyade düşünmek için yaratılmıştır aslında.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tamam, çalışmak gerekebilir; ama, çalıştıranların istediği biçimde öldürmeyin düşünceyi, kurutmayın düşlerinizi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;İki parmağınız arasından gökyüzüne bakacak ve hiç görmediklerini görecek, hiç düşünmediklerini düşünecek, hiç düşlemediklerini düşleyecek kadar, kendinizden kendinize kaçmayı unutmayın!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Mekan önemli olmayabilir; bu, zamana dair bir şeydir.&lt;/span&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/talu/2009/07/28/calis_ama_alisma"&gt;http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/talu/2009/07/28/calis_ama_alisma&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-580965026522998361?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/580965026522998361/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/07/cals-ama-alsma.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/580965026522998361'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/580965026522998361'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/07/cals-ama-alsma.html' title='Çalış ama Alışma'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6700244991380246905</id><published>2009-07-21T14:06:00.002+03:00</published><updated>2009-07-21T14:17:07.287+03:00</updated><title type='text'>AŞIRI ÇALIŞAN JAPONLAR KASILIYOR</title><content type='html'>&lt;p&gt;Japonları çalıştıran yeşil çay ve suşi değil, hazımsızlık hapları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun sebebi; felaket patronlar, eksik uyku, kötü çalışma alışkanlıkları, tuzlu besinler ve mide ülseri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nobel ödüllü Avustralyalı Dr. Barry Marshall gelecek hafta Japon'yay geldiğinde, Tokyo’ya bir aziz dokunmuş gibi olacak. Dr. Marshall, Perth laboratuarlarında, genel mide bakterileri ve ülserler arasındaki bağlantıyı ortaya koymuş kişidir. Dr.Marshall, büyük bir bardak bakteri ile ülserin tedavi edelebileceğini ispatlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon nüfusunun, nerdeyse yarıya yakını için bu kokteyl gereksiz – onlar çoktan rahatsızlığı kapmışlar ve yaklaşık 1 milyon kadarı ülser. Tedavi yani kısa sureli antibiyotik kullanımı, şu anda sadece standart bir tedavi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâlihazırda, Japonlar ulusal midelerinden rahatsızlar. Japonlar boğazlarına kadar, mide asidine karşı kullanılan tertiplere gömülmüş durumdalar ve 2004’de reçetesiz satılan, bitkisel ilaçlara 1,2 milyar Yen ( USD 13,7) harcadılar. İşdeki stres suçlandı. &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Bir başka enstantane;  işçilerin yarısından daha azı, ücretli senelik izinlerini alınca; dağ gibi 7,2 milyar Yen’lik fazla mesai ücretleri kalıyor, “babalık izni”ne hala karşılar. İşçilerin  %41’i 6 saatten az uyuyor. Ölesiye çalışmak, mahkemelerce tanınacak kadar yaygın ve özel bir kelime ile şereflendiriliyor “karoshi”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi Japon istatistikleri ve OECD rakamlarında gözüken toplam çalışma saatlerindeki hafif düşüş, usta işçiler tarafından şüpheyle karşılanıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tokyo metrosunun vagonları; stresin, fazla çalışmanın ve tükenişin sonuçlarının harika bir incelemesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün, bir muhabirinde içinde olduğu vagonunda, genç bir kadın ayakta uyurken, sıkıca tutunduğu tutamaç elinden kayınca, ufak bir velvele yaşandı.  Kendisi de uyumakta olan ve irkiltilmesiyle diğerlerini de uyandıran,  oturan bir yolcunun üstüne doğru tökezledi. Karşılıklı saygı sunmalar ve özürlerin arkasından herkes eski haline geri döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha esnek ve yarı-zamanlı işlerin varlığına rağmen, bu işler daha az yetenekli kimseler için uygun bulunuyor. Güvenli bir iş hala süper-insan adanmışlığı ve bunun getireceği stresi içeriyor. Japon işletmeleri bunu değiştirmek ister görünüyorlar ve çözüm için gözlerini dışarıdan gelenlere dikmiş durumdalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancılar şu anda Sony ve Nissan’ı işletiyor ve bir kadın Sanyo’nun başına geçirildi. El birliği ile yeni bir kolektif kültür oluşturmaya çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim danışmanı olarak, idaricilere liderlik dersleri veren Brian Martin, bu ölümüne çalışma davranışının değişmesi için yardıma gereksinim var diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Brian’a göre: zayıf organizasyon, gönülsüz temsil, açık hedeflere ulaşmada ve ya ortak amaç için birleşmekte başarısızlık (yöneticiler arasında görülen tipik eksiklikler) etkisiz kalmaya, ofiste strese ve evde sorunlara neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun düşüncesine göre; yeniden güçlenen bir ekonomi ve rakiplerin daha modern bir yönetim stratejileri,  ihtiyaç duyulan güdüleyici olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak karşı cepheden kanıtlanmış konular geldi. 2003’de yayınlanan "Japan Journal of Occupational Health", ekonomik refah, borsanın performansı ve ölüm oranları arasında, çok vahim bir ilişki buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1985-1990 yılları arasında hisse fiyatları yükseldi ve işsizlik düştü ancak işçiler arasında ki ölüm oranı arttı. Yani, ne kadar çok çalıştılarsa,  o kadar çok öldüler.&lt;br /&gt; &lt;/p&gt;Deborah Cameron, Tokyo&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.japanprobe.com/?p=55"&gt;http://www.japanprobe.com/?p=55&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevirtmec: Aiken&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6700244991380246905?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6700244991380246905/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/07/asiri-calisan-japonlar-kasiliyor.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6700244991380246905'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6700244991380246905'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/07/asiri-calisan-japonlar-kasiliyor.html' title='AŞIRI ÇALIŞAN JAPONLAR KASILIYOR'/><author><name>Aiken</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04867388921717590143</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-7070263266230086788</id><published>2009-07-09T14:00:00.008+03:00</published><updated>2009-07-09T14:08:48.027+03:00</updated><title type='text'>“Karoshi” ya da “çok çalışmaktan ölmek”</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SlXOyQReoAI/AAAAAAAAAMI/zFP92RGTOZc/s1600-h/karoshi1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 204px; height: 195px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SlXOyQReoAI/AAAAAAAAAMI/zFP92RGTOZc/s320/karoshi1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356414694584131586" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;"II.Dünya savaşının yıkımı ardından 1945 ile 1975 yılları arasındaki Japon ekonomisindeki dikkat çekici yükseliş, bedelini ödeyen insanlardan bağımsız değildir. İnsanlar fiziki ya da mental ızdıraplara katlanarak bütün yıl boyunca günde on ya da oniki saat, haftada altı ya da yedi gün çalışmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat ilk üç savaşın yıkımından sonra hiçkimse, 40’ların ve 50’lerin beyin ya da kalp rahatsızlıklarından (ekseriyetle akut kalp yetmezliği ve beyin kanaması) dolayı ölen adamlardan daha fazla özel bedel ödememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin bu durum 80’lerin ikinci yarısında, herhangi bir hastalık belirtisi göstermeden ve henüz kariyerinin başında olan çok sayıda genç yöneticinin ani ölümleri ile tekrar ortaya çıkmaya ve medya tarafından haberlerde yeni bir fenomen şeklinde ele alınmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni fenomen karoshi (kah-roe-shi) ya da “çok çalışmaktan ölmek” olarak hemen etiketlendi ve bir kere ismine ve tarifine kavuştuktan sonra haberi her yana uçarak Japonyanın fiili bir salgın yaşadığı gerçeğini süratle ifşa etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma Bakanlığı istatistiklerine göre 1987’de sadece 21 karoshi vakası bulunurken 1988’de 23 ve 1989’da 30 vaka tespit edilmiştir. Fakat 1988’de ölümlere dikkat çekmek amacıyla kurulan avukatlar irtibat konseyine göre 1990 yılında aşırı çalışan yaklaşık 10.000 kişinin karoshi’den dolayı hayatını kaybetmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günlerde, Karoshi Bengo Dan Zenkoku Renraku Kaigi ya da “Çok Çalışmaktan Dolayı Ölümler için Ulusal Avukat İrtibat Konseyi” genel sekreterliğini de yürüten bir avukat olan Hiroshi Kawahito şöyle der: “Küresel dünya, tüketicilere mükemmel hizmet vaatleri ardında kaybolurken, ölçüsüz bir yarış ihtiva eden bu süreç kendi çalışanlarını kurban veriyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kawahito, çalışanların işleriyle bağlantılı bir karoshi tespit edemediklerini ve Çalışma Bakanlığının endüstriyel kapasiteyi yükseltmek için üretim arttırımını desteklemesinin çalışanların menfaatlerine aykırı olduğunu da ekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chiba Kensei Hastanesinin Müdür Yardımcısı ve karoshi konusunda otorite olarak itibar gören bir kişi olan Yoshinori Hasegawa, çok çalışmaktan ötürü hayatını kaybeden kurbanların çoğunun yüz saatten fazla çalıştıklarını söylüyor. Çalışanların fazla mesai ücreti almadıklarını, fakat kendilerine çalışan elit yönetici sınıfının “samuray tarzı onurdan muaf” olduğunu da ekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SlXOtzAnv_I/AAAAAAAAAMA/QwNwizkGDmk/s1600-h/cark.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 125px; height: 120px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SlXOtzAnv_I/AAAAAAAAAMA/QwNwizkGDmk/s200/cark.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356414618009321458" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Çalışanlar arasında korunan sabit baskı nedeniyle gruplar arası rekabet ve rakiplerin maliyetlerinde pazar payının yükselmesi yüzlerce, binlerce Japon yöneticiyi bu çılgın gidişatın çalışma yönünde tazyikte bulunduğu bir fiziksel baskının girdabına teslim ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu denli yoğun bir çalışmayla geçen senelerden sonra çoğu yönetici boş zamanında dahi dinlenemediğini fark eder. Böylece ciddi stresten kaynaklı sıkıntılar ve sürmenajdan dolayı işlerinden ayrılarak tasviye olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kobe Üniversitesinde dış ilişkiler profesörü olan Masaaki Noda, ücretli çalışanların neden çok çalıştıklarını anlamanın zor olmadığını çünkü bu kişilerin kendilerini aile hayatına kapadıklarını ve iş yerinden başka gidecek bir yerleri olmadığını söylüyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boye Lafayette de Mente&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.apmforum.com/columns/boye51.htm"&gt;http://www.apmforum.com/columns/boye51.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çeviri: azcalis&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-7070263266230086788?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/7070263266230086788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/07/karoshi-ya-da-cok-calsmaktan-olmek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7070263266230086788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7070263266230086788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/07/karoshi-ya-da-cok-calsmaktan-olmek.html' title='“Karoshi” ya da “çok çalışmaktan ölmek”'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SlXOyQReoAI/AAAAAAAAAMI/zFP92RGTOZc/s72-c/karoshi1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-1352409179658218519</id><published>2009-07-02T09:14:00.002+03:00</published><updated>2009-07-02T09:16:02.587+03:00</updated><title type='text'>Kriz Sonrası Dünya, Çalışma Sürelerini Gözden Geçiriyor.</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SkxQe_EoreI/AAAAAAAAAL4/-V5edTRrl4Q/s1600-h/work_hard_work.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 164px; height: 220px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SkxQe_EoreI/AAAAAAAAAL4/-V5edTRrl4Q/s320/work_hard_work.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5353742550293851618" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;"Küresel ekonomi çuvallamadan önce, uzun bir geçmişe dayanan ve çalışan kesimin haftalık çalışma sürelerini sınırlayan bir Avrupa geleneği mevcuttu -Avrupa Topluluğu, 48 saatlik çalışma süresi limitini Çalışma Süreleri Yönergesine dayanarak şart koşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birleşik Krallık ise, işçilerin bu şekliyle daha çok kazanacakları vaadiyle 48 saatlik limit uygulamasının dışında kalmak için direndi. Sürelerin sınırlandırılmasını savunanların elindeki argüman uzun çalışma saatlerinin sağlık problemlerine ve çalışanların sömürülmesine yol açacağı yönündeydi. Fakat, muhtemelen dünyanın en harap sağlık sistemine sahip Avrupa Birliğinde ekonomik gelişme daha öncelikliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beklendiği üzere Birleşik Krallık hükümeti uygulamanın (çalışma sürelerinde indirim) dışında kalmak ve ülkelerin çoğunluğunun desteğini almak için Brüksel’de çok çetin bir mücadele vermiştir.” argümanını öne sürüyor İngiliz Sanayi Birliğinden John Cridland “Şaşırtıcı gelebilir ama uygulamanın dışında kalmaktan vazgeçmek bir resesyon içinde bulunduğumuzu göstermektedir ve bu durumda ekonominin en son ihtiyaç duyacağı şey de bir indirim (çalışma sürelerinde) olacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika’daki bazı firmalarda çalışma süreleri düşürülmek yerine arttırılmaya başlandı. Thomas Weisel isimli bir yatırım bankası yöneticilerine Paskalya tatili sırasında gönderdiği mesajla “Para kazanamadığımız için ücretleri minimum seviyelere çekiyoruz” şeklinde bir mesaj yolladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırbistanda ise, haftada dört günlük çalışma süresi tartışılmaya başlandı, uzmanlar sürelerin azaltılmasının ekonomiye de zararı olan iş kazalarının önüne geçeceği yorumunu yapıyorlar. Sırbistan Ekonomik Konseyi üyesi Juric Bajec ise haftada dört günlük çalışmanın üretimi düşüreceğini ve ülkeyi bir resesyonun içerisine sürükleyeceğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat belki de üretim süreçlerine zarar vermeden ya da çalışanların sağlıklarını ve güvenliklerini kurban etmeden çalışma süresini haftada dört güne çekmek mümkündür. Geçen sene Utah’da enerji sektöründe çalışan bazı işçilerle günde 10 saat ve pazartesiden perşembeye işgünü denendi. Çalışanlar şimdi cumaları tatiller, üstelik üretim seviyesi de korundu ve artık çalışanlar daha az yakıt tüketmeye başladılar. Eğer şirketler ücretleri hakkaniyetli bir seviyede tutmak için gayret sarfederlerse mükemmel bir çözüm gibi görünüyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bigthink.com/ideas/in-wake-of-crisis-world-reexamines-the-work-week"&gt;http://bigthink.com/ideas/in-wake-of-crisis-world-reexamines-the-work-week&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;çeviri: azcalis&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-1352409179658218519?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/1352409179658218519/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/07/kriz-sonras-dunya-calsma-surelerini.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1352409179658218519'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/1352409179658218519'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/07/kriz-sonras-dunya-calsma-surelerini.html' title='Kriz Sonrası Dünya, Çalışma Sürelerini Gözden Geçiriyor.'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SkxQe_EoreI/AAAAAAAAAL4/-V5edTRrl4Q/s72-c/work_hard_work.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-8023604856108128187</id><published>2009-06-16T15:15:00.001+03:00</published><updated>2009-06-16T15:19:20.676+03:00</updated><title type='text'>Haftada 30 Saat Çalışmanın Nesi Yanlış?</title><content type='html'>&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style=" ;font-family:'Times New Roman';"&gt;&lt;div style="border-top-width: 0px; border-right-width: 0px; border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial; border-color: initial; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding-top: 3px; padding-right: 3px; padding-bottom: 3px; padding-left: 3px; width: auto; font: normal normal normal 100%/normal Georgia, serif; text-align: left; "&gt;&lt;div&gt;&lt;span class="Apple-style-span"    style="font-family:Arial;font-size:100%;color:#666666;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"  style="font-size:11px;"&gt;&lt;span class="Apple-style-span"   style="color: rgb(0, 0, 0); font-family:'Times New Roman';font-size:14px;"&gt;&lt;div style="border-top-width: 0px; border-right-width: 0px; border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial; border-color: initial; margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding-top: 3px; padding-right: 3px; padding-bottom: 3px; padding-left: 3px; width: auto; font: normal normal normal 100%/normal Georgia, serif; text-align: left; "&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SjeG-Lxv40I/AAAAAAAAALQ/mScEzmpljyc/s1600-h/scene-Idiots.JPG"&gt;&lt;img src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SjeG-Lxv40I/AAAAAAAAALQ/mScEzmpljyc/s400/scene-Idiots.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347891485397214018" border="0" style="margin-top: 0pt; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 226px; height: 326px; " /&gt;&lt;/a&gt;30.Mayıs.2009 itibariyle senenin ilk yarısı boyunca milyonlarca iş kaybı oldu, peki kim çalışma sürelerini kısaltarak işi haftaya yaymaktan bahsetti? Cumhuriyetçiler değil, demokratlar bile değil. Peki neden sendikalardan tek bir fikir bile gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A.B.D otomotiv endüstrisi organize iş gücünü daha yavaş bir ritme soktu. Birleşik Otomobil Çalışanları Sendikası’nın (United Auto Workers Union - UAW) üst kademelerinde bir tek tartışma konusu vardı; son 50 yılımızı nasıl daha hızlı geri kazanırız? UAW, 1930’larda ve 1940’ larda uygulanmış olan, örgütlenme taleplerinin merkezine haftalık daha kısa çalışma saatlerini alma uygulamasını hatırlamıyor muydu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerel imalat toptan dibe çakıldı ve aynı zamanda bu işler yok oldular. Neden bu ikisi arasında bir bağlantı olmalı? Eğer toplum %10 daha az üretirse neden biz de sadece %10 daha az çalışmayalım? Yüzlerce binlerce yıllık insan varoluşunda işler böyle yürümüyor muydu? İnsanlar ihtiyaçlarını temin etmenin daha kolay yollarını bulduklarında, sadece yapılacak olanı yapmak için daha az vakit harcarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna “boş zaman” denir. Boş zaman, tüm yönleriyle kendi kendini yöneten insanları barındıran, demokratik bir toplum için olmazsa olmazdır. Çılgınlar gibi “bir şey” üretmek için çalışmak ve hayatın keyifli yanları için vaktimizin kalmamasındansa, daha az “bir şey” üretip bize daha fazla vakit kalması daha iyi değil mi? Araştırmalar defalarca göstermişlerdir ki; en önemli ihtiyaçlar karşılandığında, daha fazlasına sahip olmak daha fazla mutluluk getirmemektedir. Dahası “iş” stres ile doğrudan ilişkilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; "&gt;İş Gücü – Çevre İlişkisi:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, insanın sinir sistemi için stresten daha fazlasıdır. Daha fazla şey üretmek, toplumun her köşesine daha fazla baskı getirir. Kolektif büyümenin doymak bilmez iştahı, Kuzey Amerika’daki kurtların ve ayıların evlerini yıkar. Afrika’daki şempanzelerin hayata kalabilmeyi başarmış son temsilcilerini, Borneo ve Sumatra’daki orangutanları hızla yok eder. Tropik Mangrov ormanları, plaj-otellerine dönüştürür; aynı parakete usulü balıkçılık yapılarak, insanların yediği her bir balık için 100 deniz canlısının öldürülmesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın her yerindeki canlılar, havaya, suya ve toprağa serpilen 80,000-100,000 arasında kimyasala maruz bırakılıyorlar. Sayısız klor ve flor molekülü, böcek ilaçları ve plastiklerin içine nüfus ederek bağışıklık sistemini ve yeniden yapılanma sistemini yok ediyorlar. Kurşun, civa ve tabi ki radyoaktif parçacıkların temel yapısı, yaşam sisteminin düşmanlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toksinlerin en sık görülen yapı taşı petroldür. 40 saatten fazla çalışmanın eşdeğeri olan her bir galon petrol insanlığın yakınlarda keşfetmiş olduğu bedava enerjiye en yakın şeydir. Tutumlu bir şekilde kullanılması gerekli bir hammadde olan petrol, birçok gelecek kuşak tarafından tıbbi ve diğer zaruri ihtiyaçlar için kullanılabilecekken ortak kültür tarafından alınan kararlarla gelecek kuşakların gereksinimine rağmen hızla artan miktarlarda telef oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kuşağı tamamen yok olmaktan kurtarmak için tek yol, birleşik Amerika’nın neslini fazla çalışmaktan alıkoyacak bir kalkan oluşturmayı öğrenmesidir. Çalışanların davranış beklentileriyle ilgili sosyo-psikolojik hava “eğer/ne zaman” sorularından “ ne kadar hızlı arttırabiliriz” e döndü; şirketler aklımızı ve duyularımızı yeşil gizleme perdesiyle karıştırıp, üretim ve dağıtım süreçleri boyunca atmosfere daha fazla CO2 pompalamaya devam ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyleyken, bizim ekonomik çöküşten mutsuz olmamız ve gezegenin imha edilme işine eski hızından tekrar geri dönmek için dua etmemiz yönünde, şirketler medyada propagandalarını durmaksızın devam ettiriyor. İşte, neden kimse daha kısa çalışılan bir hafta diyen bir sesi talep etmiyor, sorusunu sormanın tam vakti. Neden Doğal Hayatı Koruma, Dünya Yaban Hayatı Federasyonu ve Washington’daki kimi lobiler; bu hastalıklı ortamı tedavi etmede bir seçenek olarak adil iş dağıtımıyla, ekonomik yavaşlamayı önlemeyi başaramadılar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; "&gt;İş Günü için Mücadele Yüzyılı:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma saatleri hakkında en ilgi çekici yazılar Karl Marks’ın “Kapital” kitabında bulunur. Pek çok bölüm 19.yy. ekonomi yazımının analitik sitilini yansıtır. 10. bölüm, “Çalışma Saatleri” Marks’ın , “uzun çalışma saatleri işçilerin sağlığına ne yapar” konusundaki ateşli nefretini ifşa eder. Sorun, emekleme aşamasındaki kapitalizmin feodalite altında, iş saatlerini yetersiz bulması ve tatmin edici bir zorla genişletme dayatmasıyla başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baş gösteren işgücü sıkıntısına cevaben, iş gününün yeterli uzunlukta olmasını sağlamak için İngiltere, 1349 İşçi Kanunu’nu çıkarttı.1562 Elizabeth kanunlarında, çalışma günü yemek saatlerinin azaltılması yoluyla uzatıldı. Kapitalizmin yüzyılında çalışma saatleri günde 12 saate çıkmıştır; Marks, Protestanlıktan gelen kilise tatilinin yok edilişini bir dönüm noktası olarak görmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19.yy a gelindiğinde, bazı işlerde haftanın 6 günü günde 15 saat çalışılıyor, yanı sıra Pazar günleri de 8-10 saatlik ilave çalışma süreleri ekleniyordu. Cartist Hareket seçimlerde, günde 10 saat çalışılacak vaadi vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A.B.D. işçi sınıfı organizasyonunun 19.yy.da ulaştığı en üst nokta, 1.Mayıs.1886’da yapılan, 300.000 işçinin katıldığı, 8 saatlik iş günü için grevdir. Haymarket tutuklamaları ve infazları ile Chicago’da ortaya çıkan acımasız baskı; uluslar arası düzeyde 1.Mayıs kutlamalarının ilk kıvılcımını çakmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jeremy Brecher’ın yapmış olduğu; klasik tabiriyle günde 8 saat ateşi, 1884 yılında başlamış ve 1886’ya kadar aratarak aşama kaydetmiştir, incelemesi doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, günün sözü geçen işçi sınıfı organizasyonlarının önderliği, İsçi Sınıfı Şövalyeleri, 8-saat-işgünü hareketini frenlemeye çalışmışlardır. Sıklıkla taban bir kez kışkırtıldı mı, liderlerini arkalarında sürükleyerek şehrin içine, arkalarına sarkarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci olarak; 1886 grev dalgası, daha önceki işçi sınıfı aksiyonlarından çok uzaktadır “güç için yapılan tüm grev hareketlerini çok üstünde”. 1886, fazla çalışma sürelerini, işe alma ve çıkarma ve de iş organizasyonunu kontrol etmeyi talep ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü ve en önemlisi; 8-saat-işgünü gayretleri, önce 10 saat işgününün kabul edilmesini bekleyemezdi. İnanılmaz biçimde uzun çalışma saatleri hala uygulanmaktaydı. Başarılı grevin anlamı; pek çok sanayi kolu ve işçi için “çalışma saatlerini 15’den 12’ye veya 10’a indirmek” anlamına geliyordu. Yakın zaman kadar günde 12-15 saat çalışan işçiler, şimdi 8-saat-işgünü talep ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; "&gt;Kim 40 saatten az çalışmak ister? :&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SjeHZ-_93hI/AAAAAAAAALg/z6udw86sWzo/s1600-h/IM.1270_zl.jpg"&gt;&lt;img src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SjeHZ-_93hI/AAAAAAAAALg/z6udw86sWzo/s400/IM.1270_zl.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347891963003526674" border="0" style="margin-top: 0pt; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 236px; height: 161px; " /&gt;&lt;/a&gt;1989’da İspanyol liman işçileri (rıhtım işçileri) ile röportaj yaparken, Barselona’da Juan Madrid ile konuşarak saatlerimi geçirdim. Her yaz o ve eşi aynı ay tatile çıkıp çıkamayacaklarına emin olamadıkları için sorun yaşıyorlardı. Bana inanmaz bir ifade ile “Amerikalı işçiler geçekten senede 1 aydan az mı tatil yapıyorlar” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona “İki hafta en yaygını, kimileri 1 hafta tatil yapıyorlar ve kimilerinin ücretli izinleri hiç yok.” diyerek açıkladım. Daha uzun tatillerin desteklenmesinde, onun çalışma haftası, tipik Amerikalı işçiye göre dikkate değer derecede kısalık avantajına sahipti. Avrupa’da bu bir istisna değil kuraldır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma haftasını kısaltmak, işçi örgütlerini kaygılandırmıştır. 1930’larda American Federation of Labour, günlük 6 saat çalışma için hükümetin kararlarını ve yasamasını etkilemeye çalışmıştı. Bu uygulama, 1990’da, BMW’nin Regensburg’daki fabrikasına haftada 36 saat olarak denendi. Alman Wolksvagen çalışanları, haftada 28,8 satlik çalışma karşılığında %10 luk ücret kesintisini kabul ettiler. The Digital şirketinin 530 çalışanı %7 kesinti ile, 4 günlük çalışma haftasını kabul ederek 90 çalışanın işsiz kalmasını önledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha kısa çalışma haftası için kazanılan zaferler bazen geçicidir. Tim Kaminski, 1992 yılında St. Louis Chrysler mini-van fabrikasında, 7 saatlik çalışma süresinden (ücret kesintisi olmadan) artan ekstra boş zamanlarından çok hoşlandığını söylemişti. Ancak, kontratında, bir başka fabrika açılana kadar geçerli olma şartı vardı ki Chryslerin bu yeni fabrikada 2 sene sonra açılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politikacılar daha az çalışma sürelerini desteklemekten bir haberler. Amerikalı senatör Hugo Black, Anayasa Mahkemesine katılmadan önce, 1933’de 30 saatlik çalışma haftasını kanunlaştırmaya çabalamıştı. Çok yakın geçmişte, Fransız Senatosu 33 saatlik çalışma süresiyle ilgilenmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 saat iş haftası ile ilgili az bilinen maceralardan biri de mısır gevreği devidir, W.K. Cellog Şirketi. 1930 yılında şirket 1500 çalışanının, haftalık çalışma saatini 8 saatten 6 saate düşürdüğünü açıkladı, böylece Battle Creek’de 300 kişiye yeni iş imkânı doğdu. Haftada daha az çalışılması demek ücret kesintisi demek ancak işçilerin büyük bir bölümü aileleriyle ve çevreleriyle daha çok vakit geçirmeyi tercih etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelogg’un yeni müdürleri, bu kısaltılmış çalışma haftası fikrine hiç de hevesli değildiler. Onlar bir anket düzenlettiler, sonuçta görüldü ki; erkek işçilerin %77’si ve kadın işçilerin %87’si, daha düşük ücret alacak olmalarını bilmelerine rağmen haftada 30 saat çalışmak istiyorlar. Büyük hayal kırıklığı! Bu sefer, yönetim bölüm bölüm, hangi çalışma gruplarının daha fazla para karşılığı haftada 40 saat çalışmayı, daha fazla boş vakte tercih edeceğini araştırmaya başladılar. Onları haftada 30 saat ten vazgeçirmek ne kadar zaman alacaktı? Neredeyse 40 yıl! Kendine daha fazla vakit ayırmak isteği 1985’e kadar çok güçlüydü ancak Kelogg son bölüme kadar haftada 30 saati yok etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelogg tecrübesi göstermiştir ki, kesinlikle tüm çalışanlar her zaman daha fazla şeyi arzu ederler ve onu almak için gerekli fedakârlıkları yaparlar demek yanlıştır. Karl Marks da, “Çalışma Günü” yazısında benzer bir saptamada bulunmuştur. Dayanılmaz derecede acı veren Lancashire fabrikasındaki anket sonuçları göstermiş tir ki: “ onlar daha az ücrete rağmen haftada 10 saat daha az çalışmayı tercih ediyorlar…”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; "&gt;Neden haftada 30 saat çalışmaya eleştiriler arttı?:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu olanlara rağmen, 21. yüzyılın başından beri haftada 30 saat çalışma tartışılıyor; haftada 30 saat çalışma yeterince kısa değildir! İşe yaramaz üretim dağının arasında mantar gibi çoğalan işsizlik. Artık bir saatlik çalışma ile tüm insanlık tarihinde olandan daha çok üretim yapılabilmektedir. Bütün bunları bir araya getirince, kimsenin haftada 20 saatten fazla çalışmasına gerek yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sene, akıllı insanoğlu, daha az saat iş gücü kullanarak, nasıl daha çok üretim yapılabileceğini çözmeye çalışıyor. Jeffry Kaplan’a ait bir incelemede; 1991 de, her çalışma saati için üretim ve verilen hizmetler, 1948 yılına göre ikiye katlanmıştır. Bu 43 yılda iş gücü verimliliğinin iki kat artmış olması demektir. Jon Bekken, otomasyon ve diğer yeniliklerle, verimliliğin daha hızlı bir gelişim içinde olduğunun tahminini yaparak, her 25 senede ikiye katlandığını hesaplamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir deyişle, bir saatlik bir çalışma sonunda, insanların ürettiği miktar her 33 yılda bir ikiye katlanır (10 sene ekleyip çıkarabilirsiniz). Bir çalışma iş gününde üretim miktarını ikiye katlayabilir ya da çalışma saatlerinden yarıya indirerek, aynı miktarda üretim yapabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem Hoover hem de Roosevelt şirketlerinin yönetimine danışmanlık yapan Artur Dahlberg; kapitalizmin, günde 4 saatlik bir çalışmayla, basit insan ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeterlilikte olduğunu yazmıştır. İş saatlerinde yapılan etkin bir kısaltmanın, toplumun talihsiz bir şekilde materyalist olmaması için gerekli olduğunu savunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1991 yılında bu durum Harvard’lı ekonomist Juliet Schor tarafından; günde 4 saat çalışmanın, yaşam standartlarında bir düşme olmadan mümkün olabileceğini tekrar dile getirmiştir. J. W. Smith de benzer bir şekilde; endüstriyel kapasitedeki üretimin %50 sinden fazlasının, tüketici ihtiyaçlarıyla hiçbir şekilde örtüşmediğini öne sürmektedir. İklim değişikliği ve petrol sorunun zirve yapmasından yıllar önce; Smith, dünyanın bizi destekleme kapasitesini zorladığımız için ekolojik bir kabusla karşı karşıya olduğumuzu, insanlık için gereksiz olan %50 üretimi kısarak, endüstriyel kirliliğin önüne geçeceğimizi ve değerlerimizi koruyacağımızı öngörmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın zamanda yapılan analizlerde, Smith, Amerikan ekonomisini sektör sektör gözden geçirerek, haftada 2-3 gün çalışmakla yaşam standartlarında bir düşme olmayacağını belirtmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha fazla “şey”lere sahip olmak için, aşamalı olarak daha da güçlükle ilerlemeye çabalamanın hiçbir makul sebebinin olmadığını ve bizi yok edeceğini pek az ekonomist anlamıştır. İngiliz felsefeci Bertrand Russel’da, günde 4 saat çalışmanın ihtiyaç duyacağımız her şey için yeteceğini düşünmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Russell, 200 yıl önce bu konuyla ilgili yazmış, Benjamin Franklin ile aynı düşünceye sahipti:&lt;br /&gt;“Eğer her erkek ve kadın günde 4 saat faydalı bir şeyin üzerinde çalışsaydı, hayatın gerekli olan bütün gereklilikleri ve konforuna yetecek kadar üretim yapılabilirdi. İstekler ve sefalet yeryüzünden silinirdi ve geri kalan 24 saat boş zamana ve keyfe dönüşürdü” demiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Franklin’in iş günü ile ilgili bu tasarısından bu yana iş gücü çok daha verimli bir hale dönüşmüştür. Nüfusun çoğalması ve insanların zenginliği bir hayat stili olarak arayışı yüzünden toplam üretim, emeğin verimliliğinden çok daha hızlı büyümüştür. Ted Trainer’ın hesaplarına göre 2070 yılına kadar her yıl % 3 lük bir ekonomik büyüme şimdiki toplam üretimimizin 60 kat daha artacağı anlamına gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da, 63 yılda %6000 gibi bir artış anlamına gelmektedir ki bu ormanlar, okyanuslar, vahşi yaşam ve insanlık için hiç de sağlıklı değildir. Eğer çocuklarımızın bu gezende yaşamasını istiyorsak, insanların haftada 20 saatten fazla çalışmasını kısıtlayacak tek bir önemli yasa bu sorunun çözümü olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; "&gt;Daha kısa çalışmayı durduran nedir?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha az çalışma saatlerine engel olmayan bir faktörde insan doğasıdır. Marshall Sahlins’in değerlendirmesine göre; avcı ve toplayıcı toplumlar, haftada 15-20 saatlerini harcayarak, hayatta kalmak için gerekli olanı temin etmişlerdir. Çalışma saatlerini yarıya indirememekteki engelleri hepimiz kendi içimize bakarak görebiliriz. Sağlık güvencemizi, emekliliğimizi ve yaşam için gerekliliklerimizi kaybetme korkumuz buna sebep olmaktadır. Hemen hemen bütün çalışan Amerikan aileleri, iflasa bir sağlık felaketi kadar uzaktadır. Eğer sağlık güvencelerini kaybetme korkusu olmasa, sayısız insan çalışma saatlerini haftada 20 saate düşürmek isterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emeklilik de benzer bir bariyerdir. Milyonlarca Amerikanlının farkında olduğu gibi emeklilikleri son üç yılda kazandıklarının ortalaması olarak ele alınmaktadır. Yarım gün çalışmak, emeklilik maaşının bilinmeyen yıllarda kesintiye uğramasına sebep olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık işverenlerin, işçilerinin haklarından daha fazla fayda sağlamak için, çalışma saatlerini 40 saatten az gösterdikleri iyi saklanan bir sır halinden çıkmıştır. Bu fazla çalıştırılmakla da aynı etkiyi yapmaktadır. Her ne kadar fazla mesai için daha fazla para ödense de, şirket eğer sağlık güvencesi ve emeklilik için fazladan para ödemiyorsa, kendi hesabına para arttırıyor da olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kömür madenlerini kapatmak için kutsal dağların tepelerinden sesini yükselten çevreciler, o tepeninde üstünde, özel sağlık sigortasını, emeklilik planı yapmayıp, sahtekârlık yoluna giden şirketler için, tek ödemeli sağlık güvencesi ve emeklilik maaşının en az 4 katını ödemeleri gibi bir baskı oluşturabilirler. Şayet çevrecilik önem arz ediyorsa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Kanser gibi hızla çoğalan değersiz üretimi durdurmak için haftalık çalışma süreleri düşürülmelidir.&lt;br /&gt;2. Haftalık çalışma süresinin düşürülmesi ancak insanların sağlık sigortaları ve emeklilik planlarında bir eksiltilmeye gidilmeden mümkündür.,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna “sosyal harcama” denir. Sosyal harcamalar aynı zamanda toplu taşıma, temiz su, solunabilir hava, zehirli olmayan toprak ve çok az bulunan bir şey: halk tarafından seçilmiş temsilciler tarafından koordine edilen ücretsiz kaliteli halk eğitimi. Bu sosyal harcamalar çevresel bakımdan, sağlık ve emeklilik kadar önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektriği ve ısıtması olan bir eve sahip olma hakkı da buna dahildir. Evelerinden atılma ve kamu hizmetlerini kaybetme korkusu olmayan insanlar, uzun saatler boyu çalışma konusunda daha az hevesli olacaklardır. Bunlar daha az çalışma saatleri konusunda diğer tüm bariyerlerden daha büyük bir sorundur. Üretim, karlılığın maksimize edilmesi ilkesine dayandırıldıkça, her bir şirket, rekabet koşulları yapmadan önce, çalışma sürelerini arttıracaklardır. Marks’ın net olarak açıkladığı gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gün ışığınızın sınırlarından gecenin içlerine kadar çalışma gününün uzatılması…Bir vampirin canlı kanına susuzluk duyması gibi işgücüne susamak…İşgücünü 24 saate yayma, bu kapitalist üretimin doğasında olan bir eğilimidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21.yy.’da bu söylemi şu şekilde değiştirebiliriz; kapitalin iki uzun sivri dişle beslenir: biri işçi sınıfının kanını emerken diğeri Toprak Ana’dan hayatı emer. 20 saatlik çalışma, işgücüyle ezilen çevreci hareketin yardımıyla, çöküşü engelleyen tahta kirişe dönüşür mü? Belki, ama gerekli değildir. Kiriş alçak kalıp, şeytanın yenilenmiş bir güçle yeniden dirilmesine sebep olabilir. 1886’da, A.B.D’li işçiler 8 saat için grev yaptıklarında, ödeme işlemlerinin de ötesine geçip, üretim süreçleri konusunda kontrol sahibi olmak da istediler. Bugün bizim sadece kaç saat çalışacağımız değil, kalite, dayanıklılık ve hangi ürünlerin üretilmesinin gerekli olduğu konularında da ittifak kurmamız lazım. Kesin biçimde çalışacağımız saatlerin azaltılması, büyük çapta şey üretmeyi azaltarak yaşam kalitemizi yükseltmek amacına hizmet ederse, dünya ekolojisini kurtarmaya yardımcı olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic; "&gt;Don Fitz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); "&gt;(Don Frtiz, 2006’da zorla emekli edilene kadar, haftada 20 saatten az çalışma davasını sürdürdü. O, Greens/Green Party USA üyeleri için, fitzdon [at] aol.com adresinden ulaşılabilecek Synthesis/Regeneration: A Magazine of Green Social Thought dergisinin editörüdür.)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); "&gt;Çeviren: Nekibu, Aiken&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); "&gt;Kaynak:&lt;a href="http://links.org.au/node/1077"&gt;http://links.org.au/node/1077&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SjeHzfiB4BI/AAAAAAAAALo/wthmiCDOw7g/s1600-h/modern_times-17.jpg"&gt;&lt;img src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SjeHzfiB4BI/AAAAAAAAALo/wthmiCDOw7g/s400/modern_times-17.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347892401233059858" border="0" style="margin-top: 0pt; margin-right: 10px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 501px; height: 274px; " /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-8023604856108128187?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/8023604856108128187/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/06/haftada-30-saat-calsmann-nesi-yanls_16.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8023604856108128187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/8023604856108128187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/06/haftada-30-saat-calsmann-nesi-yanls_16.html' title='Haftada 30 Saat Çalışmanın Nesi Yanlış?'/><author><name>nekibu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09457489584613270599</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_mAWL9Z1QDPY/SbY4oU9oSXI/AAAAAAAAAD0/6kPyGMm1fmA/S220/n741048061_1380229_594.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SjeG-Lxv40I/AAAAAAAAALQ/mScEzmpljyc/s72-c/scene-Idiots.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-3477751276631168786</id><published>2009-06-01T10:05:00.013+03:00</published><updated>2009-06-01T10:19:35.348+03:00</updated><title type='text'>Üretim Fantazmı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SiOASQgpCLI/AAAAAAAAALI/aLl5fW_V2Zs/s1600-h/clockwork.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 406px; height: 129px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SiOASQgpCLI/AAAAAAAAALI/aLl5fW_V2Zs/s400/clockwork.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342254634149415090" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimci imgelemin yakasını bırakmayan hayaletin adı: üretim fantazmıdır. Hiçbir şey bu fantazmın bir üretkenlik romantizmine yol açmasını engelleyememektedir. Üretim biçimini eleştiren düşünceyse üretim ilkesine ses çıkartmamaktadır. Bu düşünceye eklemlenen tüm kavramlar yalnızca üretim adlı biçime hiç dokunmamaktadırlar. Kapitalist üretim biçimi eleştirisi sayesinde elde ettiği o ideal görünümle, karşımıza aniden çıkan da zaten bu biçimdir. Oysa ilginç bir bulaşma yöntemiyle, devrimci söylevi, üretkenlik terimleriyle güçlendirmeye çalışan da aynı biçimdir.&lt;br /&gt;s.13&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...neye baksanız karşınıza bir üretim söylevi çıkıyor. Nesnel amaçlara da sahip olsa, kendi kendine büyümeyi de amaçlasa bu üretkenlik sonuçta bir değer gibi algılanmaktadır. Üretim hem sistemin hem de radikal eleştirisinin leitmotifidir! Terimler üzerindeki bu türden bir konsensus insanda kuşku uyandırmaktadır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SiN_rf_oVyI/AAAAAAAAAK4/bogf6awm3cU/s1600-h/work.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 217px; height: 163px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SiN_rf_oVyI/AAAAAAAAAK4/bogf6awm3cU/s200/work.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342253968291026722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;...Marx, homo economicus adlı hikayeyi yani sistem, değişim değeri, Pazar, artı değer ve biçimlerinin doğallaştırılma sürecini özetleyen bu miti yıkmıştır. Ancak bunu işgücünü bir eylem olarak ortaya çıkarabilmek, çalışmanın insanın değer üretmesini sağlayan özgün bir güç olduğunu gösterebilmek amacıyla yapmıştır. Oysa bu durumda böyle bir girişimin her türlü insani malzeme, arzu ve değiş tokuş olasılığını değer, amaç ve üretim terimleriyle kodlamaya yönelik bir simulasyon modeli ya da nedensiz bir sözleşmeye indirgeme niyetinde olup olmadığı sorusunun sorulması gerekir. Çünkü her türlü çözüm olasılığı amaç, sayı ya da değerden yoksun bir ortamda üretim, şifre çözümünü zorunlu kılan bir koda benzemektedir. Bu ise dünyayı nesnel bir yoldan dönüştürmeye mahkum edilmiş insanı rasyonel terimlerle açıklar gibi yapan devasa bir bilinçaltı çözümlemesidir. İnsanlar artık hemen her yerde kendilerine sunulan bu değer ve anlam üretim tablosuna göre oynamayı, sorumluluk almayı ve sahneye çıkmayı öğrenmişlerdir... İnsanın kendi kendisinin gösterilenine dönüştüğü, aslında bir yeniden canlandırma düzenine ait olduğu sanılan bu müthiş fantazm, biçimlendiremediği bir kendi kendini dışavurma ve birikim sürecinde değer ve anlamın içeriğini temsil etme gayretindedir.&lt;br /&gt;s.14-15&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SiN_olFeDeI/AAAAAAAAAKw/k1qujyokpbc/s1600-h/kirby1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 178px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SiN_olFeDeI/AAAAAAAAAKw/k1qujyokpbc/s200/kirby1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5342253918118088162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;...”Bir artık değer üretebilecekleri halde!” böyle bir şey üretmeyen ilkeller karşısında her defasında afallanılmaktadır. Gelişmek, üretken olmak istememesi mümkün olmayan Batı için bu olay her zaman bir anomali, üretimin reddedilmesi olarak görülmüştür ki, kendi üretmiş olduğu postulat açısından bunun bir mantığı vardır. İlkellerin “üretici oldukları” düşüncesi kabul edildiği zaman bile daha çok üretmek istememelerinin nedeni anlaşılamamaktadır... Vahşiler “doğa”nın ta kendisidir. “Yeterince” elde ettikleri zaman “üretmeyi” durdurmaktadırlar –bu formülde şaşkınlığa dayalı bir hayranlığın yanısıra ırkçı bir acıma duygusu da vardır. Üstelik bu doğru değildir. Çünkü onlar gerektiğinde “hayatta kalmak için gerekli olanın altına” inmeyi bile göze alarak ürettiklerini şölenlerde tüketmektedirler. Siane’lıların beyaz uygarlıkla ilişkiye geçtikten sonra onlarla yaptıkları değiş tokuş sonrasında ellerinde kalan artığı şölenlere nasıl aktardıklarını çok güzel bir şekilde gösteren Godelier ısrarla: “hemen her durumda ilkel toplumlar bir artık değer üretebilecekleri halde bunu yapmamaktadırlar”; daha da güzeli: “Bu artık, hep potansiyel bir artık olarak kalmaktadır!”, “Görünüşe göre onları bu artığı üretmeye zorlayan hiçbir neden yoktur” demektedir.&lt;br /&gt;s.68-69&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;J. Baudrillard, Üretimin Aynası&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-3477751276631168786?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/3477751276631168786/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/06/uretim-fantazm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3477751276631168786'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/3477751276631168786'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/06/uretim-fantazm.html' title='Üretim Fantazmı'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SiOASQgpCLI/AAAAAAAAALI/aLl5fW_V2Zs/s72-c/clockwork.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-162582783321112384</id><published>2009-05-29T13:53:00.014+03:00</published><updated>2009-11-23T09:49:41.736+02:00</updated><title type='text'>Modern Dünyanın Mesihi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh_AU7riv7I/AAAAAAAAAKY/qliNHaCTr08/s1600-h/Marcuse.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 200px; height: 144px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh_AU7riv7I/AAAAAAAAAKY/qliNHaCTr08/s200/Marcuse.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341199148934938546" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;"çalışma ekonomik bir kavram değil varlıkbilimsel (ontolojik) bir kavramdır, bir başka deyişle yaşayan bir varlık olarak insanın kendisini kavrayan bir kavramdır... (Lorenz’den alıntıyla) hangi görünüme sahip olursa olsun çalışma insanın o sonu olmayan kararlılığının ortaya çıkarak somutlaşmasıdır... çalışma, dış dünyayı insanın iç dünyasının bir parçası olmaya zorlayan şeydir.” (Marcuse, Kültür ve Toplum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh-_3wDM1dI/AAAAAAAAAKI/5daFgIUDxlo/s1600-h/marx.gif"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 10px; float: right; cursor: pointer; width: 150px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh-_3wDM1dI/AAAAAAAAAKI/5daFgIUDxlo/s200/marx.gif" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341198647596733906" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“bir kullanım değeri yaratıcısı olarak yararlı çalışma ya da kısaca çalışma insanın içinde yaşamakta olduğu toplum biçiminden bağımsız olarak var olabilmesi için zorunlu bir koşul, insanla doğa arasındaki töz değiş tokuşuna aracılık eden doğal bir zorunluk öyleyse yaşamsal bir zorunluluktur. Çalışma herşeyden önce insanla doğa arasında gerçekleşen bir eylemdir. İnsan doğa karşısında doğal bir güç rolünü üstlenmektedir. İnsanın gövdesine ait kollar, bacaklar, baş ve eller güçle doannmıştır. Bu güçleri harekete geçiren insanın amacı, yaşamına yararlı bir yön kazandıran maddeleri özümsemektir.” (Kapital, Cilt I)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Alman işçi hareketinin en büyük yanlışı akıntı yönünde yüzmesi gerektiğine inanmış olmasıdır. Teknik gelişmeyi akıntının gittiği yön yani kendi yüzdüğü yön sanmıştır. Oysa buradan sınai çalışmanın politik başarıyı temsil ettiği düşüncesine geçebilmek için bir adım atılması yeterliydi. Alman işçileri sayesinde el emeği konusundaki eski protestan töresi çağdaş bir görünüm kazanarak yeniden yaşama dönüşünü kutluyordu. Bu karışıklığın izlerini Gotha programında bulabilmek mümkündür. Çünkü Gotha’nın çalışmayı “her türlü zenginlik ve kültürün kaynağı” olarak tanımladığı bir sırada, işin daha da kötüye gideceğini hisseden Marx, itiraz ederek insan yalnızca bir çalışma gücüne sahiptir vs. diyordu. Oysa bu esnada karmaşa giderek büyüyordu. Joseph Dietzgen: “Modern dünyanın Mesihi çalışmadır. Zenginlik çalışmanın iyileştirilmesine bağlıdır, böylelikle bugüne kadar hiçbir kurtarıcının başaramadığını onun başarması mümkündür” diyordu.” (W.Benjamin, Şiir ve Devrim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh_Azi5YsbI/AAAAAAAAAKg/eVkDKQ9zX4s/s1600-h/event.png"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 407px; height: 305px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh_Azi5YsbI/AAAAAAAAAKg/eVkDKQ9zX4s/s200/event.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5341199674858058162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-162582783321112384?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/162582783321112384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/modern-dunyann-mesihi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/162582783321112384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/162582783321112384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/modern-dunyann-mesihi.html' title='Modern Dünyanın Mesihi'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh_AU7riv7I/AAAAAAAAAKY/qliNHaCTr08/s72-c/Marcuse.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-2089244037698699161</id><published>2009-05-27T14:56:00.014+03:00</published><updated>2009-05-27T16:06:52.056+03:00</updated><title type='text'>Ayinesi İş mi Kişinin ?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh06UfF3hcI/AAAAAAAAAJo/A-e3ssgDaxE/s1600-h/nomans_08.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 92px; height: 92px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh06UfF3hcI/AAAAAAAAAJo/A-e3ssgDaxE/s200/nomans_08.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5340488856749180354" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yaşamları boyunca çalışmaktan imanları gevreyen köylülere, kuşaklar boyunca harcadıkları güç karşılığında bir tembellik avansı verilmelidir. Köylü dedem çalışmayı mezara girdiği gün bırakmıştı. Bir devlet memuru olan babamsa çalışma süresini dolduramadan (ölümcül bir hastalık hastası olduğundan bunun bedelini ölerek ödeyecekti), erkenden emekli olmuştu. Bana gelince, dinlene dinlene araştırma yaparak, kısa sürede marjinal bir öğretim elemanı olmamdan dolayı çalışmak nasip olmadı. Çocuklarımsa çocuk bile yapmadılar. Tembellik halkasını gidebileceği en uç noktaya kadar götüreceğiz&lt;/span&gt; &lt;span style="font-style: italic;"&gt;(&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102); font-style: italic;"&gt;Cool Memories II&lt;/span&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;)&lt;/span&gt;” (&lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;Üretimin Aynası, J.Baudrillard, kapak içi&lt;/span&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh04dQRl24I/AAAAAAAAAJg/kQnCcvRxuek/s1600-h/baudrillard.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 401px; height: 161px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh04dQRl24I/AAAAAAAAAJg/kQnCcvRxuek/s320/baudrillard.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5340486808367389570" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx'ın ekonomi politik eleştirisine dokunmadan çalışma (&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;üretim&lt;/span&gt;)-çalışma olmayan (&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;faydasız uğraş alanı&lt;/span&gt;) ayrımının tamamen örttüğü öğretilen yaşantılarımız üzerine bir şey söylememiz imkansız. Faaliyetlerimiz faydanın ve üretimin kriterlerince belirlendiği müddetçe “boş vakit”lerimiz dahi paradigmanın bir parçası. Bugün ekonomi politiğin (&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;Kapitalizmin&lt;/span&gt;) bize adeta muştularcasına pompaladığı da işte bu mit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat fayda temelli insani faalitetin yani emeğin Marx’taki yeri de el üzerinde değil mi? Evet ancak temel bir farkla: Marx’ın sınıf temelli paradigmasında baş rolü oynayan işçi sınıfının nişanesi olan “emek” (&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;ve bağlı olarak üretim ve fayda&lt;/span&gt;) üretimin (&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;production&lt;/span&gt;) hammaddelerinden biri olarak üretimle paralel şekilde ve sürekliliği asla kesintiye uğramaksızın (&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;nefes alıp vermek gibi yani, şöyle diyor Marx el yazmalarında: “komünist toplumun bir üst evresinde... yani çalışma yalnızca bir yaşama aracı değil temel bir yaşamsal gereksinim haline geldiğinde”&lt;/span&gt;) devam eden bir süreç, bir temel yapı taşı iken, yüzyıldan uzun süredir devam eden sendikal direniş ve kapitalistin buna olan düşmanlığının ardında yatan “verimlilik” derdi için de o kadar kamburdur (&lt;span style="color: rgb(102, 102, 102);"&gt;otomasyon teknolojilerindeki gelişimin de payıyla artan işten çıkarmalar&lt;/span&gt;).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hassas konuya elbette ki burada kestirmeden bir yanıt aramaya ve bir yargıya ulaşmaya kalkışmayacağız ancak J.Baudrillard’ın “üretim fantazmı”na ve daha da ötesinde Marx’ın ekonomi politik eleştirisine olan cepheden karşı çıkışına tanıklık etmenin faydalı olacağını da düşünmekteyiz. Baudrillard’ın “Üretimin Aynası” adlı kitabından yukarıda alıntılanacak kısımlar ise bahsedilen bu çatışmadan çok, çalışma ahlakına olan yaklaşımından ve daha az çalışmanın gerekliliğini bizce yetkin bir şekilde gözler önüne sermiş olduğu için seçilmiştir. Daha sonraki iletilerde parça parça yeniden dönülecek kitaptan yapılacak diğer alıntılar ise konuya paralel diğer aforizma öbekleri olacaktır. İyi okumalar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-2089244037698699161?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/2089244037698699161/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/ayinesi-is-mi-kisinin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2089244037698699161'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2089244037698699161'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/ayinesi-is-mi-kisinin.html' title='Ayinesi İş mi Kişinin ?'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sh06UfF3hcI/AAAAAAAAAJo/A-e3ssgDaxE/s72-c/nomans_08.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-5683753830433393699</id><published>2009-05-14T17:22:00.004+03:00</published><updated>2009-05-14T17:35:29.782+03:00</updated><title type='text'>Nereye?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgwsDjssJ4I/AAAAAAAAAJY/kqrbPBGBNq8/s1600-h/dusus.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 409px; height: 227px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgwsDjssJ4I/AAAAAAAAAJY/kqrbPBGBNq8/s320/dusus.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335688098161108866" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"Büyük kentleri doğumundan beri gözlenen telaş, sinirlilik ve huzursuzluk bir salgın gibi yayılıyor şimdi, tıpkı bir zamanlar veba ve koleranın yayıldığı gibi. On dokuzuncu yüzyılın bir yere yetişmek için seke seke giden kent sakininin hayal bile edemeyeceği enerjiler ortaya salınıyor bu süreç içinde. Herkesin her zaman bir takım projeleri olmak zorunda. Boş zamandan azami yarar sağlanması gerekiyor. Planlanıyor bu zaman dilimi, çeşitli girişimlerde bulunmak için kullanılıyor, gezilerle, akla gelebilecek her türlü mekan veya gösteriye yapılan ziyaretlerle veya sadace mümkün olan en hızlı yolculuk türleriyle tıkış tıkış dolduruluyor. Düşünsel çalışmanın üstüne de düşüyor bütün bunların gölgesi. Rahatsız bir vicdanla yapılmakta bu çalışma, sanki daha önemli bir işten, sırf hayali olsa bile daha acil bir işten zaman çalınıyormuş gibi. Düşünsel çalışma, kendini kendi gözlerinde meşru kılabilmek için, büyük bir basınç altında ve zamana karşı yürütülen hummalı bir etkinlik havasına bürünmek, her türlü derin düşünüşü ve dolayısıyla kendini dışlayan bir çaba olmak zorunda..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adorno, Minima Moralia.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-5683753830433393699?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/5683753830433393699/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/nereye.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5683753830433393699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5683753830433393699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/nereye.html' title='Nereye?'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgwsDjssJ4I/AAAAAAAAAJY/kqrbPBGBNq8/s72-c/dusus.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-4513986803458876981</id><published>2009-05-05T14:01:00.012+03:00</published><updated>2009-05-05T15:47:30.105+03:00</updated><title type='text'>Anomi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgAkngrk5RI/AAAAAAAAAJI/cLu_8yyddAM/s1600-h/fatigue.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 154px; height: 275px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgAkngrk5RI/AAAAAAAAAJI/cLu_8yyddAM/s320/fatigue.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5332302220012872978" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:100%;" &gt;"Artık tıpkı evrensel bir açlık sorunu olduğu gibi evrensel bir yorgunluk sorunu var. &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:100%;" &gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Yorgunluk ve açlık paradoksal olarak birbirlerini dışlıyor: Yerleşik, denetlenemez yorgunluk&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);font-size:100%;" &gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;, sözünü ettiğimiz denetlenemez şiddetle birlikte zengin toplumlara özgüdür ve diğer etkenler arasında özellikle endüstri öncesi toplumların en önemli sorunu olmaya devam eden açlığın ve yerleşik kıtlığın aşılmasından kaynaklanır.&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Endüstri-sonrası toplumların kolektif sendromu olarak yorgunluk böylece derin anomalilerin, refahın “işlev bozukluklarının” &lt;/span&gt;alanına dahil olur. “Yüzyılın yeni hastalığı” yorgunluk, her şey giderilmelerini sağlam&lt;/span&gt;aya katkıda bulunmalıyken giderek şiddetlenmeleri çağımızın niteliği haline gelen diğer anomik fenomenlerle bağlantılı olarak çözümlenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni şiddetin “nesnesiz” olması gibi bu yorgunluk da “nedensiz”dir. Bu yorgunluğun kas ve enerji yorgunluğuyla hiçbir ilgisi yoktur. Yorgunluk fiziksel sarfiyattan kaynaklanmaz. Kuşkusuz “sinirsel sarfiyat”tan, “depresif olmaktan” ve psikosomatik konversiyondan söz ediyoruz. Bu tür açıklama günümüzde kitle kültürünün parçası haline geldi: Tüm gazetelerde (ve tüm kongrelerde) yerini alıyor. Herkes sinirleri tarafından köşeye sıkıştırılmış olmanın hırçın zevkiyle sanki yeni bir kanıta sığınır gibi bu açıklamaya sığınabilir. Kuşkusuz bu yorgunluk en azından bir şeyi  (şiddet ve şiddetsizlikle aynı açımlayıcı işlev) ifade eder: Kas gücünün ortadan kalkmasına, gerilimlerin çözümüne, daha fazla kolaylık ve otomatizme doğru sürekli olarak ilerlediğini sanan ve kendisini böyle gören bu toplum aslında toplu tatmin bilançosunun giderek büyüyen bir açığı itiraf ettiği, bireysel ve kolektif dengenin, kendini gerçekleştiren teknik koşullar çoğaldıkça giderek tehlikeye düştüğü bir stres, gerilim, doping toplumudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketimin kahramanları yorgun. Psikososyolojik düzeyde değişik yorumlar ileri sürülebilir. Tüketim süreci fırsatları eşitlemek ve (ekonomik ve statüye ilişkin) toplumsal rekabeti azaltmak yerine, tüm biçimleri altında rekabeti daha da şiddetlendirir ve keskinleştirir. Tüketimle birlikte en sonunda, yalnızca, her düzeyde ekonomi, bilgi, arzu, beden, göstergeler ve itkiler düzeyinde etkili olan totaliter, genelleştirilmiş bir rekabet toplumundayız; artık her şey kesintisiz bir farklılaştırma ve aşırı farklılaştırma sürecinde değişim değeri olarak üretiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chombart de Lauwe’la birlikte şunu da kabul edebiliriz: Bu toplum iddia ettiği gibi “özlemleri, ihtiyaçları ve tatminleri” birbirlerine uydurmak yerine, bir yanda rekabet ve toplumda yükselme buyruğu, öte yanda da artık adamakıllı içselleştirilmiş bir hazlarını azamileştire buyruğuyla mücadele halinde olan kategorilerde olduğu gibi bireylerde de giderek büyüyen bir dengesizlik yaratır. Birey, birbirine karşıt bu kadar zorlama altında parçalanır. Eşitsizliklerin toplumsal dengesizliği, bu toplumu giderek uzmanlaşmamış, bütünleşmemiş, “huzursuzluk” içinde bir topluma dönüştürmek üzere ihtiyaçlar ve büyük özlemler arasındaki iç dengesizliğe eklenir. Böylece yorgunluk (ya da “asteni”) modern insanın varoluşun bu şartlarına edilgin bir reddetme biçiminde verdiği yanıt olarak yorumlanacaktır. Ama bu “edilgin reddetme”nin aslında örtük bir şiddet olduğunu ve bu nedenle de diğer biçimleri açık şiddetin biçimleri olan mümkün yanıtlardan sadece biri olduğunu da görmek gerekir. Burada da çift yanlılık ilkesini kullanmak gerekir. Yorgunluk, depresiflik, nevroz genellikle açık şiddete, açık şiddet de yorgunluk, depresiflik ve nevroza dönüşebilir. Endüstri-sonrası toplumunun yurttaşının yorgunluğu fabrika işçilerinin gizli grevinden, iş yavaşlatmasından, “slowing-down”dan ya da okula duyulan “sıkıntı”dan hiç de uzak değildir. Bunların hepsi etin içine doğr u büyüyen bir tırnak gibi söz edilmesi anlamında içe doğru büyüyen karşı koyma biçimleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgAktvw5qbI/AAAAAAAAAJQ/leBAh2WdLnU/s1600-h/tired.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 400px; height: 313px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgAktvw5qbI/AAAAAAAAAJQ/leBAh2WdLnU/s320/tired.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5332302327140952498" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aslında kendiliğinden ortaya çıkan görüşün tüm öğelerini tersine çevirmek gerekir: Yorgunluk toplumsal aşırı dış etkinliğe muhalefet eden edilgenlik değildir; tersine günümüzdeki toplumsal ilişkilere ait olan genel edilgenlik zorlamasına belli koşullarda muhalefet edebilir tek aktiflik biçimdir. Yorgun öğrenci, öğretmenin söylemine edilgin bir biçimde katlanandır. İşçi, yorgun bürokrat işindeki tüm sorumlulukları elinden alınan kişidir. Politik “kayıtsızlık”, modern yurttaşın bu donukluğu sadece evrensel oy hakkı olayı hariç, tüm kararlar elinden alınmış bireyin kayıtsızlığıdır. Yorgunluğun, zincirleme çalışmanın ya da büroda çalışmanın fiziki ve ruhsal monotonluğuyla, zorunlu ayakta durma ya da oturma durumlarının, basmakalıp davranışların, tüm devinimsizliğin ve toplumumuzda bedenin tüm ataletinin ve kronik az kullanımının getirdiği kas, damar, fizyoloji katalepsisiyle arttığı da doğrudur. Ama bu temel önem taşımaz, tam da bu yüzden “patolojik” yorgunluk bazı naif uzmanların söylediği gibi (rahatlatıcılar ve uyarıcılarla tedavi edilemediği gibi) sporla ve kas egzersizleriyle de tedavi edilemez. Çünkü yorgunluk bireyin kendisine karşı dönen ve bireyin kendi bedeninde “cisimleşen” gizli bir itirazdır, çünkü bazı koşullarda bireyin çatabileceği tek şeydir. Siyahların Amerikan şehirlerinde kendi mahallelerini yakarak başkaldırmalarına benzeyen bir itiraz. Hakiki edilgenlik sistemle mutlu bir biçimde uzlaşma içinde olmada yatar; keskin bakışlı, geniş omuzlu, sürekli etkinliğine mükemmel uyum sağlamış “dinamik” yöneticideki gibi. Yorgunluğun kendisi bir etkinlik, örtük, yerleşik, kendinin bilincinde olmayan bir başkaldırıdır. Yorgunluğun işlevi böylece aydınlanır: Tüm biçimleri altında “slowing-down” (nevroz gibi) tam ve hakiki “break-down”a engel olmanın tek yoludur. Ayrıca yorgunluk (örtük) bir etkinlik olduğundan Mayıs (68 olayları ç.n.) ayının her yerde ispatladığı gibi aniden açık başkaldırıya dönüşebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mayıs hareketinin kendiliğinden, tam bir salgın haline gelmesi, oldukça hızlı yayılması sadece şu varsayımdan hareketle anlaşılır: Bir güçsüzlük, yapılış amacına uygun kullanılmama, genelleşmiş bir edilgenlik sanılan şey aslında tevekkülünde, yorgunluğunda, geri çekilmesinde potansiyel bir etkin ve dolayısıyla hemen kullanılabilir güçtür. Dolayısıyla mayıs ayından itibaren geri çekilme de sürecin açıklanamaz bir “tersine dönmesi” değil, açık bir başkaldırı biçiminin örtük bir “itiraz”a (ayrıca itiraz terimi harfiyen sadece bu örtük biçim için geçerlidir: radikal bir değişim pratiğinden geçici olarak kopan sayısız reddetme biçimlerini tanımlar) dönüşmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar söylendikten sonra yorgunluğu anlamak için, psiko-sosyolojik yorumların ötesinde, depresif durumların genel yapısına yerleştirmekten başka yapacak birşey kalmaz. Uykusuzluklar, migrenler, baş ağrıları, patolojik şişmanlık ya da iştahsızlık, güçsüzlük ya da kompülsif aşırı etkinlik: Biçimsel olarak birbirlerinden farklı ya da birbirlerine karşıt olan bu semptomlar aslında kendi aralarında yer değiştirebilir, birbirlerinin yerine geçebilir, çünkü somatik (bedensel) “konversiyon” her zaman tüm semptomları taşır, hatta onların potansiyel “konvertibilite”siyle tanımlanır. Oysa –can alıcı nokta da budur- bu depresiflik mantığı (artık organik bozukluklara ya da gerçek işlev bozukluklarına bağlı olmayan semptomların “gezinmesi” anlamında) tüketim mantığının ta kendisini (artık nesnel işlevlerine bağlı olmayan nesnelerin, ihtiyaçların, tatminlerin derin bir tatminsizliğe bağlı olarak birbirlerini izlemesi, birbirlerine gönderme yapması, birbirlerinin yerine geçmesi anlamında) yansıtır. İhtiyaçların akışını ve depresif semptomların “akışkanlığı”nı düzenleyen aynı kavranılamaz, sınırlandırılamaz nitelik, aynı sistematik konvertibilitedir. Bu noktada tüketim sisteminin ve boşalma/bedenselleştirme sisteminin bütünsel, yapısal içerimlerini (ki yorgunluk yalnızca bunun özelliklerinden biridir) özetlemek için daha önce şiddet konusunda ele alınmış olan çift yanlılık ilkesine geri dönüyoruz. Toplumumuzun tüm süreçleri arzunun çift yanlılığının bir yapıbozumu (deconstruction), parçalanması yönünde gelişiyor. Hazda ve simgesel işlevde bütünleşen arzunun çift yanlılığı iki anlamda da aynı mantık uyarınca bozguna uğratılıyor: Arzunun tüm olumluluğu ihtiyaç ve tatmin zincirinden geçiyor ve burada yönlendirilmiş erekselliğe bağlı olarak çözülüyor; arzunun tüm olumsuzluğu ise denetlenemez bedenselleşmeye ya da şiddetin l’acting out’una (eyleme dökülmesine ç.n.) tekabül ediyor. Tüm sürecin derin birliği böylece aydınlanıyor: başka hiçbir varsayım hep birlikte “tüketim toplumu”nu belirleyen ve zorunlu olarak birbirine bağlı olduğu hissedilen, ama klasik antropolojik bir perspektifin mantığını açıklayamadığı, birbirlerini tutmayan fenomenlerin (bolluk, şiddet, keyif, depresyon) çoğulluğunu açıklayamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı şeylerin çözümlenmesini daha ileri götürmek gerek; ama burası yeri değil:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Global konversiyon süreci olarak, yani bir eksikliğin, kısmi nesneler olarak birbiri ardına kuşatılan tüm gösterenler/nesneler zincirine “simgesel” transferi olarak tüketimin çözümlenmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Bir beden ve modernliğin sisteminde bedenin nesne statüsü kuramından hareketle, kısmi nesne kuramını bedenselleştirme süreçlerine –burada da kuşatma ve simgesel transfer doğru genelleştirmek. Bu beden kuramının tüketim kuramı için vazgeçilmez olduğunu gördük; çünkü tüm çift yanlılık süreçlerini içinde barındırıyor: Hem erotikleştirilmiş ilgi nesnesi olarak kuşatılıyor hem de kaygı ve saldırganlık nesnesi olarak “bedensel olarak” (somatik olarak) kuşatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunu tamamıyla klasik buluyordu bir psiko-somatikçi: Baş ağrınıza sığınıyorsunuz. Bu herhangi başka birşey de olabilirdi: Örneğin bir kolit, uykusuzluklar, kaşıntılar ya da çeşitli egzamalar, cinsel sorunlar, şişmanlık, solunum, hazım, kardiyovasküler rahatsızlıklar. Ya da yalnızca en sık rastlanan şey olarak bastırılamaz bir yorgunluk”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Depresyon anlamlı bir şekilde çalışma zorlamasının sona erdiği tatmin zamanının başladığı (başlamak zorunda olduğu) anda ortaya çıkar (genel müdürlerin cuma akşamından pazartesi sabahına kadar süren migrenleri, “emekliler”in intihar etmeleri ya da çabucak ölmeleri vb...). Apaçık birşey daha var: “boş zaman etkinlikleri zamanı”, bugünkü kuramsal, ritüel boş zaman talebinin ardında giderek büyüyen bir çalışma, etkinlik talebi, kompülsif bir “yapma” ve “eyleme” ihtiyacının geliştiğini görüyor; öyle ki sofu ahlakçılarımız bunda hemen çalışmanın insanın “doğal görevi” olduğunun kanıtı olduğunu gördüler. Ekonomik olmayan bu çalışma talebinde ifade edilen, dinlenmede tatmin olmamış tüm saldırganlıktır. Aslında bu saldırganlık, arzunun çift yanlılığının derinliklerinden geldiği için boş zamanda çözülemez, çalışma talebi, çalışma “ihtiyacı” olarak yeniden formüle edilir ve arzuya cevap vermediği bilinen ihtiyaç çevrimiyle bütünleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddetin, güvenliği yüceltmek için evcil kullanıma dönüşebilmesinde olduğu gibi nevroz olarak yorgunluk da kültürel bir ayrıcalık belirtisi haline gelebilir. O zaman, öncelikle kültürlü ve ayrıcalıklılarda önem kazanan yorgunluk ve tatmin ritüelidir (ayrıca bu kültürel “kandırmaca”nın yayılması oldukça hızlı bir şekilde gelişir). Bu aşamada yorgunluk hiç de anomik değildir ve anomik yorgunluk hakkında söylemiş olduğumuz hiçbirşey bu “mecburi” yorgunluk için geçerli değildir: Mecburi yorgunluk “tüketilen” yorgunluktur ve toplumsal mübadele ve toplumsal konum ritüleinin içinde yer alır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev.:Hazal Deliceçaylı- Ferda Keskin, Ayrıntı yay., s.224&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgAka3INDeI/AAAAAAAAAJA/PrgZTgSVWag/s1600-h/OneFlewBancini.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 401px; height: 236px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgAka3INDeI/AAAAAAAAAJA/PrgZTgSVWag/s320/OneFlewBancini.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5332302002700226018" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bancini: I'm tired. Whew. O Lord. Oh, I'm awful tired...&lt;br /&gt;(One Flew Over The Cuckoo's Nest, Milos Forman, 1975)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-4513986803458876981?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/4513986803458876981/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/anomi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4513986803458876981'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/4513986803458876981'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/anomi.html' title='Anomi'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SgAkngrk5RI/AAAAAAAAAJI/cLu_8yyddAM/s72-c/fatigue.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-5044339340650192179</id><published>2009-05-04T16:01:00.010+03:00</published><updated>2009-05-04T21:08:38.070+03:00</updated><title type='text'>1 Mayıs'ta da 8 Mart'ta da</title><content type='html'>1 Mayıs'ta Ankara'da toplanan feminist kolektiften bir grup kadının elindeki “8 Mart Tatil Olsun!” pankartı, gündemimizde genelde çok fazla yer bulamayan bir konuyu hatırlattı. Özellikle Rusya’da oldukça renkli olarak kutlanan ve tatil ilan edilen bu gün (ki orada, Sovyet döneminden bu yana kutlanan şekli “Emekçi Kadınlar Günü”dür) Türkiye’de sanki “yeri yokmuş” hatta “makul değilmiş” gibi görmezden gelinir. &lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sf7nOFJ3cHI/AAAAAAAAAIo/Ys2ajDHObzQ/s1600-h/8mart.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 394px; height: 294px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sf7nOFJ3cHI/AAAAAAAAAIo/Ys2ajDHObzQ/s320/8mart.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331953237940990066" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün hala 8 Martın "resmice" yaşamımıza teğellenmiş hali " kadınlar günü" olarak bildiğimiz. Vitrinlerde indirimler ve mor renkli süsler. Bazı bazı sevgililerin, iş arkadaşlarının, oğulların falanın da çiçek alıp verdiği bir sıradan gün, tıpkı benzerleri gibi. Ama 8 Martın asıl hikayesi 1857 yılında başlar; NewYork'taki bir tekstil fabrikasında grevde olan 400 işçiyi ablukaya alan ve onları içeriye hapseden polis, ardından çıkan yangında içeride çoğu kadın 129 işçinin ölümüne sebep olur. Bu olayın yıldönümü, yaklaşık 50 sene sonra Danimarka'da toplanan II. Enternasyonal kadınlar toplantısında Clara Zetkin'in önerisiyle "Dünya Emekçi Kadınlar Günü" olarak kabul edilir ve 1977 senesinde ise Birleşmiş Milletlerce "Dünya Kadınlar Günü" olarak tescillenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sf7zdZLKvFI/AAAAAAAAAIw/AIcuEnV5o2w/s1600-h/8march_landysh.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 398px; height: 574px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sf7zdZLKvFI/AAAAAAAAAIw/AIcuEnV5o2w/s320/8march_landysh.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331966695152729170" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de ise 1857’deki olayların bir benzeri 29 Aralık 2005'te Bursa'da yaşanır; Bir tekstil atölyesinde gece mesaisi yapan 10 kadından 5'i can verir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe Denizalan (15), Sadife Düdüş (18), Gülden Çiçek (21), Necla Özveren (27), Sevgi Sesli (32)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atölye sahibi kapıyı kadınların üzerine kilitlemiştir ve içeride onları bitmek bilmez mesaileriyle başbaşa bırakmıştır. Kadınlar sigortasızdır, bazıları 18 yaşından küçüktür ve 16 saati bulan mesailerle çalışıyorlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sf70lQdTsMI/AAAAAAAAAI4/HgsO_wuKGm4/s1600-h/iwd_logo.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 111px; height: 111px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sf70lQdTsMI/AAAAAAAAAI4/HgsO_wuKGm4/s320/iwd_logo.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331967929763475650" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;1857 senesiyle 2005 senesi arasındaki 148 yıllık bu boşluğun, unutulmuşların, üzerlerine kilit vurulmuşların hatırlanması ve bu taşlaştıran hor görmenin katil ve azmettiricilerine hatırlatılması için evet, 8 Mart tatil olsun!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-5044339340650192179?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/5044339340650192179/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/1-maysta-da-8-martta.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5044339340650192179'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5044339340650192179'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/05/1-maysta-da-8-martta.html' title='1 Mayıs&apos;ta da 8 Mart&apos;ta da'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/Sf7nOFJ3cHI/AAAAAAAAAIo/Ys2ajDHObzQ/s72-c/8mart.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6468082280432743686</id><published>2009-04-24T16:06:00.006+03:00</published><updated>2009-04-24T16:39:53.926+03:00</updated><title type='text'>Zamanım olursa tatilde bunu düşüneceğim</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic; color: rgb(51, 51, 51);"&gt;"Tükenmişlik Sendromu" (Burnout) artık hemen hepimize o kadar aşina bir kavram ki, herkes tükenmişlik hissi yaşadığından olsa gerek üzerine konuşmaya dahi mecal yok. "Kar ettiren hız" karşısında çalışanlar, açıkça makine ile rekabete sokuluyor ve elbette kazananlar çarklar ve çipler, kaybedilen ise akıl sağlığı ve hayat oluyor. Çalışma stresi üretim çarkını yağlıyor fakat aşırı ısınan parçaları da arada soğutmak gerekiyor, bu şekliyle de senelik izin şeklinde bahşedilen dinlenme dönemleri rekreasyon periyodu olarak "verim" zincirine eklenivermiş oluyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SfHAqrAwrVI/AAAAAAAAAII/n2cArziDnhU/s1600-h/BO.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 404px; height: 279px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SfHAqrAwrVI/AAAAAAAAAII/n2cArziDnhU/s320/BO.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328251673488960850" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de sonunda tatile gidiyor olmamdan dolayı; zamanı ya da daha çok zamansızlığı, Amerikan hayatının çılgınca hızlanmasını düşünmeden edemiyorum. Ekonomist Juliet Schor 1993’te, Fazla Çalışan Amerikalılar: Boş Zamanın Beklenmedik Azalışı (The Overworked American: The Unexpected Decline of Leisure) adlı kitabında, en azından hâlâ işi olanlar için, her açıdan sadece daha da kötüleşen bu yaygın soruna işaret ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zamanını Geri Al” örgütü (www.timeday.org) ortalama Amerikalıların yaklaşık dokuz tam hafta ya da başka bir açıdan bakılırsa Batı Avrupalılardan 350 saat daha fazla çalıştığını öngörüyor. Çalışan Amerikalılar yılda ortalama iki haftadan biraz fazla tatil yapıyorlar, Avrupalılar ise beş altı hafta. Zamanını Geri Al hareketinin talepleri arasında tüm Amerikalı işçiler için asgari üç haftalık ücretli yıllık izin var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerikalılar neden bu şekilde, bitap düşürücü saatler boyunca çalışıyorlar? İşçi sendikalarının azalışı kesinlikle bir etken, ancak Teresa Brennan’ın Küreselleşme ve Dehşetleri: Batı’da Günlük Hayat (Globalization and its Terrors: Daily Life in the West) adlı kitabında ileri sürdüğü gibi zaman hırsızlığı kapitalist küreselleşmenin yapısal bir koşuludur. “Üretimin hızı ile iş gücü dâhil doğal kaynakların yeniden üretiminin bu hıza ayak uyduramama durumu” arasında süre giden bir gerilim olduğunu yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık, eğitim ve sosyal refaha yapılan yatırımlar yoluyla iş gücünün yeniden üretilmesinin masrafları, “kâr elde ettiren hıza bir engel” oluşturur. Kapitalizm, hız ve yeri insanların ve eşyaların yeniden üretilmesi için gereken zamanın yerine koyarak, yerel kaynakları tükettikten sonra başka bir yere taşınarak bu gerilimi çözmeyi dener.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada üretimin artan teknolojik hızı Brennan’ın “biyolojik düzensizlik” dediği şeye yol açar. “Makine ne kadar hızlı çalışabilirse tüm üretim bileşenlerini (insan gücü dâhil) aynı hızda çalıştıracak teşvik o kadar büyük olur.” Bu hıza yetişmeyi denerken, beyin/vücut sorunu, vücuda düzensizleşmesini -yeterli uyku, beslenme ve boş zaman olmadan yaşamasını- emreden beynin bir sorunu olur. Sonuç psikolojik stres, stresle ilişkili hastalıklar ve toplumun çökmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi hayatımda biyolojik düzensizliğin ana aracı bilgisayar, özellikle de elektronik postanın artan önemidir. Evet, tabi ki, elektronik posta güçlü bir politik örgütlenme ve iletişim aracıdır; ona övgüler yağdırabilirim ve yağdırıyorum ancak hızlanmanın asıl kaynağıdır ve işle ev, çalışmayla boş zaman arasındaki sınırları kolayca siler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızlı ve daha da hızlanıyor; bir yetişme mücadelesi. Günün sonunda bir bitirme hissi yok. Onun sayesinde daha mı iyi düşünüyorum? Kesinlikle hayır. Eleştirel okuma ve düşünme için ayırdığım ya da bir dost veya iş arkadaşıyla bir fincan kahve içmek için dışarıya çıktığım ve belki de bazı yeni eylemlere veya fikirlere ulaşacağım zamandan yiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvehaneler bile internet kafeye dönüştürüldü. Sanal ortam, hak iddia etmemiz gereken yeni bir kamusal alan olabilir ancak kahvehaneler, meyhaneler, parklar, meydanlar ve mahalleler gibi eski kamusal alanların yerini zor doldurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biyolojik düzensizleşme” ve hızlanmanın politika yapma şeklimiz üzerinde de sorunlu etkileri olabilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biyolojik düzensizleşme ve hızlanma, politik aktivistlerin çoğu zaman başına gelen tükenmişlik sendromunu* yoğunlaştırıyor. Çalıştığım kadınların sağlığı çevrelerinde, kendi fiziksel ve ruhsal sağlığımızın gündemdeki son şey olduğu aramızda yaptığımız değişmez bir şakadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Suç kültürünü kuvvetlendiriyor. Eğer stresli değilseniz bir tembel olmalısınız. Çılgınca fazla çalışmak, tehlikeli bir durumdan ziyade bir şeref nişanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoşgörü, sabır ve cömertlik kapasitesini; politik mücadelenin yükseliş ve düşüşleri boyunca sürecek kişisel ilişkiler kurmak için gerekli toplumsal bağ kapasitesini azaltıyor. Çılgın koşuşturmada, koşuşturma bizi çıldırtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Politik alanları ulaşılmaz yapıyor. İçinde dinlenmeye ve eğlenceye yer olmayan aralıksız politik çalışmanın aceleci, nefes nefese hızına yetişmek, özürleri olan insanlar, küçük çocukları olan aileler ve yaşlı insanlar için genellikle zordur. Politik aktivistlerin de yenilenmeye ihtiyacı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı bir hayat şekli, Brennan’ın tarif ettiği küreselleşme terörüne bir alternatif oluşturmak istiyorsak, o zaman ilerleyen gündeme kararlıca zaman ayırmak kadar kendi zamanımızı da geri almak zorundayız. Eğer zamanım olursa tatilde bunu düşüneceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Betsy Hartmann&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;* Burnout denilen mesleki tükenmişlik sendromu, kısaca kişinin kendisine büyük hedefler koyup daha sonra istediklerini elde edemeyip hayal kırıklığına uğrayarak, yorulduğunu ve enerjisinin tükendiğini hissetmesi olarak açıklanabilir, www.cvtr.net (ç.n.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-- Betsy Hartmann, Hampshire Koleji’nde Nüfus ve Gelişme Programı’nın yöneticisi ve kadınların sağlığı hareketinde yazar ve aktivisttir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çeviri: duygu (feminist kadın çevresi)&lt;br /&gt;kaynak: &lt;a href="http://www.znet-turkiye.org/"&gt;http://www.znet-turkiye.org/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6468082280432743686?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6468082280432743686/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/zamanm-olursa-tatilde-bunu-dusunecegim.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6468082280432743686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6468082280432743686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/zamanm-olursa-tatilde-bunu-dusunecegim.html' title='Zamanım olursa tatilde bunu düşüneceğim'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SfHAqrAwrVI/AAAAAAAAAII/n2cArziDnhU/s72-c/BO.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-5546850157433662218</id><published>2009-04-20T18:18:00.002+03:00</published><updated>2009-04-20T18:20:07.116+03:00</updated><title type='text'>Vakit, nakit değildir! Vakit, hayattır! Hayatına dön. Fazla mesaiye kalma.</title><content type='html'>&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yıldırım Türker’in 18 Nisan’daki köşesi (Radikal) “Tembelliğe Övgü” başlığını taşıyordu. Tamamı için link aşağıda:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tembelliğe Övgü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Beni 20 yıl sıkıntıya mahkûm ettiler/Düzeni içinden değiştirmeye çalıştığım için’ diye başlıyor büyük Kanadalı şair Leonard Cohen’in bir şarkısı. Sınıf bilincinin pek de şık bir şey olmadığını düşünenler Cohen’i sevemez. Bu yazıyı okumaları da icab etmez. Cohen aynı şarkı/şiirde “Şu moda sanayinizden hiç hazzetmiyorum efendi/Şu sizi zayıf tutan haplardan hiç hazzetmiyorum/ Kızkardeşimin başına gelenlerden hiç hazzetmiyorum” diye devam ediyor. Sonra da açık seçik bir ilan-ı harp: “işte geliyorum, hakkınızı avcunuza vereceğim/ Önce Manhattan’ı alacağız, sonra da Berlin’i” Cohen, hayatı boyunca ‘cool’ olmadı. Diyelim Fransız muadili olduğu iddia edilen Serge Gainsbourg’un serinliğini rüyasında bile görmedi. Gainsbourg, Fransız manacılığıyla yarattığı şiiri en kabadayı haliyle okudu durdu. Gainsbourg,’Fiziksel aşk, çıkmaz sokak’ diye gırtlağının en afili yerinden şarkıcılığa tenezzül etmezmiş gibi yaparken, Cohen, bir an olsun politik olmaktan uzak kalamayarak “Seni çıplak görmem şart/hem butlarını hem kasıklarını” diye hıçkıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kişinin boranlar fırtınalarla sınanan dostluk-akrabalıkları hayatın küçük lütuflarından doğuyor. Cohen, benim canım dostum, kan kardeşim. Onu tanıyıp sevdiğimde henüz 16 yaşındaydım. Bir tesadüfün fısıltısıyla hayatımın şairlerinden biri oldu. Serge’i hep sevdim, ben de onu çok ‘cool’ buldum. Ama kanımın akış yönü hep ondan çok daha canhıraş, çok daha yaralı adamları işaret ediyordu. ‘Ekonomi politik’in püskürttüklerini. Serüvenlerinin şahsi bütünlüğü konusunda sevdiklerini asla tam olarak ikna edemeyenleri. Sürüklenmelerle, sürekli bir mahmurluk hali yaşayanları. Her yaptıkları, her ürettikleri manifesto tadında olan, döne döne kendine ve çevresine batan adamlarla kadınları. Hayatı kolaylaştırmak için kıllarını kıpırdatmayan, sırtlan gibi uluyan, kelebek kadar kısa ömürlü, uçucu yaratıkları. Yaşamak istedikleri dünyayı rüyalarında görüp bir daha ayılamamışları. Acemileri. Kimileyin konuşurken terleyen, beceriksiz, küskün yaratıkları. Durup dururken etraflarını çoşkularıyla kasıp kavuranları. Sıkılmamak için çırpınanları. Hayatta kaybedecekleri tek şeyin sıkıntı olduğuna inananları. Tanrısı ‘Heves’ olanları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;devamı için: &lt;a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&amp;amp;ArticleID=931821&amp;amp;Yazar=YILDIRIM%20T%C3%9CRKER&amp;amp;Date=18.04.2009&amp;amp;CategoryID=97"&gt;http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&amp;amp;ArticleID=931821&amp;amp;Yazar=YILDIRIM%20T%C3%9CRKER&amp;amp;Date=18.04.2009&amp;amp;CategoryID=97&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-5546850157433662218?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/5546850157433662218/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/vakit-nakit-degildir-vakit-hayattr.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5546850157433662218'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5546850157433662218'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/vakit-nakit-degildir-vakit-hayattr.html' title='Vakit, nakit değildir! Vakit, hayattır! Hayatına dön. Fazla mesaiye kalma.'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-231396119872795620</id><published>2009-04-15T08:37:00.013+03:00</published><updated>2009-04-17T10:31:53.280+03:00</updated><title type='text'>888</title><content type='html'>1 Mayıs yaklaşıyor, gelmiş bahardan belli... Ve bizler 1 Mayıs’ta, yeniden, insanca çalışma koşulunun vazgeçilmezi olan çalışma saatinin azaltılması talebini 119 seneden beri olduğu gibi sokaklarda dillendiriyor olacağız. Peki nereden geldik bu konuya?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV4GLSnhyI/AAAAAAAAAHg/5DLN6PFR9Q8/s1600-h/workers.maypole.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 166px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV4GLSnhyI/AAAAAAAAAHg/5DLN6PFR9Q8/s200/workers.maypole.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324794181940905762" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;New Lanark’ta günlük çalışma saatinin 10 saatle sınırlandırılmasının mümkün &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(sermayedar açısından)&lt;/span&gt; ve elzem &lt;span style="color: rgb(153, 153, 153);"&gt;(insan ihitayaçları ve bundan türeyen motivasyonla sermayedarın çıkarları açısından) &lt;/span&gt;olduğunu görmüştük. Bugün bile devam eden o zulmedici hırsın itkisiyle sermayedarın satın alıp mal bildiği ve bir kılını dahi yoldurmaya yanaşmadığı emek zamanının yani çalışma sürelerinin azaltılması gerekliliğine dirençten ötürü idrakinin geciktiği de malum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New Lanark’tan yaklaşık 7 sene sonra, 1817’de bu sefer yeni formülüyle gelir Owen: “sekiz saat çalışma, sekiz saat rekreasyon, sekiz saat dinlenme”. Kendi iplik fabrikasında bunu uygulamayı başarsa da dünya henüz buna hazır değildir zira işçilerin katedeceği daha uzun bir yol vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 saatlik çalışma süresinin İngiltere’deki çalışma mevzuatına dahil edilebilmesi (o da kadın ve çocuklarla sınırlı olmak kaydıyla) 1847 senesini bulacaktır. Fransız işçileri ise çalışma sürelerini, uzun süren Chartist hareketi ardından 1848 devrimiyle birlikte ancak günde 12 saate düşürebilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasılı 1840 senesine kadar kayda değer bir ilerleme olmamış lakin yukarıda bahsedilen gelişmeler neticesinde tüm dünyadaki sekiz saat mücadeleleri ilhamını bulmuştur. 1840’da Wellington’da marangoz Samuel Duncan Parnell’ın başlattığı mücadelenin ardından Yeni Zelanda, dünyanın ilk sekiz saatlik çalışmayı kabul eden ülkesi olarak tarihe geçmişti. Buradaki sekiz saat direnişinin şiarı da Owen ile aynıydı ve günü üç eşit parçaya ayırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrası çok daha hızla gelişti; 18 Ağustos 1855 Sidney’li taş işçileri işverenlerine ultimatom vererek, o sırada en hızlı günlerini yaşayan ve bu nedenle de iş gücünün en kritik olduğu inşaat sektöründe sekiz saatlik iş gününe geçiş için altı aylık bir süre tanıdı. Şubat 1856’ya gelindiğinde, yani ultimatomun tanıdığı sürenin sonunda, bu konuda bir adım atılmayacağı belli oldu. Taş işçileri söz verdikleri gibi iş bıraktı ve greve gittiler. 2 haftanın ardından işveren, işçi ücretlerinde de kısıntı yapılması koşuluyla iş gününü sekiz saate indirmeye razı oldu, ancak bu elbette ki tatminkar bir sonuç olamazdı. Böylece 21 Nisan’da taş işçileri işi daha da büyüterek parlemento binasına bir yürüyüş tertipleyerek taleplerini ulusal ölçeğe taşıdılar. Parlemento, taş işçilerinin bu taleplerini haklı bularak 12 Mayıs’ta sekiz saatlik iş günü haklarını ücret kesintisi olmaksızın kabul etti. Bu eylem ülkedeki diğer tüm sektörlere ilham olarak 1858’de inşaat sektöründe çalışan tüm işçiler, 1860’da da tüm sektör işçileri için yaygınlaştırılarak yasalaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV3q-8m_eI/AAAAAAAAAHQ/XqZCe-Gcslg/s1600-h/888.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 407px; height: 256px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV3q-8m_eI/AAAAAAAAAHQ/XqZCe-Gcslg/s320/888.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324793714770902498" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’deki 10 saat mücadelesi aslında Robert Owen’dan evvele dayanıyordu ancak 1791 grevi hiçbir sonuç vermemişti. 1835’e gelindiğinde ise Philadelphia’da başlayan genel grevin ardından 12 saatlik çalışma süresinin 2 saati net olarak yemek molası olarak tanınmak koşuluyla görece 10 saat hakkı kazanılmış oldu. 1836’ya gelindiğinde işçiler sekiz saatlik iş günü taleplerini dillendirmeye başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1864 senesine gelindiğinde Chicago’daki işçilerin gündemlerinin merkezine artık sekiz saat mücadelesi oturmuştu. 1867’de Illinois’de bir sürü açığı ve çelişkisi olan bir sekiz saat yasası çıkarıldı ve bu yasa süprüntüsü, 1 Mayıs 1867 grevini tetikledi. Bunun sonucunda 1868’de kongre, sadece devlette çalışanları kapsayan kısıtlı bir yasa çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak tüm bu gelişmelere karşın ABD’deki sekiz saat mücadelesi, gerçek ve tatmin edici bir düzenleme yapılıncaya kadar sürecekti. 1870 yılında başını bilhassa anarşist ve sosyalistlerin çektiği işçi hareketlerinin ana gündem maddesi sekiz saatlik iş günüydü. 1872’de New York’da yüzbinlerce işçinin katıldığı eylemler sonunda sekiz saat hakkı belli bazı sektörlerde elde edilmiş oldu. Albert Parsons’un 1878’de sekreterliğine gelmesiyle birlikte Chicago Sekiz Saat İttifakı 1880 senesine gelindiğinde Ulusal Sekiz Saat Komitesine katılacak ve bunun devamında da 1 Mayıs 1886 olaylarının yapı taşları örülmeye başlanmış olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Mayıs 1886 günü Albert Parsons karısı ve iki çocuğunu da alarak Michigan Caddesinden 80.000 kişiyle birlikte bir yürüyüş başlatır. Bu yürüyüş aynı zamanda Chicago, Cincinnati ve Milwaukee’deki birçok işçi örgütünün desteğiyle yürütülecek genel grevin de başlangıcıdır. Ulusal ölçekte bu eylemlere 350.000 işçi işlerini bırakarak destek verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 Mayıs’ta gösteriler seyir değiştirecek, McCormick’in grev kırıcı işçileri, eylemdeki işçilere saldıracak, çıkan olaylara polis sert müdahalelerde bulunacaktır. Bu saldırıyı protesto etmek için 4 Mayıs günü Haymarket meydanında toplanan binlerce işçinin düzenlediği miting dağılırken meydana atılan bir bomba 7 polisin ölümüne ve birçok insanın yaralanmasına yol açacaktır. Olaylardan eylemci işçileri sorumlu tutan devlet, tutukladığı August Spies, Albert Parsons, Adolph Fischer, George Engel, Louis Lingg, Michael Schwab, Samuel Fielden ve Oscar Neebe’den sadece Neebe’ye 15 yıl hapis verecek diğer eylemcileri ise idam edecek, sanki yediye karşı yedi isteyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1889’da toplanan toplanan İkinci Enternasyonal’de 1 Mayıs İşçilerin Birlik Mücadele ve Dayanışma günü ilan edilerek 1890’dan itibaren tüm dünyada kutlanmaya başlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV34E8Y0xI/AAAAAAAAAHY/9GU_6hfUWrk/s1600-h/p05.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 164px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV34E8Y0xI/AAAAAAAAAHY/9GU_6hfUWrk/s200/p05.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324793939718886162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Türkiye’de ise 1911’de o sıralarda henüz Osmanlı toprağı olan Selanik’te kutlanan 1 Mayıs’tan sonra 1912’de İstanbul’daki ilk 1 Mayıs kutlaması yapılır. 1923 senesinde 1 Mayıs İşçi Bayramı ilan edilir ancak 24’de kitlesel gösteriler, 25’de ise bayram tümüyle yasaklanır. 1935’te içeriği boşaltılıp mumyalanarak 1 Mayıs Bahar Bayramı halini alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1976 senesinde Taksim İşçi Bayramı kutlamaları Türkiye’deki ilk ve belki en görkemli kutlama olacaktır. Fakat hemen ardından gelen 77 kutlamaları tarihe Kanlı 1 Mayıs olarak geçer. Malum provakasyon sonucunda 34 kişi hayatını kaybeder. 79 senesinde İstanbul’da miting her yerde yasaklanır ve sokağa çıkma yasağı konur. 81 cuntası 1 Mayıs tatilini tamamen iptal eder ve Taksim’deki gösterileri yasaklar. Sonraki yıllarda bu yasak yüzünden polis ve göstericiler hemen her yıl karşı karşıya gelecektir ve Taksim Meydanı giderek 1 Mayıs’ın Türkiye’deki Haymarket’i, sembolü olacaktır. Bu yasak ve ona karşı direniş halen sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV3cTbs_-I/AAAAAAAAAHI/xYzwlwz86mM/s1600-h/p01.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 164px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV3cTbs_-I/AAAAAAAAAHI/xYzwlwz86mM/s200/p01.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5324793462571991010" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Burada özetlemeye çalıştığımız 1 Mayıs ve Sekiz Saatlik İş Günü Mücadelesi’nin tarihidir. Bugün artık kazanılmış, kabul görmüş görünen sekiz saat hakkı, bizzat devletin kurumlarınca belgelendiği üzere haftada 50 saatin üstüne çıkmış olan çalışma haftasınca yalanlanmaktadır. 1 Mayıs’ın bu mücadeleden ayrılamaz tarihi, bu nedenle de bugün dahi ibretlik konumunu korumaktadır. Yaklaşık 70 sene içerisinde 10-12 saatlik çalışma sürelerinden 8 saate pekala inebilmiş iş günü yaklaşık son 120 senede bir saat daha kısalamadığı gibi krizler, verimlilik, optimizasyon ve hatta maksimizasyon vb. gerekçelerle uzamaya, uzatılmaya başlanmıştır. Bugün 7 saatlik iş gününü konuşmanın, bunu var gücümüzle talep etmenin vakti geçmektedir. Avrupa’da kazanılmış gibi görünen bu 7 saat hakkının son krizle birlikte işverenlerce geriye alınmaya çalışılması, Türkiye’de ise tahayyüllerden bile ne kadar uzak olduğu gerçeği bu ivediliği ispat eder niteliktedir. Burada bir kazanım elde etmek, daha ötesi için, ücrette ve yaşam standardında adalet için ve küredeki belli bir azınlığın aşırı tüketiminden kaynaklı kötü kirliliğin sebebi olan varlığın, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları yönüne doğru kaydırılarak dengelenmesi için ilk adım olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanı kontrol eden sokakları, sokakları kontrol eden hayatı kontrol eder...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-231396119872795620?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/231396119872795620/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/888.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/231396119872795620'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/231396119872795620'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/888.html' title='888'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/SeV4GLSnhyI/AAAAAAAAAHg/5DLN6PFR9Q8/s72-c/workers.maypole.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-2773024015071889838</id><published>2009-04-14T10:59:00.002+03:00</published><updated>2009-04-14T11:12:42.469+03:00</updated><title type='text'>No Minute!</title><content type='html'>Kriz eğer gerçekten "kriz" olsaydı (mortgage ya da kredilerin şişmesi vb.) elbette ki en başta finans sektörünün krizde olması beklenmeliydi, ancak tam tersine krizden kar çıkaran bir sektör krizin maduru değil müsebbibi olmalıdır. Ya da başka türlü bir değerlendirmeyle, yaşanılan bu durumun kriz değil de organize bir soygun olduğunda kanaat kılınmalıdır. Her halükarda zaman aleyhimize işlemeye devam ediyor ve kaybedecek "bir dakika"mız dahi yok artık... "No minute! Vakit yok!" başlığıyla imzaya açtığı bildirisinde &lt;a href="http://www.yedincipaket.com"&gt;http://www.yedincipaket.com&lt;/a&gt; şöyle sesleniyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Paket&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Temel gıda maddelerinden ve ilaçtan KDV’nin kaldırılmasını ve bunlara 1 yıl boyunca zam yapılmamasını istiyoruz. Konutlarda elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarına uygulanan tüm vergiler, sabit ücretler ve fon kesintilerinin kaldırılmasını istiyoruz.&lt;br /&gt;2 - Kişilere ait kredi kartı borç faizlerinin silinmesini, kalan borçların 2 yıllık ödeme planıyla takside bağlanmasını istiyoruz.&lt;br /&gt;3 - Asgari ücretin iki katına çıkartılmasını, vergiden muaf tutulmasını istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;4 - İşten çıkartmaların yasaklanmasını, çalışma sürelerinin ücret kaybına yol açmaksızın kısaltılmasını istiyoruz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;5 - Bütün işsizlere “işsizlik kartı” verilmesini, bu kart sahiplerine elektrik, su, doğalgaz, telefon, internet faturalarında yüzde 50 indirim yapılmasını ve toplu ulaşımın ücretsiz olmasını istiyoruz. İşsizlik ödeneğinin arttırılmasını ve kapsamının genişletilmesini istiyoruz.&lt;br /&gt;6 - Yoksulluk sınırı altında yaşayan konut kiracılarına nakdi kira desteğinin sağlanmasını istiyoruz. Kentsel dönüşüm uygulamalarının durdurulmasını istiyoruz.&lt;br /&gt;7 - En düşük gelire sahip kesimlerden başlayarak “vatandaşlık geliri” uygulamasına bir an önce geçilmesini istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;katılıyoruz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-2773024015071889838?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/2773024015071889838/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/no-minute.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2773024015071889838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/2773024015071889838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/no-minute.html' title='No Minute!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-7679334791609439071</id><published>2009-04-12T16:57:00.007+03:00</published><updated>2009-04-12T17:08:45.286+03:00</updated><title type='text'>Lafargue’ın Tembellik Hakkı üzerine…</title><content type='html'>&lt;a style="font-family: times new roman;" onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_7rO5847xwZ4/SeHzkQl3guI/AAAAAAAAAAM/Mwv-rjng66E/s1600-h/lafarg.GIF"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 127px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_7rO5847xwZ4/SeHzkQl3guI/AAAAAAAAAAM/Mwv-rjng66E/s200/lafarg.GIF" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5323804038783271650" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family: times new roman;font-size:100%;" &gt;&lt;br /&gt;Vedat Günyol’un tanımlamasıyla “kapitalist düzenin kıyasıya eleştirisi, devrimci yazının başyapıtı, sosyalizmin klasiği niteliğiyle, Komünist Manifesto’dan sonra, tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmiş olma onurunu” taşıyan bu &lt;span style="font-style: italic;"&gt;saldırı yapıtı&lt;/span&gt;, 1880’de Egalité dergisinde bölümler halinde yayınlandıktan sonra 1883’de kitap olarak basılmış. Paris’te günlük çalışma saatinin 10, taşrada ise 11 saat olduğu, 1848’de fabrika ve yapımevleri için toplu çalışma saatinin 12 olarak belirlendiği bir ortamda birilerinin &lt;span style="font-style: italic;"&gt;tembellik hakkı&lt;/span&gt;’ndan bahsetmesi çok şaşırtıcı olmasa gerek. Ayrıca Günyol’un da belirttiği gibi, Lafargue (1842–1911) bu hak üzerine yazan yegâne düşünür de değil. 1758 tarihli yazısında Rousseau’nun (1712–1778) dile getirdiklerine bir bakın;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen su adaletli ve iyiliksever Tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, ayni zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karsı duyulan tiksinti, yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır.&lt;/blockquote&gt;Metnin girişi, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;tembellik&lt;/span&gt;’ten ne anlamamız gerektiğine de işaret eder. Lafargue gerçekte insanı insanlıktan çıkaracak denli çok çalışmaya karşıdır, yoksa yan gelip yatmanın ateşli bir savunucusu değildir. O’na göre günde 3 saat çalışmak yeter!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların isçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur.&lt;/blockquote&gt;Lafargue öncelikle çalışmanın ekonomistlerin düşünürlerin, din adamlarının ve ahlakçıların kalemiyle nasıl kutsandığını dile getiriyor &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Tembellik Hakkı&lt;/span&gt;’nda. Devamında, &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Fazla Üretimin Ardından Gelen&lt;/span&gt; başlıklı kısımda ise, ‘işçilerin çok çalışıp çok ürettikleri ve sonuçta ürettikleri malları tüketmek zorunda oldukları’ olgusunu kanıtlamaya girişiyor. Aynı zamanda, çalışma saatlerinin azaltılması, ödemelerin ve tatillerin artırılmasının üretkenliği güçlendirdiğini örnekleriyle anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Demek, isçi sınıfı kemerlerini sıkarak, aşırı tüketime yazgılı kentsoyluların göbeğini alabildiğine şişirmiştir.&lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;Kentsoylu sınıfı, can sıkıcı çalışmasının acısını çıkarmak için, işçi sınıfından, yararlı üretime ayrılanlardan çok daha üstün olan işçileri uzaklaştırmış, ayırdıklarını da verimsizliğe, "üretimsizliğe" ve aşırı tüketime mahkûm etmiştir. Ama, bu yararsız insan sürüsü, doymak bilmez açgözlülüğüne karsın, çalışma dogmasının aptallaştırdığı işçilerin, tüketmeyi düşünmeden, tüketebileceklerin bulunabileceğini de akıllarına getirmeden, deliler gibi ürettiklerini tüketemez olmuşlardır.  &lt;/blockquote&gt;&lt;blockquote&gt;İşçilerin, kendilerini öldürürcesine çalışma ve yokluk içinde sürünerek yaşama gibi çılgınlığı karşısında, kapitalizmin büyük üretim sorunu üretici bulmak ve onların gücünü iki katına çıkarmak değil, tüketici bulmak, isteklerini kamçılamak ve onlarda sahte gereksinimler yaratmaktır artık.&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Yeni Müziğe Yeni Ses &lt;/span&gt;metnin son bölümü… İşçi sınıfına özüne dönmesini salık veriyor Lafargue:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Eğer işçi sınıfı, kendine egemen olan ve özünü alçaltan kusuru söküp atarak o korkunç gücüyle ayaklanır ve bunu kapitalist sömürüden başka bir şey olmayan "İnsan Hakları”nı, "Yoksulluk Hakkı”ndan başka bir şey olmayan "Çalışma Hakkı"nı istemek için değil de, her insana günde üç saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak için yaparsa, dünya, yaşlı dünya sevinçten titreye titreye, içinde yeni bir evrenin zıpladığını duyacaktır...&lt;/blockquote&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;blockquote&gt;Ey tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! Ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol!&lt;/blockquote&gt;&lt;/span&gt;Lafargue’ın bu temel metnini okumanızı şiddetle tavsiye ederim:) Vedat Günyol’un çevirisiyle de öyle güçlü ve öyle çarpıcı ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-7679334791609439071?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/7679334791609439071/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/lafarguen-tembellik-hakk-uzerine.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7679334791609439071'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/7679334791609439071'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/lafarguen-tembellik-hakk-uzerine.html' title='Lafargue’ın Tembellik Hakkı üzerine…'/><author><name>nuttallia</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11170182893299285129</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_7rO5847xwZ4/SeHzkQl3guI/AAAAAAAAAAM/Mwv-rjng66E/s72-c/lafarg.GIF' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6523445229637169113</id><published>2009-04-10T14:52:00.003+03:00</published><updated>2009-04-10T15:47:23.839+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='recete'/><title type='text'>Az Çalışıp Daha Başarılı Olmanın 6 Kuralı!</title><content type='html'>&lt;span style=";font-family:times new roman;font-size:100%;"  &gt;Scott H. Young, “&lt;span style="font-style: italic;"&gt;başarılı olmak için çok çalışmak gerektiği&lt;/span&gt;” ezberine karşı çıkıyor makalesinde. Başarıya az çalışarak ulaşmanın kolay olmadığını da ekliyor ve yaratıcı düşünce olmadan daha yararlı, tesirli iş yapma yolları bulmanın zor olduğunu belirtiyor. Öncelikle, çalışma yöntemlerimizin olmaları gerektiği kadar işe yarar olmayabileceği fikrine alıştırmalıyız kendimizi. Sonrasında yeni yöntemler için araştırmalara başlayabiliriz. İşte başlamak için Young’in önerileri:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;ol  style="font-family:times new roman;"&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;80/20 Kuralı: &lt;/span&gt;Bu kural temel olarak az girdinin daha fazla çıktıya (ürüne) katkıda bulunacağını söyler ve verimsiz geçen %80’lik zamanı azaltmayı hedefler. Nasıl mı? Örneğin; e-posta zamanınızı azaltın yerine daha büyük projelere zaman ayırın. Önemi olmayan detaylarla uğraşmaktansa ana fikir’lere yoğunlaşın!&lt;/span&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Parkinson Kuralı:&lt;/span&gt; Bu kural "iş bitene kadar zaman alır" der. Diğer bir deyişle, işi bitirmeye odaklanmak yerine yapılan işe yoğunlaşmak gibi bir yan etki oluşuyor. Kendinize kesin teslim tarihleri belirleyin! Kontrol listeleriyle uğraşmaktansa işi tamamlamak için istek duyun. Mesela küçük bir iş için 90 dakika sonrasına alarm kurun ve 90 dakika sonra o işi bitirin. Devasa işleri küçük parçalara bölün, amaçsızca projenin bütünü ile uğraşmaktansa bu küçük parçaları tamamlamaya odaklanın.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Enerji Yönetimi: &lt;/span&gt;Çalışma zamanınızı “tamamıyla rahat olduğunuz” ve “tamamıyla odaklandığınız” dilimlere bölün. Uzun günler boyunca, günde birkaç saatinizi işgal eden projelerden uzak durun ya da masaya tek oturuşta bu projelerden kurtulun. Projeleri öldürün! İhtiyaç duyduğunuzda kendinizi yenilemenizi, tazelenmenizi sağlayacak kaçamaklar yaratın.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sadece Keskin Araçlar Kullanın :)&lt;/span&gt; paslı testere kullanan oduncuyu unutmayın... Çok da iyi olmadığınız, hatta iyi olmaya niyetlenmediğiniz işlerle zamanınızı boşa harcamayın. Bırakın o işi iyi olanlar yapsın! Doğru araç kadar beceri de zaman kazandırır!&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Rakamlar: &lt;/span&gt;Varsayımlar zamanı insafsızca kullanır. En iyi mücadele yöntemi varsayımları teste tabii tutmak ya da eğer mümkünse onları rakamsal değerlere dönüştürmek. Örneğin iki farklı yöntemi aynı anda kullanın ve hangisinin iyi çalıştığını değerlendirin. Kalorileri saymak yerine rakamları izleyin!&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Nitelik Kuralı: &lt;/span&gt;Mükemmeliyetçi olmak mı hiç titiz olmamak mı daha iyi? Cevap basit: ekstra girdi (çaba, emek) daha önce benzer durumlarda kazandığınız çıktıdan daha az ürüne yol açtığında çalışmayı bırakın! Aynı iş için farklı günlerde değişik zaman aralıklarını ölçün, test edin: mesela e-posta için 30, 60, 90 dakika ayırdığınız 3 günü kıyaslayın. Aynı zamanda “cila” ve “tamir” için harcadığınız zamanları karşılaştırın. Eğer ‘cila’ya tamirden daha fazla zaman ayırıyorsanız en iyisi işten erken çıkın!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ol&gt;&lt;span style=";font-family:times new roman;font-size:100%;"  &gt;&lt;br /&gt;http://www.lifehack.org/articles/productivity/6-rules-to-work-less-and-get-more-accomplished.html&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6523445229637169113?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6523445229637169113/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/az-calsp-daha-basarl-olmann-6-kural.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6523445229637169113'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6523445229637169113'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/az-calsp-daha-basarl-olmann-6-kural.html' title='Az Çalışıp Daha Başarılı Olmanın 6 Kuralı!'/><author><name>nuttallia</name><uri>http://www.blogger.com/profile/11170182893299285129</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-6550770173796841162</id><published>2009-04-08T12:20:00.004+03:00</published><updated>2009-04-08T13:28:15.946+03:00</updated><title type='text'>Boş Vakit</title><content type='html'>Avustralya’nın en önemli karikatüristlerinden olan Bruce Petty’nin 1976 tarihinde yaptığı ve Oscar ödülü alan kısa canlandırması Leisure, çalışma ve boş zamanın tarihi üzerine bir deneme. Film, işten artık kalmış (ki eve dönen posamızdır b.g.) boş vaktin kullanımının toplumsal hayatımıza yansıması ve onu biçimlendirmesine değinirken, gündeliğin de onu planlayarak ve kontrol altında tutarak kişisel olanı toplumsal bir biçime dönüştürdüğünü gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Petty’e göre endüstrileşme ile birlikte boş vakit de artık işimizin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve aynen onun gibi, idamesi belli normlarla (şartlanmalar da diyebiliriz b.g.) sınırlandırılmaya başlamıştır. Tüm bu süreçten ötürü de boş vakit artık eskisinden farklı olarak pasif, edilgen ve yaratıcılıktan uzaktır. Bu noktada Petty şunu sorar: İnsanlar, boş vakit kullanma sanatının inceliklerini unutuyorlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-6e372e2416dd9691" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v1.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3D6e372e2416dd9691%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1330217451%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D588A88994BAF30C37A30CCEDE21DDC25A935240D.5A1A089A734680CA9974DB9C476DCD05738B0C06%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D6e372e2416dd9691%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DJ-_dzsAcsjDdQ-MSkrKMkK09dh8&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v1.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3D6e372e2416dd9691%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1330217451%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D588A88994BAF30C37A30CCEDE21DDC25A935240D.5A1A089A734680CA9974DB9C476DCD05738B0C06%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D6e372e2416dd9691%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3DJ-_dzsAcsjDdQ-MSkrKMkK09dh8&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-6550770173796841162?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=6e372e2416dd9691&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/6550770173796841162/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/bos-vakit.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6550770173796841162'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/6550770173796841162'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/04/bos-vakit.html' title='Boş Vakit'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-5291520084223236091</id><published>2009-03-25T09:12:00.004+02:00</published><updated>2009-03-25T09:16:53.226+02:00</updated><title type='text'>Günlük Yaşamın Yeniden Üretimi</title><content type='html'>***&lt;br /&gt;(bugün) Yaşam, hayatta kalmak ile yer değiştirir... Ve insanın kendisi yalnızca onun günlük yaşam etkinlikleri satılan etkinlikler ise toplumun üretici bir üyesidir. İnsanlar terimlerdeki bu değişimleri kabul ettikleri anda, günlük etkinlik evrensel fahişelik biçimini alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş kayıtsız etkinlikdir: çaba gösterilen özel göreve kayıtsızdır ve görevin yapıldığı şeye kayıtsızdır. Kazma, basım ve oymacılık farklı etkinliklerdir, fakat bunların hepsi kapitalist toplumda iştirler. İş basitçe "para kazanmaktır". Yaşam etkinlikleri para kazanma yöntemi olan iş biçimini alır. Yaşam bir hayatta kalma aracı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/ScnZiDSffSI/AAAAAAAAAG4/R-Sze3LeMpA/s1600-h/office2.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer; width: 404px; height: 302px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/ScnZiDSffSI/AAAAAAAAAG4/R-Sze3LeMpA/s320/office2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5317020014109228322" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçinin kendi ücreti ile aldığı şeyler, herşeyden önce onun hayatta kalmasını sağlayacak, iş-gücünü onu satmayı devam ettirebilmesi için yeniden üretecek, tüketim mallarıdır; ve onlar spectacles, pasif hayranlık nesneleridir. İnsanlar insan etkinliklerinin ürünlerini pasif bir şekilde tüketir ve takdir ederler. Dünyada onu dönüştürecek aktif bir etmen olarak varolmazlar. Fakat çaresiz iktidarsız bir seyirci olarak bu güçsüz hayranlık durumunu "mutluluk" olarak adlandırabilirler, ve iş acı verici olduğu sürece tüm yaşamında "mutlu" olmayı, yani aktif-olmamayı (ölü-doğmuş olmaya benzer bir durum) arzularlar. Mallar, spectacles, onları tüketir; yaşam enerjilerini pasif hayranlık içinde kullanıp bitirirler; şeyler tarafından tüketilirler. Bu anlamda daha fazla şeye sahip olanlar daha az bir şeydirler (Bir birey marjinal yaratıcı etkinlik yoluyla bu yaşarken ölme durumunu altedebilir; fakat pratik etkinliklerin kapitalist biçimlerinin alaşağı edilmesi olmaksızın, ücretli-emeğin alaşağı edilmesi olmaksızın ve böylece yaratıcı etkinliğin tanıdık hale getirilmesi olmaksızın insanların tümü değil).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün süreç tek bir zaman dilimine indirgenir ve bütün kapitalistler topluca düşünülürse, kapitalistin yeni araçları ve emeği aldığı değerin üreticilere geri vermediği değerin birbirine eşit olduğu görülür. Bu yaratılan artı emek Sermayedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bütün olarak kapitalist toplum koşullarında, toplam Sermaye yaşam etkinliğininin günlük yabancılaşmasının kuşaklar boyunca oluşturduğu toplam karşılıksız emeğe eşittir. Başka bir deyişle, Sermaye, uğruna insanların yaşamlarını sattığı, satılan insan etkinliğinin ürünüdür ve yeniden üretilir ve bir insan başka bir çalışma gününü sattıkça, hergün, kapitalist günlük yaşam biçiminde yaşamaya devam etmeye karar verdiği her an genişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizm altındaki insan etkinliğininin bu sonucunun belli başlı özellikleri basitleştirilmiş örnekler aracılığıyla anlaşılabilir. Hayali bir toplumda, insanlar hareketli zamanlarının çoğunu yiyecek ve diğer şeyleri üreterek geçirir, zamanlarının sadece bir kısmı, gerekli şeylerin üretimi dışındaki "artı zamandır". Bu artı etkinlik, üretimde bulunmayan rahipler ve savaşçılar için yiyecek üretimine adanabilir; dinsel olaylar sırasında yok olan malların üretiminde de kullanılabilir; seromoniler ya da jimnastik egzersizleri için de harcanabilir. Her durumda, bu insanların maddi koşulları, günlük etkinliklerinin sonuçlarından ötürü bir kuşaktan başka bir kuşağa değişmeden kalır. Bununla birlikte, bu hayali toplumdaki insan kuşaklarından birisi artı zamanı kullanıp bitirmek yerine onu saklayabilir. Örneğin artı zamanlarını gezerek tozarak harcayabilirler. Bir sonraki kuşak kaynaklarda depolanan enerjiyi gerekli birkaç iş için harcayabilir veya kaynakların enerjisini yeni kaynaklar için harcayabilir. Her iki durumda da, bir önceki kuşağın biriktirdiği artı emek, bir sonraki kuşak için daha geniş bir artı zaman miktarı olacaktır. Yeni kuşak bu artıyı kaynaklara veya diğer şeylere harcayabilir. Çok kısa bir süre sonra kaynaklarda depolanan emek yaşayan herhangi bir kuşağa gerekli olan emek zamanını aşacaktır; nispeten küçük bir enerji gideri ile, hayali toplum insanları gerekli işlerin bir çoğunu yapmak üzere ve aynı zamanda gelecek kuşaklara yeni kaynaklar yaratmak için işlerinin başına dönebileceklerdir. Daha önce gereklilikler için harcanan saatlerin çoğu şimdi gereklilik tarafından değil imgelem tarafından belirlenecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk bakışta insanların yaşam saatlerini kaynak yaratımı olan acayip bir işe adadıkları gibi alışık olmadığımız birşeyle karşılaşırız. Kaynaklarda gedikler açılsa bile, gelecek kuşaklar için depolandığından ötürü garip karşılanabilir, çünkü kaynakların dinlendirilmesi, örneğin festival günleri için kaynak olabilir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fredy Perlman&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://www.anarkotopya.com/yazi/gunluk-yasamin-yeniden-uretimi---fredy-perlman"&gt;http://www.anarkotopya.com/yazi/gunluk-yasamin-yeniden-uretimi---fredy-perlman&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-5291520084223236091?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/5291520084223236091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/03/gunluk-yasamn-yeniden-uretimi.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5291520084223236091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5291520084223236091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/03/gunluk-yasamn-yeniden-uretimi.html' title='Günlük Yaşamın Yeniden Üretimi'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/ScnZiDSffSI/AAAAAAAAAG4/R-Sze3LeMpA/s72-c/office2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-5703121800479541571</id><published>2009-03-19T18:54:00.005+02:00</published><updated>2009-03-19T19:08:06.338+02:00</updated><title type='text'>Dünyanın bütün işçileri, işleri salıverin!</title><content type='html'>Az çalış, az üret, az tüket ve bu döngüye nereden eklenirsen eklen...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The principle of &lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;continuous growth &lt;span style="color: rgb(192, 192, 192);"&gt;= &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;"gelişme"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; (ya da karşılık olarak sürdürülebilirlik?) which rule our economy have brought us here. But is there a different path? What if we used our gains in productivity to &lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;slow down&lt;/span&gt; &lt;span style="color: rgb(192, 192, 192); font-style: italic; font-weight: bold;"&gt;= yavaşlatma&lt;/span&gt; (şüphesiz bu bir rica değil bir direniş biçimi olacaktır) ? We could &lt;span style="color: rgb(0, 153, 0);"&gt;work less&lt;/span&gt; and &lt;span style="color: rgb(0, 153, 0);"&gt;produce less&lt;/span&gt;. It would also mean &lt;span style="color: rgb(0, 153, 0);"&gt;consuming less&lt;/span&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;yes please "less"!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.workersoftheworldrelax.org/"&gt;http://www.workersoftheworldrelax.org/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ayrıca paralel bir ses için &lt;a href="http://www.begoodie.com/"&gt;http://www.begoodie.com/&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1889546293286654948-5703121800479541571?l=azcalis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://azcalis.blogspot.com/feeds/5703121800479541571/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/03/dunyann-butun-iscileri-isleri-salverin.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5703121800479541571'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1889546293286654948/posts/default/5703121800479541571'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://azcalis.blogspot.com/2009/03/dunyann-butun-iscileri-isleri-salverin.html' title='Dünyanın bütün işçileri, işleri salıverin!'/><author><name>azcalis</name><uri>http://www.blogger.com/profile/14125455931280997751</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_GzLG7uBVpVI/S0XQI16W3II/AAAAAAAAAQs/C4tVy0j8FDw/S220/azcalisavatar.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1889546293286654948.post-4485811437381097860</id><published>2009-03-19T17:37:00.004+02:00</published><updated>2009-03-19T18:56:38.604+02:00</updated><title type='text'>SoyAğacı...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="szlk1"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Çalış[mak&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="szlk2"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;(Tü)&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;span class="hist2"&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;Kaş xi &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="hist1"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;çalış- &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="hist3"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;1. vuruşmak, çarpışmak, tokuşmak, güreşmek, 2. bir şeyin çatlakları veya ek yerleri açılmak.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="hist2"&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;TS xv &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="hist3"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;gayret etmek, çabalamak&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;span class="ety1"&gt;&lt; &lt;/span&gt;&lt;span class="ety2"&gt;(ETü) &lt;/span&gt;&lt;span class="ety4"&gt;çal- &lt;/span&gt;&lt;span class="ety3"&gt;vurmak, çarpmak &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety3"&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;+Iş-&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ref1"&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;a href="http://nisanyansozluk.com/search.asp?w=%C3%A7al-"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;çal-&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="note1"&gt;———————&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="note1"&gt;• Modern kullanımı çarpışmak, kavga etmek anlamından türemiştir.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Mesai&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style=";font-size:16;color:black;"  &gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~(Ar) masāi [çoğ.] emekler, gayretler&lt;ar&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=say"&gt;say&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/ar&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;        &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;İş&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; (Tü) &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;Or viii &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;iş a.a. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;——————— &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;Eşkökenler: &lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;(ETü) iş : iş, işgüzar, işkolik, işle-, işlem, işlev. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="font-size:18;"&gt;Amel&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color: rgb(96, 96, 96);"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;Kut xi &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(96, 96, 96);"&gt;iş, işlem, eylem.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;Ali xvi &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(96, 96, 96);"&gt;ishal ~ (Ar) amal [&lt;i style=""&gt;ml&lt;/i&gt; msd.] iş, işlem, eylem &lt;&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;Eşkökenler:&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color: rgb(96, 96, 96);"&gt;&lt;i style=""&gt; &lt;/i&gt;(Ar) ml : aksülamel, amel, amele, ameliyat, amil, imal, istimal, mamul, muamele, suistimal, teamül.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;İmal&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~ (Ar) i&lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;’&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;māl [&lt;i style=""&gt;ml&lt;/i&gt; IV msd.] işletme, işe koşma, işler hale getirme.&lt;br /&gt;&lt; (Ar) a&lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;’&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;mala [IV] iş yaptırdı &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=amel"&gt;amel&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;İstihsal&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~ (Ar) istiHSāl [&lt;i style=""&gt;Sl&lt;/i&gt; X msd.] çaba ile elde etme, üretme &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=husul"&gt;husul&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Mahsul&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;GülK xiv &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;elde edilen ~(Ar) maHSūl [&lt;i style=""&gt;HSl&lt;/i&gt; mef.] hasıl edilen, ürün, sonuç &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=husul"&gt;husul&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Amele&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;Men xvii &lt;/span&gt;işçiler (çoğul) &lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;KT &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;Türkçede tekil anlamda kullanılır.&lt;br /&gt;~ (Ar) &lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;‘&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;amala&lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;t&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;[&lt;i style=""&gt;ml&lt;/i&gt; çoğ.] işçiler &lt; (Ar) &lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;‘&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;āmil işçi &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=amel"&gt;amel&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Emek &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;(Tü) &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;Or, Uy, Kaş viii-xi &lt;/span&gt;emgek zahmet, eziyet.&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;&lt;br /&gt;DK xiv &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;emekdar &lt; (Tü) emge- [Uy, Kaş] zahmet ve sıkıntı çekmek &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;+Ik&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;———————&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;br /&gt;Eşkökenler:&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;i style=""&gt; (&lt;/i&gt;ETü) emge- : emek, emekle-, emekli. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Köle &lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;Men xvii &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;köle esir, hizmetçi.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;TS xvii &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;kölemen a.a. ~&lt;br /&gt;———————&lt;br /&gt;• Karş. (Tü) &lt;i style=""&gt;kölük &lt;/i&gt;(yük hayvanı - Kaş, Kıp). Diğer yandan (Moğ) &lt;i style=""&gt;kölüsün &lt;/i&gt;(ücret, maaş, icar) biçimi belki paralı asker kavramını çağrıştırır. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Esir&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;Kut xi &lt;/span&gt;~ (Ar) asīr [&lt;i style=""&gt;‘sr&lt;/i&gt; sf.] tutsak = (Akad) asīru savaşta alınan tutsak&lt;br /&gt;&lt; (Akad) esēru ödeme talep etmek, haraç almak.&lt;br /&gt;———————&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;br /&gt;Eşkökenler:&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;i style=""&gt; &lt;/i&gt;(Ar) (Asr) : esaret, esir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Maaş&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;GülK, YusZ xiv &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~ (Ar) ma&lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;’&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;āş [&lt;i style=""&gt;yş&lt;/i&gt; msd.] yaşam, geçinme, geçim, birine geçinmesi için ödenen para &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=mai%C5%9Fet"&gt;maişet&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Maişet&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;GülK xiv &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~ (Ar) ma’īşa&lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;’&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;[&lt;i style=""&gt;yş&lt;/i&gt; msd.] yaşam, geçim &lt; (Ar) &lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;'&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;āşa yaşadı, geçindi.&lt;br /&gt;———————&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;Eşkökenler:&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; (Ar) ‘yş : ayyaş, iaşe, maaş, maişet. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Ücret&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;GülK xiv &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~ (Ar) ucra&lt;/span&gt;&lt;span style="position: relative; top: -4pt;font-size:9;color:black;"  &gt;’&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;[&lt;i style=""&gt;‘cr&lt;/i&gt; msd.] emeğin karşılığı &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=ecir"&gt;ecir&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span class="szlk1"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Ecir/ecr-&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="hist2"&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;GülK xiv &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="hist1"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;ecr&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety1"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety2"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;(Ar) &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety4"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;acr &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety1"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;[&lt;i&gt;‘cr&lt;/i&gt; msd.] &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety3"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;ücret, emeğe karşılık ödenen şey &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety1"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;br /&gt;~ &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety2"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;(Aram) &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety4"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;agrā &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety3"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;a.a. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety1"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~ (&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety2"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;Akad) &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety4"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;agru/igru &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety3"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;a.a. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;span class="ety3"&gt;&lt;br /&gt;———————&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span class="ety3"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;Eşkökenler: (&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;span class="ety3"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span class="ety2"&gt;Ar) &lt;/span&gt;&lt;span class="ety4"&gt;Acr : &lt;/span&gt;&lt;span class="ety3"&gt;ecir, ecrimisil, icar, müstecir, ücret.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Tekaüt&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;   ~ (Ar) taq ‘ud [‘&lt;i style=""&gt;d&lt;/i&gt; VI msd.] 1. bir işin veya mülkün başında oturma, 2. eylemli olmama, oturma, inzivaya çekilme &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=kaide"&gt;kaide&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;br /&gt;———————&lt;br /&gt;• Yaşlılık veya sakatlık nedeniyle bir maaş bağlayıp aktif görevden uzaklaştırma anlamı Türkçeye özgü olup 17. yy'dan itibaren rastlanır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Sermaye&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;İrşM, Aş, YusZ xiv &lt;/span&gt;~ (Fa) sar māya bir borcun ana parası. &lt;span style="color:black;"&gt;&lt;br /&gt;ß (Fa) sar baş + (Fa) māya para &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt;"&lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=ser"&gt;ser&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;, &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=maya"&gt;maya&lt;/a&gt;&lt;span style="color:black;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;&lt;span style=";font-size:18;color:black;"  &gt;Kapital&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;   &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(220, 30, 64);"&gt;HRG xx/a &lt;/span&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;~ (Fr) capital 1. başa ilişkin, başkent, başlık, 2. baş para, sermaye.&lt;br /&gt;~ (Lat) capitalis a.a. &lt; (Lat) caput, capit- baş ~ HAvr *kaput- a.a.&lt;br /&gt;———————&lt;br /&gt;• Aynı kökten (İng)&lt;b style=""&gt; &lt;/b&gt;&lt;i style=""&gt;head, &lt;/i&gt;Alm&lt;b style=""&gt; &lt;/b&gt;&lt;i style=""&gt;haupt &lt;/i&gt;&lt; (Ger)&lt;b style=""&gt; &lt;/b&gt;&lt;i style=""&gt;*haubud &lt;/i&gt;&lt; (HAvr) &lt;i style=""&gt;*kaput-. &lt;/i&gt;Ayrıca karş. &lt;i style=""&gt;kafa, &lt;/i
